Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 149. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 149. Ayet

    قُلْ فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُۚ فَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul feli(A)llâhi-lhuccetu-lbâliġa(tu)(s) felev şâe lehedâkum ecme’în(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Kesin delil ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi.

      Kesin Delil (Huccetü'l-Bâliğa)

      De ki: Kesin delil ancak Allah'ındır. Kesin delil diye tercüme ettiğimiz "el-huccetü'l-baliğa" nitelemesi, her türlü şüpheyi yok eden, her gafili ve uyuyanı ikaz eden ve uyandıran delil demektir. Bu beyan şöyle de açıklanmıştır: Tam, her şeyi bastıran, her şeye üstün ve galip gelen, karşısına çıkan her şeyi perişan eden ve ona galip gelen delil. Hasan-ı Basri şöyle dedi: "Huccetü'l-baliğa", ahiretteki kesin delildir, Allah gerekli kesin delil olmadan orada hiç kimseye azap etmeyecek ve ceza vermeyecek demektir. Dünyada insanların yaptığı gibi keyfe göre veya intikam duygusuyla yahut ihtiras saikiyle kimseyi cezalandırmayacaktır. Yaratılanlardan hiç kimse yoktur ki, onun hakkında Allah'ın kesin bir delili olmasın! Mukarreb meleğe gelince, Allah onu sadece itaat fıtratında yaratmıştır, dolayısıyla Allah'ın lütfu, ikramı ve ihsanı olarak o asilik yapamaz, sadece Allah'ın verdiği nimetlere şükürde eksiklik yapabilir. Peygamberlere ve salih kullara gelince, Cenab-ı Hakk'ın onlar üzerinde çeşitli yolları ve delilleri vardır.

      Sonra "Huccetü'l-bâliğa"nın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, bir mucize, kesin bir delil ve insanları benzerini yapmaktan aciz bırakan bir kitap olarak Resûlullah'a (s.a.) indirdiği bu Kur'an-ı Kerim'dir. İnsanların onun benzerini yapmaktan aciz kalmaları, bu kitabın, Allah'ın Hz. Peygamber'e (s.a.) gönderdiği mucizelerden ve delillerden biri olduğunu gösterir.

      İkincisi, Allah büyün yaratılanları ve bütün nesneleri kendisine şahitlik edecek nitelikte yaratmıştır, bütün varlıklar O'nun vahdaniyyetine şahittirler. İşte "huccetü'l-baliğa" budur.

      Üçüncüsü, "huccetü'l-bâliğa"nın peygamberlerin dilleri ve verdikleri haberlerdir. Çünkü insanlar arasında asla yalan konuşmadıkları için onları bu sebeple sorumlu tutmayacaktı. Zira onların dillerinden asla yalan ve çirkin söz çıkmamıştır, Cenab-ı Hak, bu türlü yanlışlardan onları korumuştur. Hatalardan korunmak onlara ait kılınmıştır, çünkü Allah onları yeryüzünde insanlara karşı kendi delilleri ve mucizeleri yapmıştır. Allah onları yeryüzüne delil ve mucize olsunlar diye göndermiştir. İşte huccetü'l-bâliğa budur. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Bazıları şöyle dedi: Kesin delil ancak Allah'ındır mealindeki ilahi kelam şu anlama gelir: Nesneleri helal ve haram kılmak konusunda kesin delil Allah'a aittir, onları haram kılmaya dair delil bazı yiyecekleri kendilerine haram kılan insanlara ait değildir, çünkü onlar sadece nefislerinin arzularına göre bazı şeyleri kendilerine haram kılar. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki "meşiet" (dilemek) lafzı, kudret meşieti anlamındadır. Şayet Allah dileseydi onlara boyun eğdirir, aciz bırakır ve masıyet işlemeye asla güçleri yetmezdi. Tıpkı melekleri itaat fıtratında yarattığı ve bu yüzden onların masıyet işlemeye asla muktedir olamadıkları gibi. Sonra Allah melekleri, resullere, nebilere ve bütün insanlara üstün kılıyor. Sonra da onlar itaat yapmaya mecbur olarak yaratılmışlardır, diyor. Bu sözde çelişki vardır; boyun eğdirilen ve itaat fıtratında yaratılan birinin, iradesine göre iş yapan birine üstün kılınması mümkün değildir, üstelik insanın şehvetine tabi olma gücü ve boyun eğmeye mecbur kaldığı ihtiyaçları var, bunlar aynı zamanda itaatte bulunmasına da engel olabilir. Hasan-ı Basri diyor ki: Meleklerin üstünlükleri sahip oldukları bünyeye ve yaratılış temizliğine dayanır. Bir kişide bulunan bir cevher sebebiyle o cevherin dışındaki şeylere üstün olması da mümkün değildir. Çünkü Allah hiçbir şeyin üstünlüğünü kendi cevherine bağlamamıştır, aksine yapacağı salih ve temiz amellerine bağlamıştır. Nitekim şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, güzel bir ağaca benzetti". "Kötü sözün misali de kötü bir ağaçtır". Cenab-ı Hak yaptığı bu benzetmelerden ayrı olarak başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Güzel yerin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar". Bir başka ayette de şöyle buyurur: "Rızasına uygun iş ve davranışları da O yüceltir". Bu ve benzeri ayetlerde görülmektedir ki Cenab-ı Hak hiç kimseyi özü itibariyle diğerine üstün tutmamıştır, onları ancak salih amellerle üstün tutmuştur. Bundan dolayı biz diyoruz ki, Hasan-ı Basri'nin sözlerinde çelişki vardır.

      Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi. Bize göre bu ayet-i kerimenin anlamı açıktır. Allah dileseydi onların hepsini doğru yola iletir, itaate muvaffak kılar ve o yola sevk ederdi. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahman'ı inkar edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan yapardık". Onların evlerinin gümüş ve zinetlerle süslenmesi kendilerini küfre yönelttiği halde, bu durum müminler için olduğunda onlar iman ederlerdi, ancak Allah böyle yapmadı. Bu durum, onların "Allah dileseydi ne biz ortak koşardık." mealindeki ayet-i kerimenin emir ve rıza yahut alay etmek anlamına geldiğine dair görüşlerine işaret etmektedir, çünkü Cenab-ı Hak Allah dileseydi elbette hepinizi doğru yola iletirdi buyurmaktadır. Mutezile şöyle der: Meşiet burada zorlama ve baskı anlamındadır. Baskı halinde imanın muteber olmadığını, onun ancak irade bulunması halinde geçerli olduğunu daha önce belirtmiştik. Dolayısıyla buradaki meşiet, seçim yapma durumundaki iradeyi ifade eder, yaratma anlamına gelmez. Çünkü herkes, yaratılışı itibariyle mümindir. Bu itibarla ayetin yorumu bizim söylediğimiz gibi olmalıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Huccetü (الْحُجَّةُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "h-c-c" kökünün sözlükte bir hedefe yönelmek, kastetmek, bir iddiayı çürütmek için kesin bir delil sunmak ve tartışmada rakibi mutlak surette mağlup etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huccet" kavramını epistemolojik bir boyutta ele alarak; şüpheyi tamamen ortadan kaldıran, aklı zorunlu olarak ikna eden ve karşı tarafın tüm felsefi savunma mekanizmalarını yıkan "kusursuz kanıt" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "huccet" kavramının salt bir Aristotelesçi mantık (kıyas) olmadığını inceler. Bunun, pagan aklının ürettiği o kof mitolojileri ve sahte kaderci (determinist) mazeretleri yerle bir eden, insanı doğrudan kendi vicdanıyla ve fıtratıyla yüzleştirerek onu zihinsel olarak "felç eden" ve çaresiz bırakan ontolojik ve dikey bir meydan okuma olduğunu detaylandırır.

        El-Bâliğatü (الْبَالِغَةُ)

        İbn Fâris, "b-l-ğ" kökünün sözlükte bir şeyin nihai hedefine varması, son noktaya ulaşması, olgunlaşması ve eksiksiz bir şekilde tamamlanması anlamlarına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "En üstün ve ulaştırıcı delil (huccetül bâliğa) Allah'ındır" tamlamasındaki o devasa edebi ve psikolojik sarsıntıyı analiz eder. "Bâliğa" sıfatının kullanılmasıyla; ilahi argümanın sadece zihinde kalmadığını, insanın en derin sinir uçlarına, örtbas etmeye çalıştığı vicdanına ve ürettiği tüm sahte mazeretlerin bittiği o "son noktaya kadar ulaştığını" (nüfuz ettiğini), dolayısıyla inkarcının elinde tutunacak hiçbir felsefi dal bırakmayan mutlak bir bitiricilik (hüküm) olduğunu vurgular.

        Şâe (شَاءَ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün asıl anlamının bir şeyi kastetmek, irade etmek ve dilediğini varlık sahasına çıkarmak (meşiet) olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Eğer dileseydi" (fe lev şâe) kurgusunun, bir önceki (148.) ayetteki müşriklerin "Allah dileseydi biz şirk koşmazdık" şeklindeki o hastalıklı kaderci (cebri) savunmalarına verilmiş muazzam bir kelamî reddiye olduğunu tahlil eder. Kur'an'ın burada ilahi iradeyi (meşieti) reddetmediğini; "Evet, dileseydi hepinizi zorla hidayete erdirirdi, ama o zaman sizin hür iradenizin, ahlaki seçimlerinizin ve yeryüzündeki ontolojik sorumluluğunuzun hiçbir anlamı kalmazdı" diyerek, Allah'ın iradesi ile Allah'ın rızası (hoşnutluğu) arasındaki o devasa felsefi farkı ortaya koyduğunu ve şirkin faturasını yeniden müşriklerin hür iradesine kestiğini aktarır.

        Lehedâküm (لَهَدَاكُمْ)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün temelinde karanlıkta yön bulmayı sağlayan işaret, rehberlik, öne düşmek ve doğru yola ulaştırmak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" eylemini ikiye ayırır: Birincisi, sadece yolu göstermek (irşad); ikincisi ise kişiyi zorla ve müdahaleyle o yola sokmaktır. Ayetteki "hepinizi hidayete erdirirdi" varsayımının bu ikinci (zorlayıcı) anlama işaret ettiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, bu ayeti Geç Antik Çağ'ın Tanrı tasavvuru bağlamında okur. Dönemin pagan veya diğer monoteist bazı teolojilerinde Tanrı'nın her şeye doğrudan ve keyfi olarak müdahale eden bir figür olmasına karşılık; Kur'an'ın Tanrısı'nın (Allah), mutlak gücüne rağmen insanın "özgür ahlaki fail" olabilmesi için kendi gücünü kasten sınırlandırdığını (hepsini zorla hidayete erdirmeyerek), böylece yeryüzünde gerçek ve rasyonel bir ahlak nizamının kurulmasına imkan tanıdığını ifade eder.

        Ecmaîn (أَجْمَعِينَ)

        İbn Fâris, "c-m-a" kökünün sözlükte dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak ve hiçbir parçasını dışarıda bırakmaksızın bütünü kapsamak (istisnasızlık) anlamlarına geldiğini tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Sizin hepinizi birden/toptan" (ecmaîn) kelimesinin sosyolojik ve teolojik ağırlığını değerlendirir. Yaratıcının, isteseydi tıpkı melekler gibi veya içgüdüleriyle hareket eden hayvanlar gibi insanlık ailesini de itiraz etme yeteneği olmayan "tek tip, mekanik ve sarsılmaz bir inanç bloğuna" (ecmaîn) dönüştürebileceğini; ancak farklılıkların, çatışmaların ve akıl yürütmelerin ontolojik testin (imtihanın) zorunlu bir parçası olduğunu bildiren eşsiz bir varoluş felsefesi mührü olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X