فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقُلْ رَبُّكُمْ ذُورَحْمَةٍ وَاسِعَةٍۚ وَلَا يُرَدُّ بَأْسُهُ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 147. Ayet
Daralt
X
-
Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir; bununla birlikte O'nun suçlu topluluğa vereceği ceza da geri çevrilemez.
Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Eğer seni yalanlarlarsa, yani onları davet ettiğin, tasdik etmelerini ve rablığı sadece Allah'a tahsis etmelerini emrettiğin şeyi yalanlarlarsa De ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir, yani yalanlamaktan vazgeçip tasdik eder, O'nun tek ilah olduğunu ve ortağı olmadığını kabul ederseniz, O sizin küfür halinde iken yaptıklarınızı bağışlayacak ve kötülüklerinizi örtecektir. Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir; bununla birlikte O'nun suçlu topluluğa vereceği ceza da geri çevrilemez. Bu cümlede sanki takdim-tehir var gibidir, sanki Cenab-ı Hak, eğer seni yalanlarlarsa de ki: O'nun suçlu topluluğa vereceği ceza geri çevrilemez, demekte, sonra da Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir, buyurmaktadır, eğer tövbe ederseniz, O'nun rahmeti affetmeyi de içine almaktadır. Diğer müfessirler de şöyle derler: Eğer seni yalanlarlarsa, ey Muhammed, zulümleri ve taşkınlıkları sebebiyle onlara haram kılınan şeyleri haber verdiğinde seni yalanlarlarsa, De ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir, kimseyi günah işlediği anda hemen helak etmez ve hemen azap etmez, kendisine zaman tanır; O'nun vereceği ceza da geri çevrilemez, yani günahkar bir kavme azap gönderdiğinde bu azap asla geri çevrilemez. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kezzebûke (كَذَّبُوكَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "k-z-b" kökünün sözlükte bir şeyin gerçekliğe uymaması, asılsız olması ve bir iddiayı çürütmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eylemini sıradan bir şekilde birine "yalancı" demekten felsefi olarak ayırır; ona göre bu eylem, sunulan apaçık bir hakikati (vahyi) kendi kibri veya menfaati uğruna kasten, eylemsel olarak ve organize bir şekilde reddetmektir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin "Eğer seni yalanlarlarsa" (fe in kezzebûke) şeklindeki o şart/varsayım kurgusunu peygamberin psikolojisi üzerinden tahlil eder. İlahi otoritenin, elçisini bu reddedilişe karşı önceden hazırladığını; pagan toplumunun yalanlamasının aslında elçinin şahsi bir başarısızlığı değil, çıkarları zedelenen müşrik statükonun son derece "doğal ve sosyolojik bir savunma refleksi" olduğunu sabitleyerek elçinin varoluşsal direncini artırdığını vurgular.
Rabbüküm (رَبُّكُمْ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte bir şeyi ıslah etmek, korumak, beslemek ve onu aşama aşama en mükemmel/nihai formuna ulaştırmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, peygamberin yalanlayanlara "Sizin Rabbiniz" (Rabbüküm) diye hitap etmesindeki o muazzam kelamî dengeyi inceler. Otoriteyi reddeden, vahyi yalanlayan ve elçiyle diyalektik kavgaya giren o asi kitleye karşı bile; yaratıcının "sizin Rabbiniz" tamlamasıyla o ontolojik bağı koparmadığını, isyana rağmen ilahi rububiyetin (besleme/yönetme sıfatının) o kitleyi de şefkatle kuşatmaya devam ettiğini detaylandırır.
Rahmetin (رَحْمَةٍ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde acımak, şefkat göstermek, yumuşaklık ve koruyuculuk (anne rahmi) anlamlarının yattığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek; Aramice ve Süryanicedeki "rahmê" (merhamet/şefkat) kavramıyla ortak bir monoteistik lügat paylaştığını tespit eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Senin Rabbin merhamet sahibidir" (Rabbüküm zû rahmetin) cümlesinin yalanlama (tekzib) fiilinden hemen sonra gelmesindeki o devasa psikolojik zıtlığı analiz eder. İnsan psikolojisinin reddedilme karşısında anında öfkeye ve intikama meyletmesine karşılık; ilahi otoritenin bu devasa isyana rağmen ilk tepkisinin "cezalandırma" değil, "merhamet" olmasının; Tanrı'nın zatındaki o sarsılmaz şefkat merkezini (hilm) resmeden eşsiz bir teodise (Tanrı tasavvuru) olduğunu aktarır.
Vâsiatin (وَاسِعَةٍ)
İbn Fâris, "v-s-a" kökünün sözlükte darlığın mutlak zıddı olarak genişlik, bir şeyin içine sığması, kuşatıcılık ve kapasite anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "vüs'at" kavramını ontolojik bir boyutta ele alarak; ilahi rahmetin (merhametin) evrendeki hiçbir sınırla, hiçbir günahla veya hiçbir mekanla daraltılamayacak mutlak bir "kuşatıcılık" (kapsama) kapasitesi olduğunu tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Geniş/Kuşatıcı bir rahmet" (rahmetin vâsiatin) tamlamasının kelamî ağırlığını değerlendirir. Yaratıcının rahmetinin, müşriklerin o anlık isyanını ve yalanlamasını fersah fersah aşacak kadar "geniş" olduğunu; dolayısıyla inkarcılara hemen oracıkta helakın gelmemesinin ve onlara yaşama/düşünme fırsatı verilmesinin bizzat bu ontolojik "genişlikten" (vüs'at) kaynaklandığını tahlil eder.
Yüraddü (يُرَدُّ)
İbn Fâris, "r-d-d" kökünün sözlükte bir şeyi asıl yerine çevirmek, iade etmek, geri püskürtmek ve engel olmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Angelika Neuwirth, eylemin edilgen (yüraddü/geri çevrilir) ve olumsuz (lâ yüraddü/asla geri çevrilemez) kalıpta kullanılmasını eskatolojik (ahiret ve son) bağlamda okur. İlahi rahmetin ne kadar geniş olursa olsun, zamanın o son kırılma noktasında (hesap veya azap anında) ilahi iradenin harekete geçmesi durumunda; hiçbir kabilevi gücün, servetin veya sahte putların bu yıkımı "geri çevirmeye" (reddetmeye) güçlerinin yetmeyeceğini bildiren o sarsılmaz tarihsel ve teolojik kaçınılmazlık ilkesini ifade eder.
Be'sühû (بَأْسُهُ)
İbn Fâris, "b-e-s" kökünün asıl anlamının şiddet, zorluk, bükülmezlik, acı veren azap ve savaş olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "O'nun azabı/şiddeti" (be'sühû) kavramı ile "geniş rahmet" kavramının aynı ayet içindeki o kusursuz diyalektiğini inceler. Sınırsız bir merhametin, adaletsizliğe veya şirke karşı pasif bir hoşgörü olmadığını; ilahi sistemin kurgusunda şefkat (rahmet) ile o şefkati korumak için gereken mutlak caydırıcı gücün (be's) birbirini iptal etmeyen, aksine kozmik adaleti var eden bir teolojik bütünlük olduğunu vurgular.
El-Kavmi (الْقَوْمِ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "k-v-m" kökünün sözlükte ayakta durmak, kalkmak ve dikilmek anlamlarına geldiğini; ortak bir hedef, kader veya inanç etrafında bir araya gelerek "beraber ayağa kalkan" topluluklara/sosyolojilere bu yüzden "kavm" dendiğini kaydeder.
El-Mücrimîn (الْمُجْرِمِينَ)
İbn Fâris, "c-r-m" kökünün temelinde bir şeyi kesmek, koparmak (örneğin meyveyi dalından hasat etmek) ve ayırmak anlamlarının yattığını aktarır. Mecazi olarak; bir kimsenin işlediği kötülük yüzünden kendini hakikatten, toplumdan ve ilahi ahenkten "koparmasına" (suç işlemesine) bu yüzden "cürüm" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mücrim" vasfını; ilahi yasanın koyduğu o doğal ve fıtri bağları kendi iradesiyle kesip atan, hakikati tahrip eden varoluşsal suçlu olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, "Suçlular/günahkârlar topluluğu" (el-kavmil mücrimîn) şeklindeki sarsıcı kapanışı (fasıla) mutlak ilahi adalet ekseninde değerlendirir. Asla geri çevrilemeyecek olan o ilahi azabın (be's); kör bir doğa felaketi gibi önüne gelen herkesi değil, doğrudan ve milimetrik olarak sadece hakikati yalanlayan, zulmü sistemleştiren ve tevhid ağacından kendini "koparan" o organize "suçlu faillere" (mücrimlere) isabet edeceğini ilan eden eşsiz bir hukuki nokta (mühür) olduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla