Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 141. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 141. Ayet

    وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَ جَنَّاتٍ مَعْرُوشَاتٍ وَغَيْرَ مَعْرُوشَاتٍ وَالنَّخْلَ وَالزَّرْعَ مُخْتَلِفاً اُكُلُهُ وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهاً وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍۜ كُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِه۪ۘ وَلَا تُسْرِفُواۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِف۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehuve-lleżî enşee cennâtin ma’rûşâtin veġayra ma’rûşâtin ve-nnaḣle ve-zzer’a muḣtelifen ukuluhu ve-zzeytûne ve-rrummâne muteşâbihen veġayra muteşâbih(in)(c) kulû min śemerihi iżâ eśmera veâtû hakkahu yevme hasâdih(i)(s) velâ tusrifû(c) innehu lâ yuhibbu-lmusrifîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Çardaklı ve çardaksız bağları, değişik ürünleriyle hurmaları, ekinleri, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narları meydana getiren O'dur. Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin; fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.

      Çardaklı ve çardaksız bağları meydana getiren O'dur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak bunu, Allah'ın helal kıldıklarını, ekinlerden verdiği rızıkları, hayvanları ve onlardan yararlanmayı haram kılmalarının mukabili olarak söz konusu etmektedir; Bağları meydana getirdi buyurmaktadır, yani bostanları yarattı demektedir, bunları düşünen biri onu vücuda getirenin gerçek Malik, Hakim ve Müdebbir olduğunu da bilir. Çünkü onları bir anda topraktan çıkararak yetiştirip büyüten O'dur. Bütün yaratılanlar bir araya gelseler bile, onun topraktan nasıl çıktığını, ne kadar çıktığını ve ne miktarda yetiştiğini takdir edemezler. Cenab-ı Hak ise şöyle buyurmaktadır: "Orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik.". Çünkü çiçeklerden ve meyvelerden hep aynı ölçüde ürünler çıkmaktadır, o kadar ki yaratılmışlar bütün gayretlerini göstererek onların yapraklarının ve ürünlerinin farklılığını anlamaya çalışsalar bile buna güçleri yetmez, onlarda bir farklılık bulmaları da mümkün olmaz. Sonra Cenab-ı Hak meyveleri ve yaprakları her sene, önceki senedeki gibi çıkarmaktadır. Bütün bunlar, onları yaratanın ve vücuda getirenin gerçek Malik ve Hakim olduğuna, her şeyi ait olduğu yere koyduğuna, O'nun yarattığı her şeyi hikmete ve ilahi tedbire uygun yarattığına, boş yere yaratmadığına; dolayısıyla helal ve haram kılmakta ve rızıkları taksim etmekte hüküm ve tedbirin de O'na ait olduğuna, helal ve haram kılmak konusunda O'ndan başka hiç kimsenin 'bu helaldir bu da haramdır, bu onlara bu da şunlara mahsustur' diye bir söz söyleme hakkının olmadığına, bu hakkın ancak onların gerçek malikine ait olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak bunu, aşağıdaki ayetlerde ve benzerlerinde söz konusu ettiği, onların Allah'a karşı hüküm koymak yarışına girmelerine ve hüküm vermekte kendilerini Allah'a ortak görmelerine mukabil olarak belirtmiştir: "Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez". "Zanlarınca, 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara)' dediler". "Şunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır. Bir kısım hayvanlar da vardır ki, (böyle istiyor diye) Allah'a iftira ederek (keserken) Üzerlerine O'nun ismini anmazlar".

      Sonra Çardaklı ve çardaksız bağlar mealindeki kelamın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Denildi ki: Çardaklı, yani yayılmış, mahsulü yer üzerine yayılan ürünler demektir. Çardaksız da, toprak üzerinde yayılmayan, gövdesi üzerinde ayakta kalan ürün anlamına gelir. Şöyle de denilmiştir: Çardaklı (ma'ruşat) üzüm ve kabak gibi ürünler için yapılan çatıdır. Çardaksız (ğayra ma'ruşat) hurma ve meyve ağaçları gibi bir çatıya ihtiyaç olmadan yetişen ürünlerdir, bunların ikisi de aynı şeydir. Bu iki kelimenin, söylenenin aksi bir anlama geldiği de söylenmiştir, yani Çardaklı gövdesi üzerinde ayakta duran, Çardaksız da gövdesi olmayandır. En doğrusunu Allah bilir. Bu iki sözcüğün açıklaması, ayetin devamında yapılmaktadır: Değişik ürünleriyle hurmalar, ekinler, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytin ve narlar. Bu ürünlerden bir kısmı renk olarak birbirine benzer, fakat tat olarak farklıdır, bazılarının rengi farklıdır, ancak tadı birbirine benzemektedir. Bunların böyle olması da onları yaratanın aynı zat olduğunu, O'nun Hakim olduğunu ve yarattığı her şeyi hikmet üzere yarattığını, Müdebbir olduğunu ve hiçbir şeyi boş yere yaratmadığını insanların anlamaları içindir. İnsanlardan bazıları şöyle demiştir: Birbirine benzeyen ve benzemeyen mealindeki beyan, ayette geçen nar ve zeytinle ilgilidir, çünkü onların yaprakları birbirine benzemekte, fakat meyveleri benzememektedir. Ancak bazı insanlar da bu ibarenin, hem sözü edilen iki ürünle ve hem de diğer ürünlerle ilgili olduğunu söyler. En doğrusunu Allah bilir.

      Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin. Cenab-ı Hak sanki şöyle söylemektedir: Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin, onları haram kılmayın! Bu cümlenin, onların haram kılmalarının mukabili olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Yani onlardan yiyin, boşuna yok olsun ve bozulsun diye haram kılmayın!

      Toprak Ürünlerinin Zekâtı

      Hasat günü de hakkını verin. Cenab-ı Hak ayette hurmayı, ekini, zeytini ve narı, yani taneli ve tanesiz olan, tartıya gelen ve gelmeyen ürünleri topluca belirttikten, az veya çok olmasıyla ilgili bir detaya girmeden yetişen üründen toprağın hakkını vermek gerektiğini söylemektedir. Bu ifade, topraktan az veya çok ne çıkarsa onda birinin zekat olarak vermek gerektiğine işaret etmektedir. Cenab-ı Hak, Bakara suresinde de aynı hususu ifade buyurmaktadır: "Sizin için yerden çıkardıklarımızın iyilerinden verin". Muaz [b. Cebel]'in (r.a.) Resûlullah'tan (s.a.) rivayet ettiği hadis de şöyledir: "Topraktan çıkan her üründen onda bir veya yirmide bir zekat vardır". İbn Ömer'in (r.a.) hadisine göre Resûlullah (s.a.) bunu yazıp Yemen halkına göndermişti. Enes'in (r.a.) Hz. Peygamber'den rivayet ettiği hadis de şöyledir: "Toprağın yetiştirdiği az veya çok her üründe onda bir zekat vardır". Muaz'ın (r.a.) rivayetinde şu ifadeler bulunmaktadır: Resûlullah (s.a.) beni Yemen'e gönderdi ve bana her yetişkinden bir dinar veya o değerde olan meafiri (Yemen'de dokunan kumaş) almamı emretti. Ayrıca kırk sığırdan üç yaşına girmiş bir sığırı, otuz sığırdan da iki yaşına girmiş bir sığırı, gökten yağanlarla sulanan toprağın her türlü mahsulünde onda bir, kova ile sulanan toprağın mahsulünde ise yirmide bir zekat almamı emretti. Ebu Hanife (r.h.) bütün bu rivayetleri delil kabul ederek topraktan az veya çok ne çıkarsa hepsinden zekat verilmesi gerektiğini söyledi.

      Sonra Hasat günü de hakkını verin mealindeki beyanda geçen "hak" (.r) kelimesinin işaret ettiği anlam konusunda müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle dedi: Bundan maksat zekattan ayrı olarak verilmesi gereken sadakadır. Bu ayetin Mekki olması sebebiyle onlar bu kanaate varmışlardır, çünkü zekat Medine'de farz kılınmıştır ve bu ayet zekat ayetiyle neshedilmiştir. Bazıları da şöyle der: Bu ayette zekat kastedilmektedir, eğer ayette bir nesih söz konusu ise, ancak zekatın miktarı neshedilmiştir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak ayetin sonunda şöyle buyurmaktadır: İsraf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. İsraf sözlükte, tayin edilen sınırı aşmak demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında makul bir dengeye göre olur". İsraf etmeyiniz mealindeki ayet hakkında şöyle de denilmiştir: Hepsini vermeyin, bir kısmını yeyin, bir kısmını da toprağın hakkı olarak verin. Şöyle de söylendi: İsraf etmeyiniz mealindeki beyan burada ortak etmeyiniz anlamına gelir, sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Ekinlerden ve hayvanlardan Allah'ın size verdiği rızıklara tanrılarınızı ortak etmeyiniz, sonra tanrılarınız onları size haram eder ve onlardan yararlanamazsınız. İsraf, hiç kimsenin yararlanamadığı şeydir. Onlar bu rızıkları putlara tahsis ettiklerinde, ne kendileri ondan yararlanabilirler, ne de başka biri. Dolayısıyla bu ayet, "Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir" mealindeki ayetin mukabili olarak getirilmiştir. Allah kendilerine rahmet eylesin, İmam Ebu Yusuf ve Muhammed [b. Hasan] bu konuda Ebu Said el-Hudri'nin (r.a.) Resulullah'tan (s.a.) rivayet ettiği şu hadise dayanırlar: "Beş veskten az olan (toprak mahsulünde) zekat yoktur. Beş deveden azı için zekat yoktur. Beş ukıyyeden az olan gümüş parada zekat yoktur". Ebu Said el-Hudri (r.a.), Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu, der: "Beş veske ulaşmadıkça tahıldan, üzümden ve hurmadan zekat gerekmez" ki bu da yüz ferak miktarıdır. Allah kendilerinden razı olsun, İbn Ömer, Abdullah b. Amr ve Ebu Hureyre de Hz. Peygamber'den (s.a.) bu hadisin benzerini rivayet etmişlerdir. Musa b. Talha'nın rivayetine göre de Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Yeşilliklerde zekat yoktur". Hz. Ömer'den (r.a.) ve Hz. Aliöen (r.a.) de bunun benzeri rivayet edilmiştir. Bir grup selef ulemasından da buğdaydan, arpadan ve hububattan başka toprak ürünlerinde zekat olmadığı rivayet edilmiştir. Ebû Hanife (r.h.) şöyle dedi: Bütün bu rivayetler, ürün ancak şu miktara ulaşırsa alınması gereken zekat yoktur (yani ne çıkarsa hepsinden zekat vardır) anlamına gelir; yeşilliklerden alınacak zekat yoktur, ancak sahibinin ödemesi gereken bir zekat vardır, o da onu öder.

      Sonra zekat ayetinde belirtilen şey eğer hak ise, en doğrusunu Allah bilir ya, o zaman ayet ancak çardaklı ve çardaksız bahçelerde yetişen hububattan ve meyvelerden zekat almanın gerekli olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir ya, buna üzüm ve üzüm dışında kalan bütün meyveler de girer. Cenab-ı Hak Hurmalar, ekinler, birbirine benzeyen ve benzemeyen biçimlerde zeytinler ve narlar buyurmaktadır, buna göre bahsi geçen bütün bu ürün çeşitlerinden zekat vermek gereklidir. Allah, Her biri ürün verdiğinde ürününden yiyin; hasat günü de hakkını verin, diye buyurmaktadır, burada o ürünlerin zekatını hasat günü vermenin hak olduğunu söylemektedir. Buna göre hasat gününden önce taze olarak yenen ürünlerin bağışlanmış olması caizdir. En doğrusunu Allah bilir ya, eğer bu yorum doğru ise, Cenab-ı Hak Ürün verdiğinde ürününden yiyin buyurmasa dahi, Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen hadisler, bir fayda getirmediği müddetçe yenilen miktarın zekatı bağışlanmıştır anlamına gelir, çünkü meyve yenir. Dolayısıyla söylediğimizin dışında ona başka bir anlam verilmesi, yani insanların onu yemeyi haram saymaları ve onlardan yararlanmamaları doğru olmaz. Çünkü Cenab-ı Hak Yiyin, yani onlardan faydalanın, onları zayi etmeyin buyurmuştur. Ürününden yiyin mealindeki ifade, yenilen miktarın zekatının bağışlandığı şeklinde anlaşılırsa ancak sözün faydası ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Peygamber'in (s.a.) şu hadisi de bu yoruma uygun düşmektedir: "Zekat alınacak meyveyi ağacında tahminde bulunduğunuzda, üçte bir nispetinde düşürerek tahmin edin! Bu kadar düşürmezseniz dörtte bir nispetinde düşürerek zekatı takdir edin!". Ebû Said el-Hudri (r.a.), Resûlullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Arayada (azıklık miktarda) zekat yoktur". Hz. Ömer (r.a.), Sehl b. Ebû Hasme'yi (r.a.) ağaçtaki hurma ürününün miktarını tahmin etmesi için görevlendirmiş ve ona şöyle demişti: Bahçe sahibi olan aile efradını hurma bahçesinde görürsen, onların yiyecekleri miktarı tahminine katma. Mekhûl'un rivayetine göre de Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Ürün tahmini yaparken insanların yükünü hafifleten, çünkü malda "ariyye" (yiyecek miktar) ve vasiyet vardır". Bütün bu rivayetler, insanlar israf etmedikleri takdirde, yedikleri taze hurma miktarının zekat hesabına dahil olmadığına delildir. Bu miktarı da Hz. Peygamber (s.a.) üçte bir veya dörtte bir olarak belirlemiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, ayetteki hak lafzını zekat olarak yorumlayanların görüşlerine işaret eder gibidir, çünkü Cenab-ı Hak İsraf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez, buyurmaktadır. Buradaki israf etmeyin emri, onu tazelik olarak yerken israf etmeyin, çünkü zekata muhtaç kişiler bundan zarar görürler anlamına da gelebilir. Bu emrin, daha önce zikrettiğimiz gibi her konuda israfı yasaklamak anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu rivayetlere dayanarak üzüm ve meyve gibi taze olarak yenilen ürünlerden zekat gerekmediği, zekatın ancak hasat edilip kurutulan ve depolanan ürünler için gerekli olduğu sahih olunca, taze olarak yenilen şeylerden zekat vermenin gerekli olmadığı, ancak kurutulup depolanan ürünlerden zekatın verilmesi gerektiği sonucuna varılır. Bakliyat, taze hurma, kavun-karpuz, acur, salatalık, elma ve benzeri ürünlere gelince, bunların zekatı yoktur. Bütün bunlar, Allah kendilerine rahmet eylesin, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed' in görüşlerinin delilleridir. Ancak biz, yenir halde olsa dahi taze olarak satılan şeyler için zekatın gerektiğine muhalif bir şey bilmiyoruz. Bu ise, Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve onların görüşünde olanlar için delil olarak gösterdiğimiz rivayetlere ters düşmektedir. Yeşillikler için zekatın gerekmediğine ve beş veskten daha az olan toprak ürünlerinde zekat vermenin gerekli olmadığına dair olan rivayetler ise, alınması gereken zekat yoktur, fakat ürünün sahibi bizzat kendisi onu verir diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Hasat günü de hakkını verin cümlesini o döneme mahsus bir hüküm diye anlamak caizdir. Yahut Hakkını verin, yani her şeyi putlara sarfettiğiniz gibi onları da putlara harcamayın, demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enşee (أَنْشَأَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "n-ş-e" kökünün sözlükte bir şeyi yoktan var etmek, icat etmek, büyütmek ve yavaş yavaş aşama aşama meydana getirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inşâ" eylemini sıradan ve anlık bir yaratmadan (halk) ayırarak felsefi bir boyutta tanımlar; bu, tohumun toprağa düşmesinden ürün vermesine kadar geçen o mucizevi biyolojik sürecin (tekamülün) bizzat ilahi bir iradeyle "inşa edilmesi" ve yönetilmesidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "O'dur inşa eden" (ve hüvellezî enşee) kurgusuyla başlamasını teolojik bir reddiye olarak değerlendirir. Önceki ayetlerde rızıkları putlara veya sahte tabulara paylaştıran müşrik aklına karşı; o ekinleri ve bağları sıfırdan "inşa edenin", dolayısıyla onlar üzerinde tek hak sahibinin mutlak yaratıcı olduğunu bildiren sarsılmaz bir egemenlik ilanı olduğunu vurgular.

        Cennâtin (جَنَّاتٍ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temelinde örtmek, gizlemek ve gözden saklamak anlamlarının bulunduğunu; ağaçları ve yaprakları o kadar sıktır ki toprağı bir örtü gibi kapatıp gizlediği için bağlara/bahçelere "cennet" dendiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenini inceleyerek; ortak monoteistik lügatte bu kavramın sadece tarımsal bir araziyi değil, kurak coğrafyalarda ilahi lütfun, bereketin ve mutlak refahın en üst sembolünü temsil ettiğini filolojik verilerle sunar.

        Ma'rûşâtin (مَعْرُوشَاتٍ)

        İbn Fâris, "a-r-ş" kökünün sözlükte bir yapıyı yukarı doğru kaldırmak, çardak/iskele kurmak ve desteklemek anlamlarına geldiğini kaydeder. Patricia Crone, çardaklı (ma'rûşât) ve çardaksız (ğayra ma'rûşât) bitkiler tasvirini Geç Antik Çağ'ın sosyo-ekonomik gerçekliği üzerinden okur. Üzüm bağları gibi insanın yoğun tarımsal emeğini (çardak kurmasını) gerektiren bitkiler ile doğada kendi kendine (çardaksız) büyüyen ağaçların aynı cümlede zikredilmesinin; insanın yeryüzündeki teknolojik/tarımsal çabası ne kadar gelişirse gelişsin, o sistemin arkasındaki biyolojik dinamiğin tamamen ilahi otoriteye ait olduğunu resmettiğini ifade eder.

        Muhtelifen (مُخْتَلِفًا)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün bir şeyin ardına düşmek, yerini almak ve birbirine zıt/farklı olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihtilaf" (farklılık) kavramını ontolojik bir delil olarak açıklar. Bitkilerin aynı suyu içmelerine ve aynı topraktan beslenmelerine rağmen renk, tat ve özellik bakımından "birbirinden farklı" (muhtelif) olmalarının; doğanın kör bir mekanizmayla değil, seçen, tasarlayan ve dileyen (irade sahibi) bir Rabb'in fırçasıyla renklendirildiğini gösterir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu "farklılık" vurgusunu evrensel bir estetik ve kozmolojik ayet olarak tahlil eder. Yaratıcının tekdüzeliği reddederek doğada devasa bir biyolojik çeşitlilik (ihtilaf) yaratmasının, O'nun sonsuz yaratma gücünün ve sanatkârlığının en somut teolojik kanıtı olduğunu vurgular.

        Ükülühû (أُكُلُهُ)

        İbn Fâris, "e-k-l" kökünün sözlükte çiğnemek, yutmak ve beslenmek anlamlarına geldiğini, mecazi olarak ise bir şeyin meyvesine, rızkına ve ürününe "ükül" dendiğini tespit eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin cahiliye dönemi ticaret ve tarım sosyolojisindeki yerini inceler. Ayetteki "ürünleri/yemişleri farklı" tamlamasındaki "ükül", sadece karın doyuracak basit bir yiyecek değil; toplumun üzerine ekonomisini, statükosunu ve hatta tabularını inşa ettiği o devasa "tarımsal hasıla/servet" anlamına gelir.

        Müteşâbihen (مُتَشَابِهًا)

        İbn Fâris, "ş-b-h" kökünün temelinde iki şeyin birbirine denk olması, benzemesi ve özelliklerini paylaşması anlamlarının yattığını aktarır. Angelika Neuwirth, zeytin ve narın "birbirine benzeyen ve benzemeyen" (müteşâbihen ve ğayra müteşâbih) şeklinde bir zıtlık (merism) kurgusuyla sunulmasını edebi ve felsefi bir boyutta değerlendirir. Şekil veya yaprak olarak birbirine benzeyen ancak tat ve içerik olarak benzemeyen bu karmaşık biyolojik düzenin; evrendeki o kusursuz ahengi ve sınırsız yaratıcı kapasiteyi aynı anda yansıtarak, pagan aklının doğayı anlamsız ruhlara (putlara) bölme fantezisini paramparça eden bir varoluşsal estetik olduğunu aktarır.

        Âtû (وَآتُوا)

        İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte gelmek, vermek ve intikal ettirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" eylemini sıradan bir uzatmadan ayırır; ona göre bu, bir hakkı veya malı, kendi rızasıyla ve ontolojik bir sorumluluk bilinciyle asıl sahibine (veya muhtaca) bilerek devretme işidir.

        Hakkehû (حَقَّهُ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte bir şeyin sabit, sarsılmaz, doğru ve değişmez bir şekilde var olması anlamına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Onun hakkını verin" (âtû hakkehû) kurgusunun taşıdığı devasa sosyo-ekonomik devrimi analiz eder. Kur'an'ın, hasattan yoksullara verilecek payı zenginlerin bir "lütfu, sadakası veya acıması" olarak değil; bizzat o mahsulün içine yaratıcı tarafından kodlanmış, sarsılmaz, ontolojik ve hukuki bir "hak" (hakk) olarak tanımlamasının; sermayedarın o sahte mülkiyet kibrini ezen ve serveti toplumun ortak paydası kılan sarsıcı bir adalet manifestosu olduğunu vurgular.

        Hasâdihî (حَصَادِهِ)

        İbn Fâris, "h-s-d" kökünün asıl anlamının ekinleri kesmek, biçmek ve kökünden koparmak olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, yoksulun hakkının "hasat edildiği gün" (yevme hasâdihî) verilmesi emrinin hukuki ve ahlaki zamanlamasını tahlil eder. Bu kuralın; servetin (hasadın) zenginlerin depolarına, silolarına ve tekelci piyasalarına girmeden, yani kapitalist bir birikime dönüşmeden hemen kaynağında (hasat anında) temizlenmesini ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını sağlayan eşsiz bir ekonomik dolaşım (sirkülasyon) müdahalesi olduğunu aktarır.

        Tüsrifû (تُسْرِفُوا)

        İbn Fâris, "s-r-f" kökünün temelinde haddi aşmak, sınırı geçmek, dengeyi bozmak ve israf etmek anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "israf" kavramını sadece malı boşa harcamak olarak değil; insanın inançta, hukukta ve eylemde Allah'ın çizdiği felsefi ve ontolojik sınırları küstahça ihlal etmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetin "İsraf etmeyin, çünkü O israf edenleri sevmez" (ve lâ tüsrifû, innehû lâ yühibbül müsrifîn) şeklindeki kapanışını önceki ayetlerdeki putperest tabularla bağdaştırarak inceler. Müşriklerin hayvanları putlara adayarak yememesi (sahte yasaklar) ile hasadı ölçüsüzce tüketmesi (veya yoksuldan esirgemesi) arasındaki o zıtlığın; her ikisinin de ilahi dengeyi bozan birer "israf" (sınır ihlali) olduğunu, şirkin doğası gereği her zaman aşırılıklar (ifrat ve tefrit) ürettiğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X