Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 139. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 139. Ayet

    وَقَالُوا مَا ف۪ي بُطُونِ هٰذِهِ الْاَنْعَامِ خَالِصَةٌ لِذُكُورِنَا وَمُحَرَّمٌ عَلٰٓى اَزْوَاجِنَاۚ وَاِنْ يَكُنْ مَيْتَةً فَهُمْ ف۪يهِ شُرَكَٓاءُۜ سَيَجْز۪يهِمْ وَصْفَهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû mâ fî butûni hâżihi-l-en’âmi ḣâlisatun liżukûrinâ vemuharramun ‘alâ ezvâcinâ(s) ve-in yekun meyteten fehum fîhi şurakâ(u)(c) seyeczîhim vasfehum(c) innehu hakîmun ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dediler ki: 'Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, eşlerimize ise yasaklanmıştır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın-erkek) hepsi ona ortaktır.' Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz ki O, hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

      Dediler ki: Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, eşlerimize ise yasaklanmıştır. Denildi ki: Bu ayet-i kerime, "Onlar dediler ki: Bunlar, dokunulmaz hayvanlardır" mealindeki ayetin sılasıdır, onlar bu hayvanları kadınlara haram, erkeklere ise helal kılıyorlardı. Yani hayvanlar canlı bir yavru dünyaya getirdiklerinde, ondan erkekler yararlanıyor, ancak kadınlar yararlanamıyordu, şayet ölü bir yavru dünyaya getirirse, erkekler ve kadınlar ondan müştereken yararlanıyorlardı. Cenab-ı Hak bütün bunları onların yaptıkları akılsızca davranış olarak belirtmektedir. Yüce Allah şu ayet-i kerimede de onlara vermiş olduğu lütfunu ve nimetleri zikretmektedir: "Bağları meydana getiren O'dur ... "

      Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Yani onların Allah'a iftira etmelerinin, Allah'ın onlara helal kıldığı yiyecekleri haram yapmalarının ve haram kıldıklarını da helal saymalarının cezasını verecektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Butûni (بُطُونِ)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "batn" sözcüğünün türediği "b-t-n" kökünün zâhirin (görünenin) mutlak zıddı olarak bir şeyin iç yüzü, karnı, gizli kalan tarafı ve dışarıdan asla görünmeyen derinliği anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "batn" kavramını burada biyolojik bir bağlamda; hayvanların rahminde veya karnında gizli olan, henüz gün yüzüne çıkmamış yavru (cenin) olarak açıklar.

        Hâlisatün (خَالِصَةٌ)

        İbn Fâris, "h-l-s" kökünün sözlükte bir şeyin her türlü karışımdan, tortudan ve kirlilikten arınarak saf hale gelmesi, sadece birine tahsis edilmesi ve özgülük (ayrıcalık) anlamlarına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin cahiliye dönemi teolojisindeki sosyolojik yansımasını inceler. Pagan aklının "saflık ve ayrıcalık" (hâlisiyet) kavramını ilahi bir fazilet olarak değil; tamamen kabileci ve cinsiyetçi bir statükoyu meşrulaştırmak için kullandığını, yeryüzündeki bir rızkı sadece belirli bir zümreye (erkeklere) "tahsis ederek" dinsel bir tekel oluşturduklarını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu "saf/sadece bize aittir" kurgusunu kelamî bir absürtlük olarak değerlendirir. Yaratıcının var ettiği ortak bir biyolojik nimetin (yavrunun), hiçbir ilahi dayanağı olmadan tamamen pagan erkeklerin kendi arzularıyla "kutsal bir ayrıcalığa" (hâlisa) dönüştürülmesinin, şirkin ne kadar bencil ve menfaatperest bir ideoloji olduğunu ifşa ettiğini vurgular.

        Lizükûrinâ (لِذُكُورِنَا)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "zeker" sözcüğünün türediği "z-k-r" kökünün temelinde sertlik, kuvvet ve dişinin zıddı olan erkeklik anlamlarının yattığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Sadece erkeklerimize aittir" (hâlisatün lizükûrinâ) şeklindeki o kibirli pagan beyanını cinsiyet sosyolojisi ekseninde analiz eder. Cahiliye toplumundaki o devasa ataerkil (patriarkal) kibrin; erkeği "kutsala layık, temiz ve asil" yegane varlık olarak konumlandırdığını, dini ritüelleri ve ekonomik hakları bile doğrudan "erkeklik" (zükûr) biyolojisi üzerinden şekillendirerek, kadını dinsel ve ontolojik bir hiçe indirgeyen o korkunç fıtrat sapmasını resmeden sarsıcı bir tahlil olduğunu aktarır.

        Muharramün (وَمُحَرَّمٌ)

        İbn Fâris, "h-r-m" kökünün etimolojik tabanında yasaklamak, engellemek ve bir şeyi başkalarının kullanımına mutlak surette kapatmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Eşlerimize (kadınlara) ise haramdır" (ve muharramün alâ ezvâcinâ) kurgusundaki yetki gaspını tahlil eder. Müşriklerin, aslında tamamen ekonomik ve cinsiyetçi olan bir haksızlığı, "haram" gibi ağır ve teolojik bir kelimeyle maskeleyerek, kendi zulümlerine "ilahi bir yasa/dokunulmazlık" süsü verdiklerini; şirkin her zaman kendi sömürüsünü sahte tabularla (haramlarla) meşrulaştıran bir mekanizma olduğunu ifade eder.

        Ezvâcinâ (أَزْوَاجِنَا)

        İbn Fâris, "z-v-c" kökünün sözlükte iki şeyin birleşmesi, birbirini tamamlayan çiftler ve eş (zevc) anlamlarına geldiğini belirtir. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'ın ve Mekke'nin sosyo-ekonomik dinamikleri üzerinden bu durumu okur. "Eşlere/kadınlara yasaklanması" kurgusunun, sadece dinsel bir ritüel değil; aynı zamanda et, süt ve üretim gibi en hayati ekonomik kaynakların tüketiminden kadınları sistematik olarak mahrum bırakan, serveti ve gücü sadece erkek elitlerin elinde toplayan acımasız bir kabilevi mülkiyet yasası olduğunu vurgular.

        Meyteten (مَيْتَةً)

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün sözlükte hayatın ve canlılığın mutlak zıddı olarak sükûnet, gücün bitmesi ve ölüm anlamlarına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Fakat o (yavru) ölü doğarsa" (ve in yekün meyteten) şart cümlesinin taşıdığı o devasa ironiyi ve ahlaki çöküşü değerlendirir. Pagan mantığının ne kadar ikiyüzlü (pragmatist) çalıştığının kusursuz bir deşifresidir: Hayvan canlı ve temiz doğduğunda onu "kutsal" ilan edip sadece erkeklere tahsis eden (kadınlara haram kılan) o sahte dindarlığın; yavru ölü, iğrenç ve mundar (meyte) doğduğunda o sahte kutsallığı anında rafa kaldırarak kadını bu pisliğe/leşe ortak etmesinin, şirkin akıldan ve ahlaktan ne kadar yoksun bir fantezi olduğunu resmettiğini vurgular.

        Şürakâü (شُرَكَاءُ)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin değerde, mülkiyette ve eylemde birbirine karışması, ortak olması anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "şirk/ortaklık" kavramını burada dinsel bir paydaşlık olarak değil, bir fiile veya nesneye (leşe) birlikte dahil olmak şeklinde açıklar. "Ölü doğarsa hepsi onda ortaktır" (fe hüm fîhi şürakâ) ifadesi, putperest mantığın kendi icat ettiği tabuları (haramları) menfaat bittiğinde (hayvan ölü doğduğunda) nasıl kolayca çiğneyip "ortaklaşa" (şürakâ) tüketime açtığını gösteren bir çelişki beyanıdır.

        Vasfehüm (وَصْفَهُمْ)

        İbn Fâris, "v-s-f" kökünün asıl anlamının bir şeyi süslemek, detaylandırmak, bir şeye bir özellik atfetmek ve nitelemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vasf" kavramını dilsel bir eylem olarak; bir nesnenin veya durumun hakikatte olup olmadığına bakılmaksızın ona birtakım özellikler (sıfatlar) yüklemek olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, ayetin "Allah, onların bu nitelemelerini/uydurmalarını (vasfehüm) cezalandıracaktır" şeklindeki kapanışa gidişini felsefi bir boyutta inceler. İlahi otoritenin onları sadece yaptıkları haksızlıktan dolayı değil; doğaya, hayvanlara ve cinsiyetlere dair o kendi "uydurdukları tanımlamalardan, mitolojik kategorizasyonlardan ve sahte dinsel betimlemelerden" (vasf) dolayı hesaba çekeceğini, çünkü kelimeleri/kavramları bozmanın (şirkin lügati) bizzat hakikati bozmak olduğunu tahlil eder.

        Seyeczîhim (سَيَجْزِيهِمْ)

        İbn Fâris, "c-z-y" kökünün sözlükte bir şeyin başka bir şeyin yerini tam olarak tutması, bir borcun ödenmesi ve yapılan bir işin eksiksiz bir şekilde ontolojik karşılığının verilmesi anlamlarına geldiğini tespit eder.

        Hakîmün (حَكِيمٌ)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün temelinde bir şeyi bozmaktan/yanlıştan alıkoymak, dizginlemek ve olayları sarsılmaz bir karara bağlamak anlamlarının bulunduğunu kaydeder.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte bir şeyin hakikatini, özünü bilmek ve onu kesin bir işaretle kavramak anlamına geldiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, ayetin "Şüphesiz O, Hakîm'dir, Alîm'dir" (innehû hakîmün alîm) isimleriyle (fasıla) mühürlenmesini teolojik bir zıtlık (kontrast) üzerinden değerlendirir. Müşriklerin kendi hevalarına göre uydurdukları o son derece tutarsız, akıldışı ve zalimce kuralların (helal-haram icatlarının) karşısına; evreni mutlak bir amaç ve kusursuz bir mantıkla yöneten "Hakîm" (hikmet sahibi) ve o paganların gizli niyetlerini, haksızlıklarını ve sömürü mekanizmalarını en ince ayrıntısına kadar bilen "Alîm" (mutlak bilgi sahibi) bir otoritenin dikildiğini bildiren sarsılmaz bir ontolojik meydan okuma olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X