Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 138. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 138. Ayet

    وَقَالُوا هٰذِه۪ٓ اَنْعَامٌ وَحَرْثٌ حِجْرٌۘ لَا يَطْعَمُهَٓا اِلَّا مَنْ نَشَٓاءُ بِزَعْمِهِمْ وَاَنْعَامٌ حُرِّمَتْ ظُهُورُهَا وَاَنْعَامٌ لَا يَذْكُرُونَ اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهَا افْتِرَٓاءً عَلَيْهِۜ سَيَجْز۪يهِمْ بِمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû hâżihi en’âmun veharśun hicrun lâ yat’amuhâ illâ men neşâu biza’mihim veen’âmun hurrimet zuhûruhâ veen’âmun lâ yeżkurûne-sma(A)llâhi ‘aleyhâ-ftirâen ‘aleyh(i)(c) seyeczîhim bimâ kânû yefterûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: 'Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Şunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır.' Bir kısım hayvanlar da vardır ki, (böyle istiyor diye) Allah'a iftira ederek (keserken) üzerlerine O'nun ismini anmazlar. Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır.

      Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinler olup onları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Denildi ki: Bu ayet, "Allahın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allaha pay ayırıp zanlarınca, 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara)' dediler" mealindeki ayetin bağlantısıdır (sıla cümlesi). Ortaklarına ayırdıkları o pay, açıklamaya çalıştığımız ayetteki dokunulamaz olan hissedir. Çünkü onlar bu mallardan faydalanmıyor, onu yemeyi haram sayıyorlardı; o, dokunulamazdı. Buradaki "hıcr" kelimesi yasak olmak anlamına gelir. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hıcr", müşriklerin vasile, saibe ve ham gibi hayvanlardan ve diğer şeylerden haram kıldıklarıdır. Onlar Cahiliye döneminde, ekinlerden ve hayvanlardan Allahın haram kıldığı şeyleri helal, helal kıldıklarını da haram sayıyorlardı. Übey (r.a.) ve İbn Abbas'ın (r.a.) mushafında bu kelime, "cim" (c) ve "ra" (r) harfleri takdim tehir yapılarak "hırc" diye okunmuştur. Hasan-ı Basri de "hucr" diye okudu. "Hıcr"ın asıl anlamı yasaklamaktır, "mahcur" da yasaklanmış anlamına gelir. "Hacertü aleyhi" denilir ve bununla "ona yasakladım" anlamı kastedilir. Hıcr aynı zamanda Mekke'de bir yer adıdır. Bu kökten gelen "ihticar" fiili de kendine ayırmak anlamına gelir, bir şeyi almak ve ondan kimseye bir şey vermemektir.

      Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bazıları şöyle dedi: Bizim dilediğimizden başkası anlamındaki ifade, onların saçma düşüncelerine göre, Allah'ın dilediği kimselerden başkası yiyemez demektir. Çünkü onlar bazı şeyleri insanlara haram kılıyorlar, ahlaksızlık yapıyorlardı: Allah böyle emretti, diyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak A'raf suresinde şöyle buyurur: "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti' derler". Bazıları da şöyle dedi: Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: Bizim dilediğimizden başkası mealindeki beyanda, kendileri için kanun koydukları kişiler kastedilmektedir. Yani onları, kendileri için kanun koydukları kişilerin dilediklerinden başkası yiyemez, onları yemeyi kadınlara yasaklamışlardı.

      Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: "İstersem, Hz. İsmail'in dinini ilk defa kimin değiştirdiğini, bahireyi ve saibeyi ilahlara ilk kimin adadığını size söyleyebilirim". Buna göre onlar, buradaki iradeyi, kendileri için kanun koydukları kişilere nispet etmişler ve onu kadınlara haram kılmışlar, fakat erkeklere helal saymışlardı. Bazıları da şöyle dediler: Bizim dilediğimizden başkası cümlesinde, o erkekler kastedilmektedir, kadınlar hariç tutulmuş, erkekler kastedilmiştir. Bu da onların ne kadar akılsızca bir hayal dünyasında olduklarını gösterir. Çünkü onların saçma düşüncelerine göre, bazı temiz yiyecekleri haram kıldıklarından dolayı peygamberliği inkar ediyorlardı, fakat sonra Allah'ın onlara helal kıldığı bahire, saibe ve benzeri temiz yiyecekleri kendilerine haram kılanlara tabi oluyorlardı.

      Şunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır. Bunlar daha önce zikredilen bahire, saibe, vasile ve hami diye sözü edilen hayvanlardır. Bunlar bu ayette dokunulamaz diye belirtilmişlerdir. Müşrikler bu hayvanları, ortaklarına adamışlardı ve onlardan hiç faydalanmıyorlardı.

      (Keserken) Üzerlerine O'nun ismini anmadıkları hayvanlar. Bu ayetin farklı anlamlara işaret ettiği söylenmiştir. Denilmiştir ki: (Keserken) Üzerlerine O'nun ismini anmazlar, yani Allahın verdiği nimetleri bilmek ve O'nun verdiği nimetlere karşı Allah'a şükretmek için onlardan faydalanmazlardı. Şöyle de denildi: (Keserken) Üzerlerine O'nun ismini anmazlar, yani onları yemek için kesmezler ve keserken de Allah'ın adını anmazlar. Üzerlerine O'nun ismini anmazlar mealindeki beyanın, hayvana binerken Allah'ın adı anıldığı gibi onların sırtına binerken Allah'ın adını anmazlar, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bunu bize boyun eğdiren Allah'tır". Çünkü onlar o hayvanlara binmezler, onları putlarına adarlardı. Onlarla hacca gitmezlerdi de denilmiştir. İlk görüş daha doğru gibidir, yani onlar Allahın verdiği nimetleri bilmek ve O'nun verdiği nimetlere karşı Allah'a şükretmek için onlardan faydalanmazlardı.

      Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır. Çünkü onlar, Allah böyle emretti, şunu haram kıldı, bunu helal kıldı diyorlardı, bu ise Allah'a iftira etmekten başka bir şey değildir. Yahut da onlar, Allah'a kulluğa ve O'nun verdiği nimetlere kendi ortaklarını (putlarını) da ortak ettiklerinden dolayı Allah'a iftira etmiş oluyorlardı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        En'âm (أَنْعَامٌ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "n-a-m" (nimet) sözcüğünün temelinde yumuşaklık, refah, hayatı kolaylaştıran fayda ve bolluk anlamlarının yattığını aktarır. İnsanlara sağladığı lojistik ve ekonomik "faydalarından" dolayı sağmal evcil hayvanlara (deve, sığır, koyun) bu ismin verildiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi arap semantiğinde bu kelimenin sadece biyolojik bir türü değil, bedevi toplumun "ekonomik omurgasını" ve en büyük zenginlik ölçütünü temsil ettiğini detaylandırır.

        Harsün (حَرْثٌ)

        İbn Fâris, "h-r-s" kökünün asıl anlamının toprağı yarmak, tohum ekmek, çalışıp çabalamak ve emeğin karşılığını elde etmek olduğunu kaydeder. Patricia Crone, Geç Antik Çağ Arabistan'ının sosyo-ekonomik yapısı üzerinden bu kavramı okur. Hayvancılıkla (en'âm) birlikte tarımın da (hars/ekin) dönemin en hayati üretim aracı olduğunu; müşriklerin bu iki temel ekonomik kaynağı sahte tabularla kontrol altına alarak toplumsal bir sömürü düzeni kurduklarını ifade eder.

        Hicrun (حِجْرٌ)

        İbn Fâris, "h-c-r" kökünün sözlükte bir şeyi engellemek, etrafını taşla çevirerek korumaya almak, başkalarının erişimine kapatmak ve yasaklamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hicr" kavramını; insanın arzularına karşı aklın veya ilahi yasanın koyduğu ontolojik sınır, dokunulmazlık ve kısıtlama olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Bunlar dokunulmazdır/yasaktır" (hâzihî en'âmün ve harsün hicrun) kurgusunun taşıdığı o devasa teolojik cüreti tahlil eder. Müşriklerin, Allah'ın yarattığı rızıkları kendi uydurdukları tabularla (hicr) "kutsal bir dokunulmazlığa" alarak kitlelerin yemesini yasaklamalarının; aslında basit bir diyet kuralı değil, doğrudan yasama/hüküm tekelini (Rübubiyeti) gasbeden bir şirk eylemi olduğunu vurgular.

        Yat'amühâ (يَطْعَمُهَا)

        İbn Fâris, "t-a-m" kökünün sözlükte bir yiyeceği tatmak, yemek, beslenmek ve bir nimetten fiziksel olarak faydalanmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ta'm" eylemini sadece açlığı gidermek olarak değil, rızık üzerinde meşru veya gayrimeşru tasarrufta bulunmak olarak açıklar. Müşrik elitlerin "Bunları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez" (lâ yat'amühâ illâ men neşâü) şeklindeki kibirli dayatması, rızkı Tanrı adına tekelleştirmenin ifadesidir.

        Biza'mihim (بِزَعْمِهِمْ)

        İbn Fâris, "z-a-m" kökünün asıl anlamının yalan olma ihtimali çok yüksek olan söz, asılsız iddia ve dayanaksız sanı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "za'm" kavramını epistemolojik bir boyutta; hiçbir rasyonel delile veya vahye dayanmayan batıl fantezi olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, ayetteki bu araya girişin (kendi iddialarına göre / bi za'mihim) taşıdığı o keskin edebi ve felsefi ironiyi değerlendirir. Pagan aklının hayvanlar ve ekinler üzerinde kurduğu o karmaşık, kutsal ve korkutucu "yasaklar" silsilesinin; evrensel hiçbir karşılığı olmadığını, ilahi sistemde bir hiçe denk geldiğini ve tamamen kabile elitlerinin "kendi uydurdukları" (za'm) mitolojik bir hezeyan olduğunu bildiren sarsıcı bir deşifre/parantez olduğunu aktarır.

        Hurrimet (حُرِّمَتْ)

        İbn Fâris, "h-r-m" kökünün etimolojik tabanında yasaklamak, engellemek, koruma altına almak ve bir şeyi başkalarının kullanımına kapatmak anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin edilgen (haram kılındı / hurrimet) kalıbını teolojik bir sapma olarak inceler. Haram kılma yetkisinin bizzat Allah'a ait olduğu bir nizamda; pagan otoritelerin bu yetkiyi çalarak kendi kafalarına göre nesneleri "haram" ilan etmelerinin, ilahi egemenliğe yapılmış en büyük varoluşsal tecavüz olduğunu tahlil eder.

        Zuhûruhâ (ظُهُورُهَا)

        İbn Fâris, "z-h-r" kökünün temelinde bir şeyin gizlilikten çıkıp görünür hale gelmesi, açığa çıkması ve bir nesnenin/hayvanın dış yüzeyi (sırtı) anlamlarının yattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, "Sırtlarına binilmesi haram kılınan hayvanlar" (ve en'âmün hurrimet zuhûruhâ) kurgusunu Cahiliye sosyolojisi ekseninde detaylandırır. Müşriklerin (Bahîra, Sâibe, Hâm gibi isimler vererek) bazı develeri putlara adadıklarını, onların sırtına yük vurmayı veya binmeyi yasakladıklarını; Kur'an'ın bu hayvan adlandırmalarını ve sırt yasaklarını anarak, şirkin insan aklını nasıl mantıksız bir "kutsal eşya/hayvan fetişizmine" hapsettiğini deşifre ettiğini vurgular.

        İftirâen (افْتِرَاءً)

        İbn Fâris, "f-r-y" kökünün asıl anlamının bir deriyi dikmek veya yeni bir şey yapmak için kesip biçmek olduğunu; mecazi olarak ise hiçbir gerçekliği olmayan asılsız kurgular icat etmeye (iftira) bu ismin verildiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "iftira" eylemini sıradan bir yalandan kesin hatlarla ayırır; ona göre bu, dini ve ilahi otoriteyi kendi çıkarlarına alet ederek, Allah'ın söylemediğini O söylemiş gibi yepyeni dogmalar (şeriat) icat etme cüretidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Allah'a iftira ederek" (iftirâen aleyh) tamlamasının psikolojik boyutunu analiz eder. Pagan aklının bu yasakları uydururken bunu seküler bir kuralla değil, bizzat "Bu Allah'ın emridir" diyerek yapmasının; şirkin sadece pasif bir inanç hatası değil, kasten ve organize bir şekilde yürütülen aktif bir "din uydurma/iftira endüstrisi" olduğunu resmettiğini ifade eder.

        Seyeczîhim (سَيَجْزِيهِمْ)

        İbn Fâris, "c-z-y" kökünün sözlükte bir şeyin başka bir şeyin yerini tam olarak tutması, bir borcun ödenmesi ve yapılan bir işin eksiksiz bir şekilde karşılığının verilmesi anlamlarına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "Uydurmakta oldukları şeyler yüzünden O, onları cezalandıracaktır" (seyeczîhim bimâ kânû yefterûn) şeklindeki kapanışını eskatolojik bir mühür olarak değerlendirir. Yaratıcının kendi rızkı ve otoritesi üzerinden sahte din (iftira) üreten bu zihniyete vereceği "cezanın" (ceza/cezy); keyfi bir öfke olmadığını, bizzat onların ürettiği o yalanların kendi varoluşsal bedelleri olarak geri dönüşü (mutlak karşılığı) olduğunu bildiren sarsılmaz bir ilahi adalet yasası olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X