وَكَذٰلِكَ زَيَّنَ لِكَث۪يرٍ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ قَتْلَ اَوْلَادِهِمْ شُرَكَٓاؤُ۬هُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ د۪ينَهُمْۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 137. Ayet
Daralt
X
-
Bunun gibi, ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi iyi bir şey gibi gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyleyse onları uydurduklarıyla baş başa bırak!
Bunun gibi, müşriklerden çoğuna iyi bir şey gibi gösterdi. Yani Cenab-ı Hak, onlara putlara pay ayırmayı ve Allahın kendileri için yarattığı şeylerden putlara da vermeyi güzel gösterdiği gibi, Çocuklarını öldürmeyi de güzel gösterdi. Yahut Allah onlara helal kıldığı şeylerden saibeyi, vasileyi ve hamı haram saymayı güzel gösterdiği gibi, ortakları onlara, çocuklarını öldürmeyi de iyi bir şey gibi gösterdi. Meselenin aslı şudur: Cenab-ı Hak yarattığı varlıkların içine, çocuklarını, özellikle de güçsüz ve küçük çocuklarını öldürmelerine mani olacak olan şefkat ve merhamet duygusunu bir tabiat olarak yerleştirmiştir. Aynı şekilde Allah'ın kendilerine helal kıldığı şeyleri haram saymalarına engel olacak olan şehvet ve zevk duygusunu da onların tabiatına koymuştur. Fakat ortakları onlara bu işleri süsledi, Allah'ın kendilerine helal kıldığı şeyleri haram saymayı ve çocuklarını öldürmeyi güzel gösterdi. Ortaklarının onlara, Allahın kendilerine helal kıldığı şeyleri haram saymayı ve çocuklarını öldürmeyi süsleyip güzel göstermesi, Cenab-ı Hakk'ın onların fıtratlarına koymuş olduğu şefkat duygusuna, şehvet ve zevk hissine galip geldi.
Sonra Onların ortakları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle dedi: Ortakları ile kendilerini o şeyleri yapmaya çağıran şeytanları kastedilmiştir. Şöyle de söylendi: Ortakları, onların büyükleri ve tabi olmalarını istedikleri reisleridir.
Sonra büyüklerin evlatlarını öldürmeleri muhtemelen büyüklük ve bir güç gösterisi idi. Çünkü onlar kız çocuklarından hoşlanmıyorlardı. Himaye edilmesi gerekenleri öldürmek ise fakir düşmek korkusundandı.
Kendilerini mahvetsinler. Denildi ki: Kendilerini helak etsinler, çünkü onlara karşı bu şefkat duygusu içinde görünüyor olmakla birlikte, kendilerini mahvedip helak etmeyi süsleyip güzel göstermeye çalışıyorlardı. Aynı şekilde dinlerini karıştırıp bozmayı da güzel göstermeye çalışıyorlardı.
Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Bu ilahi kelamın farklı şeylere işaret etmesi muhtemeldir. Bazıları şöyle dedi: Allah dileseydi onları helak ederdi ve bunu yapamazlardı. Şöyle de denildi: Allah onları aciz bıraktı ve onu yapmalarına engel oldu. Nitekim bir ayet-i kerimede Allah şöyle buyurur: "Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik". Şöyle de söylenmiştir: Allah dileseydi bunu yapamazlardı, yani yapmamaları için Allah onlara onu çirkin gösterirdi. Meselenin aslı şudur: Allah onların bazı şeyleri güzel gösterme ve dinlerini karıştırıp bozma fiilini tercih edip yapacaklarını bilince, yaptıkları ve tercih ettikleri şeyi diledi. Bu hususu biz çeşitli yerlerde zikrettik.
Öyleyse onları uydurduklarıyla baş başa bırak. Yani onları bırak, Allaha yaptıkları iftiralarına karşılık verme! Bu beyan, onları uydurduklarıyla baş başa bırak, çünkü Allah onlara bunun hesabını soracak ve onlar asla kaçamayacaklar, anlamına gelebilir. Onları uydurduklarıyla baş başa bırak, çünkü bu iftiranın zararı bize ve sana değil, onlara aittir anlamına da gelebilir. Bunu en iyi Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Zeyyene (زَيَّنَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "z-y-n" kökünün sözlükte bir şeyi süslemek, güzelleştirmek, olduğundan daha cazip ve çekici hale getirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezyîn" eylemini psikolojik ve epistemolojik bir illüzyon olarak açıklar; bu, insan fıtratının ve aklının normalde iğreneceği en çirkin cürümlerin bile, bozulan bir zihne estetik, asil veya "dini bir gereklilik" gibi gösterilmesidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu eylemi kötülüğün ideolojik estetiği üzerinden değerlendirir. Pagan aklının, kendi çocuklarını öldürmek (infanticide) gibi en vahşi bir cinayeti; sahte bir namus, kabile onuru veya tanrılara sunulan kutsal bir kurban (adanmışlık) kılıfına sararak nasıl yaldızlı ve meşru bir eyleme (tezyîn) dönüştürdüğünü resmeden kusursuz bir kitle psikolojisi tahlili olduğunu vurgular.
El-Müşrikîne (الْمُشْرِكِينَ)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin mülkiyette, haklarda ve otoritede birbirine karışması, saf ve tek olanın bozulması anlamlarının yattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "müşrik" kavramının sadece soyut bir inanç sapması olmadığını inceler. Ayette müşriklerin çocuk cinayetleriyle anılmasının; şirkin sadece gökyüzündeki Tanrı'ya ortak koşmak değil, doğrudan yeryüzündeki yaşam hakkına tecavüz eden, insan fıtratını parçalayan ve toplumu kanlı ritüellere sürükleyen devasa bir "ontolojik ve ahlaki terör" mekanizması olduğunu detaylandırır.
Katle (قَتْلَ)
İbn Fâris, "k-t-l" kökünün sözlükte bir varlığın hayatını sona erdirmek, onu yok etmek ve öldürmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "katl" eylemini, ruhun bedenden zorla ve haksız yere ayrılması olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin cahiliye dönemindeki kız çocuklarını diri diri gömme veya çocukları putlara kurban etme ritüellerini nasıl deşifre ettiğini tahlil eder. Müşriklerin bu eylemi "namusu korumak" veya "tanrılara yaklaşmak" gibi yüce isimlerle anmasına karşılık; Kur'an'ın bütün o sahte kutsal örtüleri yırtarak eylemin adını en çıplak, en sert ve en hukuki haliyle "katl" (soğukkanlı cinayet/cinnet) olarak koyduğunu aktarır.
Evlâdihim (أَوْلَادِهِمْ)
İbn Fâris, "v-l-d" kökünün temelinde doğurmak, nesil, türemek ve insanın kendi parçasından üreyen varlık (çocuk) anlamlarının bulunduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Kendi çocuklarını öldürmek" (katle evlâdihim) kurgusundaki o derin biyolojik ve psikolojik trajediyi analiz eder. İnsandaki en güçlü ve yenilmez içgüdü olan "yavrusunu koruma" (şefkat) duygusunun; şirkin ve kabilevi statükonun o korkunç baskısı altında nasıl tamamen felç olduğunu, insanın kendi ontolojik devamlılığını (evladını) kendi elleriyle yok edecek kadar nasıl devasa bir varoluşsal çöküş (fıtrat yıkımı) yaşadığını vurgular.
Şürakâühüm (شُرَكَاؤُهُمْ)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünden türeyen bu kelimenin "ortaklar/paydaşlar" anlamına geldiğini tespit eder. Patricia Crone, Geç Antik Çağ Arabistan'ının sosyolojik yapısı ekseninde "şürakâ" kavramını okur. Ayette çocuk cinayetlerini süslü gösteren bu "ortakların" sadece tahtadan/taştan cansız putlar olmadığını; asıl maktulü ölüme gönderenlerin, o putlar adına konuşan tapınak kahinleri, kabile aristokrasisi (ekâbir) ve o kanlı statükoyu bir "gelenek" olarak dayatan acımasız atalar kültü (şürakâ/otoriteler) olduğunu ifade eder.
Liyürdûhüm (لِيُرْدُوهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "r-d-y" kökünün sözlükte yüksek bir yerden aşağıya düşmek, uçuruma yuvarlanmak, helak olmak ve mutlak yıkım anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irdâ" eylemini; birini, felsefi ve ontolojik olarak içinden bir daha asla çıkamayacağı kesin bir çöküşe, varoluşsal bir harabeye (helaka) kasten itmek/sürüklemek olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, pagan elitlerin (ortakların) kitlelere bu cinayetleri işletmesindeki nihai teolojik amacı (lam-ı ta'lil) değerlendirir. Amaçlarının sadece birkaç çocuğu öldürmek olmadığını; asıl gayenin toplumu en temel insani duygularından kopararak, onları vicdanı çürümüş, ahlaken "uçuruma yuvarlanmış" (liyürdûhüm) ve dolayısıyla statükoya tamamen boyun eğmiş hastalıklı kölelere dönüştürmek olduğunu tahlil eder.
Liyelbisû (وَلِيَلْبِسُوا)
İbn Fâris, "l-b-s" kökünün sözlükte bir şeyi örtmek, elbise giymek ve bir şeyi başka bir şeyle karıştırarak tanınmaz hale getirmek (iltibas) anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "lebs" kavramını epistemolojik (bilgi felsefesi) bir boyutta; hakikati (hakkı) batıl ile öyle sinsi bir şekilde harmanlamak ki, muhatabın doğruyu yanlıştan ayırma yetisini (furkan) tamamen kaybetmesi ve derin bir kafa karışıklığına düşmesi olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'daki dini senkretizmi (inançların karışmasını) bu kelime üzerinden inceler. Pagan otoritelerin, Hz. İbrahim'den kalan bazı tevhid kırıntılarını (Hac gibi) tamamen reddetmek yerine; kendi ürettikleri o kanlı ritüellerle, kurban fantezileriyle ve putperest tabularla harmanlayarak (liyelbisû/karıştırarak) hakikati kasten "bulandırdıklarını" ifade eder.
Dînehüm (دِينَهُمْ)
İbn Fâris, "d-y-n" kökünün temelinde itaat etmek, boyun eğmek, hesap, karşılık ve sınırları çizilmiş bir yaşam sistemi (hukuk) anlamlarının yattığını aktarır. Gabriel Said Reynolds, "Dinlerini onlara karmakarışık etmek için" (liyelbisû aleyhim dînehüm) tamlamasını teolojik bağlamda okur. Dinin burada sadece soyut bir inanç değil; insanın evrenle, yaratıcıyla ve kendi nesliyle (çocuklarıyla) kurduğu o fıtri ve sağlıklı ontolojik nizam olduğunu; şirkin ise bu doğal ahengi (dini) içeriden zehirleyerek anlamsız tabularla dolu bir kaosa çevirdiğini vurgular.
Fezerhüm (فَذَرْهُمْ)
İbn Fâris, "v-z-r" kökünün sözlükte bir şeyi bilerek ve isteyerek terk etmek, tamamen bırakmak ve ondan yüz çevirmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Onları kendi hallerine bırak" (fezerhüm) şeklindeki emrin psikolojik ve sosyolojik ağırlığını tahlil eder. Bu terk edişin pasif bir kaçış değil; aklını, vicdanını ve fıtratını kendi elleriyle parçalamış, çocuk kanı dökmeyi din edinmiş o hastalıklı pagan statükosuna karşı peygamberin şahsında inşa edilen mutlak bir "ontolojik boykot", sarsılmaz bir iğrenme ve teolojik ayrışma (hudut çizme) beyanı olduğunu aktarır.
Yefterûn (يَفْتَرُونَ)
İbn Fâris, "f-r-y" kökünün asıl anlamının bir deriyi dikmek veya yeni bir şey yapmak için kesip biçmek olduğunu; mecazi olarak ise hiçbir gerçekliği olmayan yalanlar uydurmaya, asılsız kurgular icat etmeye (iftira) bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iftira" eylemini basit bir yalandan ayırır; ona göre bu, ilahi otoriteyi ve dini kendi sapkın arzularına (hevalarına) alet ederek, Allah'ın söylemediğini O söylemiş gibi sistemsel yalanlar (dogmalar) üretme cüretidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kapanış cümlesinin (ve mâ yefterûn / uydurdukları şeylerle) taşıdığı nihai felsefi hükmü değerlendirir. Kanlı ritüellerin, kutsal tabuların ve kabile asabiyetinin evrensel hiçbir değerinin olmadığını; tüm bunların insan aklının hastalıklı çağlarında kendi uydurduğu (iftira ettiği) "sosyolojik halüsinasyonlar" olduğunu ilan eden devasa bir zihinsel özgürleşim mührü olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla