Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 136. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 136. Ayet

    وَجَعَلُوا لِلّٰهِ مِمَّا ذَرَاَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْاَنْعَامِ نَص۪يباً فَقَالُوا هٰذَا لِلّٰهِ بِزَعْمِهِمْ وَهٰذَا لِشُرَكَٓائِنَاۚ فَمَا كَانَ لِشُرَكَٓائِهِمْ فَلَا يَصِلُ اِلَى اللّٰهِۚ وَمَا كَانَ لِلّٰهِ فَهُوَ يَصِلُ اِلٰى شُرَكَٓائِهِمْۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vece’alû li(A)llâhi mimmâ żerae mine-lharśi vel-en’âmi nasîben fekâlû hâżâ li(A)llâhi biza’mihim vehâżâ lişurakâ-inâ(s) femâ kâne lişurakâ-ihim felâ yasilu ila(A)llâh(i)(s) vemâ kâne li(A)llâhi fehuve yasilu ilâ şurakâ-ihim(k) sâe mâ yahkumûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3

      Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara)' dediler. Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar!

      Bu Allah'a aittir, Cenab-ı Hak burada onların ne kadar akılsızca davrandıklarını çeşitli açılardan haber vermektedir. Birincisi, onlar hakikatte Allah'a ait olan bir şeyden Allah'a bir hisse ayırıyorlardı; o nesneleri var edenin ve yaratanın Allah olduğunu bilmelerine rağmen, kalkıp da ondan Allah'a bir pay, putlarına da bir pay ayırıyorlardı. Bu nesneleri insanlar için Allah'ın yarattığına, bunları onlar için Allah var ettiğine göre onlar üzerinde tasarruf hakkının da onlara değil Allah'a ait olduğunu, Allah'ın kendilerine vermesi sayesinde bunlara sahip olduklarını ve gerçek sahibin de Allah olduğunu bilmelerine rağmen böyle yapmakla onların ne kadar akılsızca davrandıklarına işaret etmektedir.

      İkincisi, Cenab-ı Hak onların ne kadar akılsızca işler yaptıklarını şu davranışlarıyla da açıklıyor: Onlar meyvelerden, ekinden ve diğer şeylerden Allah'a bir pay, putlara da bir pay ayırıyorlar, sonra Allah'a ayırdıkları payın başına bir şey gelir ve paylar karışırsa onu ortaklarına verip Allah'ı terk ederler, ortak koştuklarına ayırdıkları paya bir şey karışır ve Allah'a ayırdıkları pay ellerinde kalırsa onu alıp ortaklarına verirler, kendileri ondan faydalanırlar ve diğerini putlara bırakırlar, bunu da putları Allah'a tercih ettikleri ve onlara daha büyük saygı gösterdikleri için yaparlardı. Putların payı olan ürün artar, fakat Allah'a ayırdıkları pay artmazsa, yine putlara bırakırlar ve; eğer Allah dileseydi kendi payını arttırırdı, derler. Allah'a ayırdıkları ürün çok olur, putlara ayırdıkları az olursa, o zaman Allah'ın payını alır bir kısmını putlara, bir kısmını da fakirlere verirlerdi. İşte Cenab-ı Hak bütün bu yaptıklarını onların akılsızca davranmalarına bağlamakta; bütün bunları insanlar için yaratıp var edenin Allah olduğunu, mallarında ve yaptıkları kullukta Allah'a ortak tanıdıkları putların hiçbir şeye sahip olmadığını bilmelerine rağmen yine de putları tercih ettiklerini, dolayısıyla putları tercih etmek, onlara daha çok saygı göstermek, malın taksim ve paylaşımında putları daha üstün tutmak anlayışının, onların kendi tutumlarından kaynaklandığını açıklamaktadır. Onların mallarında ve yaptıkları kullukta, hiçbir hakka sahip olmayanı Allaha ortak kılmaları akılsızlık göstergesidir ve haksızlıktır. Bu, kendileri kız çocuklarını beğenmedikleri halde onları Allah'a nispet etmelerine benzemektedir, nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Onlardan birine bir kız çocuğu müjdelendiğinde ... " Başka bir ayette de şöyle buyurur: "Kız çocuklar O'na, erkek çocuklar da size öyle mi?" "Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim!" Siz kız çocuklarından nefret ediyorsunuz ve onları Allah'a nispet ediyorsunuz, böyle bir tavır haksızlıktır, zulümdür. Buna göre dünyadaki her şeyi yaratanın Allah olduğunu bilmelerine rağmen mal taksiminde putları Allah'tan üstün tutmaları, Allah'a karşı onları daha çok kollamaları ve onları Allah'a ortak koşmaları zulümdür ve akıldan uzak bir davranıştır.

      Sonra Cenab-ı Hak, Ne kötü hüküm verdiklerini haber veriyor, yani onların verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zerae (ذَرَأَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "z-r-e" kökünün sözlükte yaratmak, tohum saçmak, üretmek ve varlıkları yeryüzüne yayarak çoğaltmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zer'" eylemini "halk" (yoktan yaratma) eyleminden felsefi olarak ayırır; ona göre bu kelime, Allah'ın varlıkları (özellikle ekinleri ve nesilleri) hiçten değil, bir asıldan (tohumdan/topraktan) türeterek yeryüzüne yayması ve beslemesi işlemidir.

        El-Harsi (الْحَرْثِ)

        İbn Fâris, "h-r-s" kökünün asıl anlamının toprağı yarmak, tohum ekmek, çalışıp çabalamak ve emeğin karşılığını elde etmek (kazanç) olduğunu kaydeder. Patricia Crone, Geç Antik Çağ Arabistan'ının sosyo-ekonomik yapısı üzerinden bu kavramı okur. Hayvancılıkla (bedevilik) birlikte tarımın da (hars/ekin) dönemin en hayati ekonomik üretim aracı olduğunu; Kur'an'ın bu iki temel üretim aracını (hars ve en'âm) zikrederek, müşriklerin kendi ekonomik statükolarını ve rızıklarını nasıl sahte bir kutsallıkla (putlarla) ilişkilendirdiklerini deşifre ettiğini ifade eder.

        El-En'âmi (الْأَنْعَامِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökü olan "n-a-m" (nimet) sözcüğünün temelinde yumuşaklık, refah, hayatı kolaylaştıran fayda ve bolluk anlamlarının yattığını aktarır. İnsanlara sağladığı devasa ekonomik, lojistik ve beslenme "faydalarından" dolayı, özellikle sağmal evcil hayvanlara (deve, sığır, koyun) lügatte bu ismin (nimetler/en'âm) verildiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi arap semantiğinde bu kelimenin sadece bir biyolojik türü değil, bedevi ve yarı-yerleşik toplumun "ekonomik omurgasını" ve en büyük zenginlik ölçütünü temsil ettiğini detaylandırır.

        Nasîben (نَصِيبًا)

        İbn Fâris, "n-s-b" kökünün sözlükte bir şeyi dikmek, ayağa kaldırmak ve sabitlemek anlamlarına geldiğini; mecazi olarak bir bütünden birine ayrılan şaşmaz, sabit ve kesin paya/hiseye bu yüzden "nasip" dendiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "nasîb" kavramını sıradan ve rastgele bir paylaşımdan ayırır; ona göre bu, kast edilerek ve bir kurala bağlanarak ayrılmış, hukuki veya teolojik bir iddiaya dayanan resmi hissedir.

        Biza'mihim (بِزَعْمِهِمْ)

        İbn Fâris, "z-a-m" kökünün asıl anlamının yalan olma ihtimali çok yüksek olan söz, asılsız iddia ve dayanaksız sanı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "za'm" kavramını epistemolojik (bilgi felsefesi) bir boyutta açıklar; bu, hiçbir mutlak vahye, ilme veya rasyonel delile dayanmayan, tamamen batıl bir inanca veya kabilevi bir fanteziye dayalı "temelsiz varsayım"dır. Toshihiko Izutsu, ayetteki "kendi asılsız iddialarına göre" (bi za'mihim) tamlamasının taşıdığı o devasa teolojik hicvi inceler. Pagan aklının ekinleri ve hayvanları Allah ile putlar arasında paylaştırmasının; hiçbir ontolojik gerçekliği olmayan, tamamen kendilerinin icat ettiği (za'm) mitolojik ve komik bir ritüel olduğunu, Kur'an'ın bu kelimeyle tüm şirk teolojisini bir "uydurma/varsayım" derekesine indirdiğini vurgular.

        Şürakâinâ (شُرَكَائِنَا)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin mülkiyette, haklarda ve otoritede birbirine karışması, ortak olması anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Bunlar ortaklarımızındır" (ve hâzâ li şürakâinâ) şeklindeki müşrik beyanını kelamî bir tezat üzerinden değerlendirir. Bütün ekinleri ve hayvanları "yaratanın" (zerae) mutlak surette Allah olduğunun bilinmesine rağmen; yaratılışta hiçbir payı olmayan aciz nesnelere (putlara) hasattan ve sürüden "mülkiyet/ortaklık" (şirk) payı ayrılmasının taşıdığı o felsefi absürtlük ve ontolojik sapkınlık halini tahlil eder.

        Yesılü (يَصِلُ)

        İbn Fâris, "v-s-l" kökünün sözlükte iki şeyin birbirine kavuşması, bitişmesi, aradaki mesafenin kapanarak hedefe ulaşması anlamlarına geldiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Ortakları (putları) için ayırdıkları Allah'a ulaşmaz; fakat Allah için ayırdıkları ortaklarına ulaşır" (fe mâ kâne li şürakâihim fe lâ yesılü ilallâh, ve mâ kâne lillâhi fe hüve yesılü ilâ şürakâihim) kurgusundaki o eşsiz edebi deşifreyi ve psikolojik çöküşü analiz eder. Pagan aklının kendi uydurduğu (za'm) o sahte bölüşüm sisteminde bile, Allah'ın payına düşen mahsul bozulduğunda putların payından alıp oraya eklemeyip, putların payı bozulduğunda Allah'ın payından çalarak putlara aktarmalarını; insanoğlunun kendi elleriyle ürettiği sahte tanrılara karşı duyduğu o hastalıklı sadakati ve ilahi otoriteye karşı sergilediği küstahça "cimriliği/haksızlığı" resmeden muazzam bir kitle psikolojisi tahlili olduğunu vurgular.

        Sâe (سَاءَ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün sözlükte çirkin olmak, kötüleşmek, insanın fıtratını ve gözünü rahatsız eden her türlü maddi/manevi çirkinlik anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kavramını "hüsün" (güzellik/estetik/iyilik) kavramının mutlak ontolojik zıddı olarak tanımlar; akla, fıtrata ve ilahi yasaya bütünüyle aykırı olan eylemdir.

        Yahkümûn (يَحْكُمُونَ)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün temelinde bir şeyi bozmaktan/yanlıştan menetmek, dizginlemek, karara bağlamak ve yasa koymak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin "Ne kötü hüküm veriyorlar!" (sâe mâ yahkümûn) şeklindeki sarsıcı kapanışını (fasıla) teolojik bir egemenlik ilkesi üzerinden okur. Kur'an'ın müşrikleri sadece yanlış inanmakla değil; aynı zamanda Allah'ın yarattığı rızıklar üzerinde kendilerini yasa koyucu (hâkim) yerine koyarak, neyin kime ait olduğuna dair "hukuki ve ekonomik hükümler" icat etmeleriyle kınadığını; şirkin sadece soyut bir inanç değil, doğrudan hayatı, ekonomiyi ve hukuku kendi hevalarına göre dizayn etme (hükmetme) cüreti olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X