Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 130. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 130. Ayet

    يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ي وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَاۜ قَالُوا شَهِدْنَا عَلٰٓى اَنْفُسِنَا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ ma’şera-lcinni vel-insi elem ye/tikum rusulun minkum yakussûne ‘aleykum âyâtî veyunżirûnekum likâe yevmikum hâżâ(c) kâlû şehidnâ ‘alâ enfusinâ(s) veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ veşehidû ‘alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? 'Kendi aleyhimize şahitlik ederiz' derler; dünya hayatı onları aldatmış oldu ve (ahirette) kafir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.

      Cinlerden Peygamber Var mı?

      Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size peygamberler gelmedi mi? Bu ayetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Cinlerden peygamberler gelmedi, peygamberler ancak insanlardan geldi, fakat Allah burada onları her iki varlık türüne birlikte nispet etmiştir, Nitekim başka bir ayette şöyle buyurur: "Onlardan (o iki denizden) inci ve mercan çıkar", Halbuki inci ve mercan o iki denizden birinden çıkmaktadır, Cenab-ı Hak diğer bir ayette de şöyle buyurur: "Onların içinde ayı bir ışık yapmıştır". Halbuki Allah bunu onlardan yalnız birinin içinde (yedi gök tabakasından birinde) yapmıştır. Nitekim insanlar da; yedi kabilenin içinde bir mescid vardır, derler, ancak sadece bir kabilenin içinde mescid vardır ve yedi kabilenin insanları orada toplanırlar, Bazan bir şey cemaate nispet edilir, fakat sadece bir kişi kastedilir. İşte peygamberlerin cinlere ve insanlara nispet edilmesi de böyledir. Bazıları şöyle dedi: Her iki cinsten de peygamberler gelmiştir; cinlere cinlerden, insanlara insanlardan peygamber gelmiştir, Cinler insanlara görünmezler, ancak insanlara gönderilen peygamberleri insanlar görürler. Cenab-ı Hak her iki varlık türüne de kendi özlerinden peygamber göndermiştir. Bazıları da şöyle dedi: İnsanlardan gelen peygamberler her iki cinse gönderilmişlerdir. Cinlerden de bir uyarıcı vardır, nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, sana doğru yönlendirmiştik". Cenab-ı Hak bu ayette cinlerden uyarıcıları belirtti, ancak peygamberleri söz konusu etmedi. Uyarıcıların mertebesi, peygamberlerin mertebesinden daha alttadır, tıpkı nebilerle resullerin mertebeleri gibi. Ancak Cenab-ı Hakk'ın insanlardan gönderdiği peygamberleri, ilahi ahkamı cinlere de tebliğ için kuvvetlendirmesi, onlarla görüşmesi ve cinlerin de kendilerine gönderilen insan peygamberden gizlenmemeleri caizdir. Esasen bizim için bunları bilmek ihtiyacı yoktur, ancak peygamberlerin getirdikleri mucizeleri ve delilleri bilmeye ihtiyaç vardır. Bütün yaratılanlar bu Kur'an'ın bir benzerini meydana getirmekten aciz kalmışlardır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "De ki: Yemin ederim, bu Kur'anın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cin bir araya gelse dahi onun benzerini ortaya koyamazlar". Cinler insanlardan daha güçlü olmalarına rağmen Allah cinleri ve insanları Kur'anın benzerini ortaya koymaktan aciz bırakmıştır, bu da Kur'anın mucize olduğunu gösterir. Cinler daha güçlü-kuvvetli olmalarına rağmen onların bile aciz kalması, başkalarının daha çok aciz kaldıklarına işaret eder. Görmez misin ki Cenab-ı Hak Kur'an'ı Arapça olarak göndermiş, Araplar yine de onun benzerini ortaya koymaktan aciz kalmışlardır. Araplar'ın aciz kalmaları da, Arap olmayanların daha çok aciz olduklarını gösterir. Peygamber insanlardan olsa da, cinlerin de onları dinlemeleri caizdir. Onların da bu delillere sahip çıkmaları, ona uygun davranmaları ve sonra da peygamberlerin bilgisi olmadan bunu kavimlerine tebliğ etmeleri mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Size ayetlerimi anlatan peygamberler. Bu beyanın, size ayetlerimi okuyan peygamberler anlamına gelmesi muhtemeldir. Size ayetlerimi anlatan peygamberler mealindeki beyan, onlar size ayetlerimi açıklarlar, Allah'ın birliğine ve ulûhiyyetine dair ayetleri ve sizin inkar ettiğiniz ölümden sonra dirilmeye dair ayetleri açıklarlar, anlamına da gelebilir. Bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler, yani mutlaka karşılaşacağınız gün hakkında sizi uyaran peygamberler. Bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler mealindeki cümle, onlara bunun ahirette söyleneceğine işaret eder. Kendi aleyhimize şahitlik ederiz, derler. Bu ilahi kelam, onların dünyada yalanladıklarının ikrarıdır. Nitekim başka bir ayette de Allah şöyle buyurur: "Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar". Yani dünyada peygamberlerin söylediklerini ve haber verdiklerini yalanladığımıza dair Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.

      Dünya hayatı onları aldatmış oldu. Dünyanın görünen (zahir) ve gizli (batın) olmak üzere iki anlamı vardır. Zahir olan için bir aldatma söz konusudur, dünyanın zahirine bakan onunla aldanır. Onun bir de batını vardır, batınına bakan da öğüt alır. Dünyanın zahiri, onun zineti ve süsüdür, kafir onun zahirine bakar ve aldanır. Dünyanın batını ise, bir halden başka bir hale dönmesi, zevale ermesi ve fani olmasıdır; işte onun batınına bakan da ondan öğüt alır, anlamını bilir ve dünyanın bunun için yaratılmadığını, fakat akıbetin düşünülmesi için yaratıldığını anlar. Sonra aldatmanın dünyaya nispeti, insan akıl ve fikir sahibi olmazsa ona kanarak aldandığından dolayıdır.

      (Ahirette) kafir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler. Bu, onların kendi hallerinin itirafıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ma'şera (مَعْشَرَ)

        İbn Fâris, "a-ş-r" kökünün temelinde bir araya gelmek, iç içe geçmek, karışmak ve birlikte yaşamak (muaşeret) anlamlarının yattığını belirtir. Patricia Crone, bu kavramı Geç Antik Çağ'ın kabile ve toplumsal sınıf yapıları bağlamında okur; ayette cinlerin ve insanların "ma'şer" (topluluk/zümre) olarak adlandırılmasının, onların rastgele yığınlar değil, eylemlerinden sorumlu, organize ve hiyerarşik yapıya sahip devasa sosyolojik ve ontolojik kategoriler olduğunu ifade eder.

        El-Cinni (الْجِنِّ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün sözlükte örtmek, gizlemek, duyulardan ve gözden saklı kalmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi arap semantiğinde pagan aklının cinleri çöllerde yaşayan alt-tanrılar veya korkulan mitolojik güçler olarak gördüğünü; Kur'an'ın ise onları ilahi mahkemede insanlarla aynı "hukuki, akli ve ahlaki sorumluluk" çizgisine çekerek hesaba katarak, Arabistan'daki bu devasa cin/şeytan mitolojisini (demonolojiyi) kökünden yıktığını detaylandırır.

        Vel-İnsi (وَالْإِنْسِ)

        İbn Fâris, "ü-n-s" kökünün vahşiliğin zıddı olarak alışmak, yakınlık duymak, gözle görülür olmak ve sosyalleşmek anlamlarına geldiğini tespit eder.

        Yekussûne (يَقُصُّونَ)

        İbn Fâris, "k-s-s" kökünün asıl anlamının birinin ayak izini takip etmek, peşinden gitmek, bir şeyi ardı ardına sıralamak ve kesmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıssa/kass" eylemini sıradan bir hikaye veya masal anlatıcılığından kesin hatlarla ayırır; ona göre bu eylem, hakikatin (ilahi bilginin) izini sürerek, olayların felsefi, tarihsel ve ahlaki kökenini muhatabın zihnine hiçbir kopukluk olmadan, aşama aşama aktarma işidir.

        Yünzirûneküm (وَيُنْذِرُونَكُمْ)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün sözlükte gelecekteki bir tehlikeye karşı önceden uyarmak, korkutmak ve muhatabı tedbir almaya sevk etmek anlamlarına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberlerin eylemi olan inzarın (uyarının) sadece psikolojik bir korku üretmek olmadığını değerlendirir. İnsanın ontolojik sonunu ve ilahi mahkemedeki hesaplaşmayı ona önceden haber vererek, onu varoluşsal bir felaketten (ebedi yıkımdan) kurtarmaya yönelik dikey, şefkatli ve devasa bir teolojik müdahale (uyandırma) olduğunu tahlil eder.

        Likâe (لِقَاءَ)

        İbn Fâris, "l-k-y" kökünün sözlükte iki şeyin yüz yüze gelmesi, karşılaşması, bir şeye doğrudan muhatap olmak ve aradaki engelin kalkması anlamlarına geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, "Bu gününüzle karşılaşmayı" (likâe yevmiküm) tamlamasını eskatolojik (ahiret eksenli) bir bağlamda değerlendirir. İnsanın dünyadayken inkar ettiği, alay ettiği veya sürekli ertelediği o mutlak sonla (kıyamet ve hesap günüyle), hiçbir illüzyon veya kaçış alanı kalmaksızın ontolojik ve çıplak bir şekilde "yüzleşmesini" ifade eden dehşet verici bir zaman/mekan tasviri olduğunu vurgular.

        Şehidnâ (شَهِدْنَا)

        İbn Fâris, "ş-h-d" kökünün temelinde hazır bulunmak, bizzat görmek, kesin bir bilgiyle bilmek ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde tanıklık etmek anlamlarının yattığını kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Kendi aleyhimize şahitlik ettik" (şehidnâ alâ enfüsinâ) kurgusunun taşıdığı o sarsıcı psikolojik çöküşü analiz eder. Dünyada kendi suçlarını örtbas eden, kendilerini savunan ve peygamberlerle diyalektik kavgaya giren o kibrin; ilahi mahkemedeki o mutlak şeffaflık karşısında tüm savunma mekanizmalarını kaybederek, kendi benliğine karşı en acımasız, en net ve reddedilemez bir "itirafçı/şahit" konumuna düşmesini resmeden kusursuz bir vicdani iflas tablosu olduğunu aktarır.

        Ğarrathümü (وَغَرَّتْهُمُ)

        İbn Fâris, "ğ-r-r" kökünün asıl anlamının dikkatsizlik, gafil avlanmak, sahte ve yaldızlı bir vaatle kandırmak, birinin zaafından yararlanarak onu aldatmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğurûr" eylemini epistemolojik bir yanılsama olarak tanımlar; bu, ontolojik hiçbir kalıcılığı ve mutlak felsefi değeri olmayan bir şeyi (dünyayı), insanın kendi kibri ve arzuları yüzünden kalıcı, değerli ve yegane gerçek sanarak devasa bir aldanışa düşmesi halidir.

        El-Hayâtü (الْحَيَاةُ)

        İbn Fâris, "h-y-y" kökünün temelinde hareket, büyüme, duyarlılık ve ölümün zıddı olan aktif varoluş/canlılık anlamlarının bulunduğunu tespit eder.

        Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünün sözlükte yakın olmak, aşağıda bulunmak, bir şeyin en alt tabakası ve değersizlik anlamlarına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "dünya hayatı" (el-hayâtüd dünyâ) tamlamasını "ahiret" (sonraki/sonsuz olan) kavramının ontolojik zıddı olarak inceler. Dünyanın Kur'an lügatinde sadece nötr bir mekan veya gezegen ismi olmadığını; felsefi olarak "en aşağı, en değersiz, en cezbedici ve en geçici/yakın" olanı temsil ettiğini, dolayısıyla ahireti bırakıp dünyaya aldanmanın (ğurur), varoluşsal bir miyopluk (kısa görüşlülük) ve akli bir intihar olarak kodlandığını detaylandırır.

        Kâfirîn (كَافِرِينَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte bir şeyi örtmek, gizlemek, üstünü kapatmak (tohumu toprağa gizleyen çiftçiye de bu yüzden kâfir denir) ve iyiliği inkar etmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin "Onlar kendi aleyhlerine kâfir olduklarına (gerçeği örttüklerine) şahitlik ettiler" şeklindeki kapanışını kelamî bir boyutta değerlendirir. İnkarcıların ilahi mahkemedeki bu mutlak itirafının, dünyadayken kendilerine sunulan hakikati (peygamberlerin anlattığı ayetleri) aslında anladıklarını; ancak statükolarını, kabilevi çıkarlarını veya egolarını korumak uğruna o gerçeğin üstünü "bilerek ve isteyerek örttüklerini" (küfr) acı bir şekilde kabullenmeleri olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X