Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 123. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 123. Ayet

    وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ اَكَابِرَ مُجْرِم۪يهَا لِيَمْكُرُوا ف۪يهَاۜ وَمَا يَمْكُرُونَ اِلَّا بِاَنْفُسِهِمْ وَمَا يَشْعُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekeżâlike ce’alnâ fî kulli karyetin ekâbira mucrimîhâ liyemkurû fîhâ(s) vemâ yemkurûne illâ bi-enfusihim vemâ yeş’urûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkarların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkanı vermişizdir. Ama onlar farkında olmadan yalnız kendilerini aldatırlar.


      Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkarların elebaşılarına imkan vermişizdir. Yani her ülkede kafirlerin suçlu ve günahkar elebaşılarına ve büyüklerine Allah imkan vermiştir, tıpkı senin ülkenin suçlu ve günahkarların elebaşılarına imkan verdiği gibi. Cenab-ı Hak, bu belaların diğer peygamberlerden ayrı olarak sadece kendisine mahsus olmak üzere verilmediğini bilmesi için bunu belirtmekte ve Resul'ünü (s.a.) onların yaptıklarına karşı sabretmeye çağırmaktadır. Biz, her ülkede suçlu ve günahkarların elebaşılarına imkan vermişizdir. Bu ilahi kelam hakkındaki farklı görüşleri, "Böylece biz, her peygambere düşman yarattık" mealindeki ayetin tefsirinde söz konusu etmiştik.

      Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkarların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkanı vermişizdir. Mutezile şöyle der: Allah onların büyüklerine orada entrika peşinde koşma imkanı vermemiştir, ancak Allah dünyada onlara bolluk ve imkan vermiş ve onlar da orada entrika peşinde koşmuşlardır. Mutezile, "Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk" mealindeki ayet hakkında da aynı şeyi söylüyorlar; Allah'ın onları cehennem için yaratmış olması caiz değildir, ancak onlar küfür ve sapıklık eylemlerini yaptıkları için cehennemlik olmuşlardır, yoksa onları cehennem için yaratmış değildir, diyorlar. Ayrıca yukarıdaki ayette bir kelimenin gizli bırakıldığını iddia ediyorlar, sanki Allah şöyle demektedir: Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkarların elebaşılarına imkan vermişizdir, yani orada entrika peşinde koşmamaları için imkan vermişizdir, fakat yukarıda belirttiğimiz gibi Allah onlara bolluk ve imkan verdiği için onlar da orada entrika peşinde koşmuşlardır. Ancak Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkarların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkanı vermişizdir mealindeki ilahi kelam, delil olmak açısından daha açık ve daha uygundur. Çünkü şayet peygamberler ülkenin büyüklerine gönderilmiş olsaydı, büyükler hiçbir delil getirmeseler de insanlar zaten onlara tabi idiler, onların dışındakilere ise ancak deliller ve mucizeler getirmeleri halinde tabi olunur. Bazıları ayetin Orada entrika peşinde koşmaları için mealindeki ifadeyi Biz her ülkenin elebaşılarına imkan vermişizdir mealindeki ifadeden kesip ayırır ve bunun anlamı şudur der: Bunun gibi biz her ülkede, günahkar büyüklerine imkan verdik. Sonra Cenab-ı Hak Orada entrika peşinde koşmaları için buyurdu, yani bu imkanı onlara orada entrika çıkarmaları için verdi. Bazıları da şöyle der: Bu, onların hallerinin vardığı neticeyi haber vermektedir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı". Aslında onlar onu (Hz. Musayı) kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olsun diye almamışlar, kendilerinin dostu olsun diye almışlardı. Fakat sonunda (Hz. Musa) onların düşmanı olunca, Cenab-ı Hak onların halinin vardığı akıbeti haber veriyor. İşte Orada entrika peşinde koşmaları için anlamındaki beyan da böyledir, Allah onların entrikalarının akıbetini haber veriyor.

      Bize göre ise burada önce şunun belirtilmesi gerekir: Hiç şüphesiz Allah onları entrika ve sapıklıktan başka bir şey için yaratmıştı, Cenab-ı Hak onların yarattığı çizgide olmayacaklarını da hiç şüphesiz biliyordu. İstediği gibi olmayacağını bildiği halde bir şey yapmak, hikmetli bir fiil değildir. Mesela içinde oturulmayacağını bildiği halde bina inşa eden veya kendisini hedefine götürmeyeceğini bildiği halde bir yola koyulan insan gibi, şüphesiz bu abes ve hikmetli olmayan bir gayrettir. Buna göre her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın, yarattığı çizgide olmayacaklarını bildiği halde insanları hidayet ve kendisine kulluk için yaratmış olması caiz değildir; yahut da insanların öyle olacaklarını bilmediği halde onları bu gaye için yaratmış olması da caiz değildir. Bu, yaptığı işin neticesini bilmemektir, Cenab-ı Hak ise böyle şeylerden çok yücedir. Bu da göstermektedir ki Allah onların, nasıl olacaklarını ve neyi tercih edeceklerini biliyordu ve onları bu bilgiye uygun şekilde olmaları için yarattı. "Sonunda o (Hz. Musa) kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı" mealindeki ayete göre, Allah katında onlar Hz. Musayı (s.a.) kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olarak almışlardı.

      Ama onlar farkında olmadan yalnız kendilerini aldatırlar. Yani onlar çevirdikleri entrikaların akıbetinin kendilerine döneceğinin ve onun içine bizzat kendilerinin düşeceklerinin farkında değildiler. Meselenin aslı şudur: Cenab-ı Hak neyi tercih edeceklerini ve nasıl olacaklarını bildiği ezeli ilmine uygun şekilde onları yarattı ve kendilerine bunun için imkan verdi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cealnâ (جَعَلْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "c-a-l" kökünün sözlükte bir şeyi yapmak, icat etmek, bir halden başka bir hale dönüştürmek ve bir şeye belirli bir işlev/statü yüklemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceal" eylemini "halk" (yoktan yaratma) eyleminden felsefi olarak ayırır; ona göre yaratılış maddenin icadı iken, "ceal" o var olan maddeye (insana) sosyolojik veya teolojik bir rol, bir misyon atfetmektir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "İşte böylece biz kıldık/yaptık" (ve kezâlike cealnâ) eyleminin failinin doğrudan yaratıcı (Biz) olmasını teodise (kötülük problemi) bağlamında tahlil eder. Şehirlerdeki o yozlaşmış aristokrasinin varlığının ilahi kontrolün dışında gelişen tesadüfi bir kaza olmadığını; hakikat ile batıl arasındaki diyalektik savaşın, toplumların ontolojik ve ahlaki testten geçebilmesi için bizzat ilahi irade (sünnetullah) tarafından kurgulanan sosyolojik bir yasa olduğunu vurgular.

        Karyetin (قَرْيَةٍ)

        İbn Fâris, "k-r-y" kökünün temelinde toplanmak, bir araya gelmek, suları bir havuzda biriktirmek anlamlarının bulunduğunu; insanların bir araya gelip yerleştikleri iskan merkezlerine de bu yüzden "karye" (şehir/kasaba) dendiğini aktarır. Patricia Crone, Geç Antik Çağ Arabistan'ının sosyo-ekonomik yapısı üzerinden bu kavramı okur. Ayetteki "karye" kelimesinin sıradan, izole bir çöl köyünü değil; Mekke gibi ticaret ağlarının kesiştiği, sınıfsal farklılıkların derinleştiği, politik ve ekonomik bir merkeze dönüşmüş (ve bu yüzden güç yozlaşması yaşayan) büyük yerleşim yerlerini temsil ettiğini ifade eder.

        Ekâbira (أَكَابِرَ)

        İbn Fâris, "k-b-r" kökünün sözlükte büyüklük, irilik ve kibrin kaynağı olarak yücelik anlamlarına geldiğini belirtir. "Ekâbir", büyük/seçkin anlamına gelen "ekber" veya "kebîr" kelimelerinin çoğuludur. Râgıb el-İsfahânî, "kibr" kavramını insanın kendisini ontolojik sınırlarının çok üstünde görmesi olarak açıklar. "Ekâbir", toplumda ekonomik, siyasi ve statü olarak en üstte bulunan azınlığı (elitleri/aristokrasiyi) tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kitle sosyolojisinde "ekâbir" sınıfının oynadığı rolü inceler. Hakikate (tevhide) en büyük direncin alt tabakadan değil, her zaman bu müstağni (kendini yeterli ve üstün gören) aristokrasiden geldiğini; çünkü tevhidi adaletin, onların o kabileci statükosunu, sömürü düzenini ve ekonomik ayrıcalıklarını kökünden sarsan devrimci bir tehdit olduğunu detaylandırır.

        Mücrimîhâ (مُجْرِمِيهَا)

        İbn Fâris, "c-r-m" kökünün asıl anlamının bir ağacın meyvesini koparmak, kesmek ve ayırmak olduğunu; insanın kendi fıtratını bozarak iyilikten/haktan kopmasına neden olan ağır cürümlere (suçlara) bu ismin verildiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "cürm" eylemini sıradan bir hatadan ziyade, insanın ahlaki zeminini çökerten ve ilahi rahmetle arasındaki bağı "kesen" kasıtlı günah olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki "Şehrin en büyüklerini (ekâbir), oranın suçluları (mücrimleri) kıldık" (ekâbira mücrimîhâ) şeklindeki isim tamlamasının taşıdığı devasa sosyo-politik hicvi analiz eder. Kur'an'ın, toplumun gözünde "saygın, asil ve dokunulmaz" olarak görülen o elit (ekâbir) sınıfı ile "organize suçluluk/cürüm" kavramını doğrudan eşitleyerek; siyasi gücün ve tekelci servetin hakikatten koptuğunda nasıl meşru birer suç şebekesine (mücrimlere) dönüştüğünü resmeden eşsiz bir edebi dekonstrüksiyon (yapı söküm) olduğunu vurgular.

        Liyemkürû (لِيَمْكُرُوا)

        İbn Fâris, "m-k-r" kökünün sözlükte bir şeyi gizlice planlamak, hile yapmak, sinsi bir tuzak kurmak ve muhatabı hiç beklemediği bir yerden vurmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "mekr" kavramını; açıkça ve dürüstçe karşılaşılamayan bir düşmana karşı, onu hedeflerinden saptırmak için yürütülen kapalı operasyonlar, algı yönetimleri ve fesat planları olarak açıklar. Angelika Neuwirth, bu eylemin pagan elitlere (ekâbir) nispet edilmesini tarihsel bir bağlamda değerlendirir. Müşrik aristokrasinin, peygamberin mesajına felsefi veya rasyonel (açık) bir reddiye getiremedikleri için; gece toplantılarında (Dârünnedve), kitleleri manipüle etmek, boykot uygulamak, iftiralar üretmek ve suikastlar düzenlemek gibi "sinsi ve kapalı yollara" (mekr) başvurmak zorunda kaldıklarını, bu fiilin onların entelektüel acziyetini deşifre ettiğini ifade eder.

        Enfüsihim (أَنْفُسِهِمْ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün temelinde nefes, kan, bir şeyin özü ve varlığın ta kendisi anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramını insanın ontolojik varlığı, şuur merkezi ve "benliği" olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Halbuki onlar sadece kendilerine tuzak kurarlar" (ve mâ yemkürûne illâ bi enfüsihim) cümlesindeki eskatolojik ve ahlaki dengeleme (bumerang) yasasını tahlil eder. Kurulan o devasa şeytani planların (mekrin), kısa vadede peygambere veya inananlara zarar veriyor gibi görünse de; mutlak varoluş (ahiret ve ilahi yasa) ölçeğinde, bizzat o tuzağı kuranların kendi ruhlarını çürüttüğünü, kendi ontolojik sonlarını/yıkımlarını hazırladıklarını bildiren sarsılmaz bir ilahi adalet mekanizması olduğunu vurgular.

        Yeş'urûn (يَشْعُرُونَ)

        İbn Fâris, "ş-a-r" kökünün sözlükte bir şeyi en ince detayına kadar hissetmek, kıl (şa'r) kadar ince ve kapalı noktaları bile algılamak ve şuurunda olmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Gabriel Said Reynolds, "Fakat farkında değillerdir/şuurları buna yetmez" (ve mâ yeş'urûn) şeklindeki kapanış cümlesini (fasıla) epistemolojik bir körlük olarak değerlendirir. Aristokratların sahip oldukları onca siyasi zekaya, zenginliğe ve karmaşık plan (mekr) kurma yeteneğine rağmen; evrenin o dikey/ilahi işleyişini kavrayacak olan o ince idrakten, ahlaki "şuurdan" tamamen mahrum olduklarını; aklın hile üretmede ne kadar gelişirse gelişsin, iman (nur) olmadan en temel varoluşsal çöküşü bile "hissedemeyecek" kadar felçli/kör olduğunu resmeden sarsıcı bir psikolojik mühür olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X