اَوَمَنْ كَانَ مَيْتاً فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُوراً يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِر۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 122. Ayet
Daralt
X
-
Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kafirlere yaptıkları böyle güzel gösterilmiştir.
Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? Cenab-ı Hak, bu ayette temsili bir şekilde mümin ile kafiri, anne karnının karanlıklarında kalıp görmeyen, duymayan ve hiçbir şeye aklı ermeyen bir varlık ile sonra oradan çıkarılıp gören, işiten ve aklı eren bir varlık haline gelmesine benzetmektedir; kafir tıpkı o karanlıklarda terk edilen, oradan çıkarılmayan, görmeyen, duymayan ve aklı olmayan biri gibidir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Anne karnının karanlıklarında görmeyen, duymayan, hiçbir şeye aklı ermeyen ve hiçbir şey anlamayan bir halde iken oradan çıkarılıp gören, duyan ve aklı eren biri haline gelen insan ile görmeyen, duymayan ve aklı ermeyen bir halde karanlıklarda terk edilen kişi bir değildir. Buna göre hakkı gören, işiten, her türlü hayra aklı eren, onu bilen ve buna uygun davranan mümin ile kafir de bir değildir. İnsanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuk, yani Allah'ın nuru ile. Müminin insanları doğru yola ve hayra çağıran dostları vardır. Hayırlı olanı görmeyen, duymayan ve anlamayan kafirin ise kendisini doğru yola ve hayırlara çağıran dostları yoktur. Yani bu, öbürü gibi değildir. Gören, duyan ve aklı olan kişi, görmeyen, duymayan ve aklı olmayan kişi gibi değildir. Cenab-ı Hak bu temsili ifadeyi mümin ile kafir hakkında kullanmaktadır; her ikisi de özde aynı cevherden yaratılmış canlı varlıklardır, fakat mümin ilimden, Kur'an'dan ve imandan kazandıklarıyla kendisini ebedi olarak canlı kılacak olan şeyleri elde etmiş, kafir ise bunlardan hiçbir şey kazanmamıştır, dolayısıyla o görmeyen, hakkı duymayan ve aklı olmayan bir ölü gibidir. Bu misalin başka bir anlama daha gelme ihtimali de vardır: Mümin dünyada hayırlar ve iyi işler kazanır, dünyada kazandığı bu iyilikler onun için ahirette ışık olur ve o da ahirette bu ışık sayesinde insanlar arasında rahatça dolaşır. Kafir ise dünyada iyi davranış türünden hiçbir şey kazanmamıştır, dolayısıyla karanlıklar içinde kalır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Şöyle denilecek: Geriye dönün de başka bir ışık arayın!"
Mutezile ve Kur'an Ayetlerinin Tefsiri
İnsanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse ... Mutezile şöyle der: Onlar, kendilerine ışık bulan ve o sayede insanlar arasında dolaşanlardır. Fakat Cenab-ı Hak ayette bu ışığı onlara kendisinin verdiğini haber vermektedir. Mutezile'nin iddiası ise Kur'an'ın zahirini tahrif etmektir. Onlar, "O her şeye kadirdir" mealindeki ayet-i kerimeyi de aynı şekilde anladılar ve dediler ki: O, bazı şeylere kadirdir. Cenab-ı Hak kendisi için "O her şeyin yaratıcısıdır" buyurmakta, fakat onlar, Allah bazı şeylerin yaratıcısıdır, demektedirler. Yüce mevla, ''Allah dileseydi bunu yapamazlardı" buyurmakta, onlar ise, Allah yaptıkları fiili yapmalarını diledi, fakat onlar Allah'ın dilediğinin dışındaki bir fiili yaptılar, diyorlar. Aynı şekilde Cenab-ı Hak "Rabb'in dileseydi bunu yapamazlardı" buyurmakta, onlar ise yaptıklarının dışındaki bir fiili yapmalarını diledi, demektedirler. Yine Cenab-ı Hak "Böylece biz, her peygambere düşman yarattık" buyurmakta, onlar ise Allah her peygambere düşman yaratmamıştır diyorlar, oysa Mutezile kendilerini peygamberlere düşman yaptılar. Aynı şekilde Allah "Bunun gibi biz, her ülkede entrika çevirmeleri için suçlu ve günahkarlar yarattık'' diye buyurmakta, onlar ise elebaşlarını orada entrika çevirmemeleri için yarattı, demektedirler.
İşte kafirlere yaptıkları böyle güzel gösterilmiştir. Bu ayetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Müminlere Allah'a ibadet etmek güzel gösterildiği gibi kafirlere de aynı şekilde Allah'a ibadet etmek güzel gösterilmiştir, fakat onlar inat ettiler ve ibadeti Allah'tan başka varlıklara yönelttiler. Bu, Mûtezile'nin görüşüdür. Bazıları da şöyle söyledi: Onlara yaptıkları şeyler güzel gösterildi. Kimin güzel gösterdiği konusunda da farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Onlara yaptıklarını şeytan güzel gösterdi. Başkası da, büyükler küçüklere güzel gösterdi, dedi. Bazıları da şöyle dediler: Onlara Allah güzel göstermişti, ancak güzel göstermenin ve saptırmanın şeytana nispet edilmesi, ancak onları böyle yapmaya şeytan çağırıp, buna teşvik ettiği ve kendilerine bunu fısıldadığı içindir. Ülkenin büyüklerine nispet edilmesi de, insanlara bunu onlar söyledikleri ve halkı böyle yapmaya onlar çağırdıkları içindir. Güzel göstermenin, saptırmanın, şaşırtmanın ve benzeri şeylerin Allah'a nispet edilmesi, bunları Allah'ın yaratmış olması açısındandır. Yani onlardaki sapma fiilini, güzel görme fiilini ve şaşırma fiilini yaratan Allah'tır, bu fiilleri yaratmış olması itibariyle bunlar Allah'a nispet edilmiştir. Şeytana ve halkın büyüklerine nispet edilmesi de, insanları ona çağırmaları, onu kendilerine fısıldamaları ve akıllarına sokmaları itibariyledir. Bütün nispetler de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Meyten (مَيْتًا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "m-v-t" kökünün sözlükte hayatın, canlılığın ve hareketin mutlak zıddı olarak sükûnet, gücün bitmesi ve yoksunluk anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an semantiğinde "ölüm" (mevt) kavramını salt biyolojik bir son (ceset olma durumu) olarak değerlendirmez; bunu doğrudan aklın, vicdanın ve ruhun hakikate karşı tamamen hissizleşmesi, idrak yetisini kaybetmesi (cehalet/inkar) şeklinde ontolojik bir "zihinsel ölüm" boyutuyla tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetteki "Ölü iken" (e ve men kâne meyten) kurgusunu cahiliye dönemi ahlak felsefesi üzerinden inceler. Pagan aklının şirke ve kabileci statükoya saplanmış o dogmatik uyuşukluğunu; insanın evrensel hakikate, şefkate ve tevhidi uyanışa kapalı o karanlık halini Kur'an'ın devasa bir "ontolojik ceset" (meyt) metaforuyla resmettiğini detaylandırır.
Feahyeynâhü (فَأَحْيَيْنَاهُ)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün temelinde hareket, büyüme, gelişme ve ölümün zıddı olarak canlanma anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ihyâ" (diriltme) eylemini, sönmüş bir fıtrata ilahi bilgi (vahiy) aracılığıyla yeniden şuur, yön ve anlam kazandırmak olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "onu dirilttik" eyleminin failinin doğrudan yaratıcı (Biz) olmasını kelamî bir boyutta tahlil eder. İnsanın kendi başına düştüğü o şirk (ölüm) çukurundan, sadece kendi aklıyla değil, ilahi bir müdahaleyle (vahiy ve hidayetle) çıkarıldığını; bu dirilişin mezardan kalkmak değil, aklın ve kalbin "kognitif (bilişsel) bir diriliş" yaşaması olduğunu vurgular.
Nûran (نُورًا)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün sözlükte karanlığı yaran, eşyayı görünür kılan ve aydınlatan ışık anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek; Aramice ve Süryanicedeki "nûhrâ / nûrâ" kavramlarının, monoteistik lügatte doğrudan "ilahi rehberlik ve vahiy" anlamında kullanıldığını filolojik kanıtlarıyla sunar. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'da farklı dinlerin ve gnostik akımların (örneğin Mecusilikteki aydınlık-karanlık düalizmi) "ışık" metaforunu yoğun olarak kullandığını hatırlatır. Kur'an'ın bu kavramı (nûr) alıp tamamen tevhidi bir eksene oturttuğunu; inanan kişiye verilen nurun, mistik/ezoterik bir aydınlanma değil, doğrudan hayatı anlamlandıran, şirkin karanlığını parçalayan "akli ve vahyi bir pusula" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "Ona bir nur kıldık/verdik" (ve cealnâ lehû nûran) kurgusundaki ontolojik donanımı değerlendirir. İlahi aydınlanmanın insanın kendi ürettiği felsefi bir fener olmadığını; bizzat Allah tarafından insanın ruhuna yerleştirilen devasa bir epistemolojik (bilgiye dair) projektör olduğunu tahlil eder.
Yemşî (يَمْشِي)
İbn Fâris, "m-ş-y" kökünün temelinde adım atmak, ilerlemek, bir yolda hareket etmek ve eyleme geçmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "O nurla insanların arasında yürür" (yemşî bihî fîn nâsi) tamlamasının taşıdığı o muazzam sosyolojik ve eylemsel (aktif) ruhu analiz eder. Kur'an'ın inşa ettiği "dirilmiş/aydınlanmış" insan modelinin; nuru (hakikati) bulunca dağlara çekilen, inzivaya kapanan pasif bir mistik (zahit) olmadığını; aksine o nuru kuşanarak doğrudan toplumun (insanların) içine dalan, hayatın merkezinde "yürüyen" ve aydınlığını kitlelere taşıyan sarsılmaz bir sosyal eylemci (aktif özne) olduğunu resmeden kusursuz bir edebi portre olduğunu vurgular.
Ez-Zulümâti (الظُّلُمَاتِ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün etimolojik tabanında ışığın mutlak yokluğu, karanlık ve bir şeyi (hakkı) kendi yerinden çıkarıp yanlış yere koymak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ayette nur (ışık) kelimesinin tekil, "zulümât" (karanlıklar) kelimesinin ise çoğul kullanılmasının felsefi gerekçesini açıklar. Hakikatin ve ilahi yolun tek ve sarsılmaz bir bütün (nur) olduğunu; buna karşılık batılın, şirkin, cehaletin ve ideolojilerin birbirinden farklı, parçalanmış, kaotik ve sayısız karanlık (zulümât) fraksiyonlarından oluştuğunu belirtir.
Bihâricin (بِخَارِجٍ)
İbn Fâris, "h-r-c" kökünün sözlükte bir yerden dışarı çıkmak, dar bir alandan genişliğe ulaşmak ve kurtulmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "O karanlıkların içinden asla çıkamayacak kimse" (leyse bihâricin minhâ) kurgusunun taşıdığı o boğucu psikolojik çıkmazı değerlendirir. İnkarı ve şirki seçen aklın, sadece bir "bilgi eksikliği" yaşamadığını; kendi ürettiği o yalanların, kibrin ve asabiyetin içinde zihinsel bir labirente (karanlığa) hapsolduğunu ve ilahi bir müdahale (nur) olmadığı sürece kendi iç dinamikleriyle bu ontolojik hapislikten (ölümden) "çıkmasının" felsefi olarak imkansız olduğunu tahlil eder.
Züyyine (زُيِّنَ)
İbn Fâris, "z-y-n" kökünün temelinde süslemek, güzelleştirmek, bir şeyi olduğundan daha cazip ve çekici hale getirmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezyîn" eyleminin edilgen (züyyine / süslü gösterildi) kalıbını psikolojik bir illüzyon olarak tanımlar. İnsanın fıtratı bozulduğunda, en çirkin cürümlerin, sömürü düzeninin ve şirkin bile o kişiye estetik, doğru ve ahlaki birer eylemmiş gibi (süslü) algılanması halidir. Patricia Crone, bu fiili Mekke'nin sosyo-ekonomik statükosu üzerinden okur. Kureyş aristokrasisine, yürüttükleri o köleci, pagan ve sömürüye dayalı sistemin (karanlığın), atalar kültü ve kabile onuru kılıfı altında "süslü/meşru" (züyyine) gösterildiğini; böylece statükonun kendi çürümesini bir gurur tablosu olarak yaşadığını ifade eder.
Lil-Kâfirîne (لِلْكَافِرِينَ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak (tohumu toprağa gizleyen çiftçiye de bu yüzden kâfir denir) anlamlarına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an lügatinde bu kelimenin teolojik dönüşümünü inceler. Ayetteki o muazzam zıtlığı (nur ve karanlık, hayat ve ölüm) anlamlandırmak için küfrün pasif bir bilgisizlik değil; insanın kendisine sunulan o evrensel "nuru" (hakikati) kibirle, inatla ve bilinçli bir eylemle "örtmesi/gizlemesi" ve o mutlak ilahi lütfa karşı nankörlük etmesi olduğunu detaylandırır. Süsleme (züyyine) eyleminin kâfirlerle ilişkilendirilmesinin; hakikati örten aklın, yaşayabilmek için mecburen o çirkin karanlıkları kendisine "süslü/doğru yalanlar" olarak kurgulamak zorunda kalışını resmettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla