Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 119. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 119. Ayet

    وَمَا لَكُمْ اَلَّا تَأْكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ اِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ اِلَيْهِۜ وَاِنَّ كَث۪يراً لَيُضِلُّونَ بِاَهْوَٓائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِالْمُعْتَد۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ lekum ellâ te/kulû mimmâ żukira-smu(A)llâhi ‘aleyhi vekad fassale lekum mâ harrame ‘aleykum illâ mâ-dturirtum ileyh(i)(k) ve-inne keśîran leyudillûne bi-ehvâ-ihim biġayri ‘ilm(in)(k) inne rabbeke huve a’lemu bilmu’tedîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      118. Allah'ın ayetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yiyin.

      119. Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabb'in haddi aşanları çok iyi bilir.


      Allah'ın ayetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yiyin. Tefsirciler bu ayeti, 'size ne oluyor ki kendi kestiklerinizi yiyorsunuz da Allah'ın kestiklerini ve öldürdüklerini yemiyorsunuz?' diyen küfür ehli ile açıklamaya çalışmışlar ve ayetin müşriklere hitap ettiğini söylemişlerdir. Hitabın müslümanlara yapılmış olması daha doğru olmalıdır, çünkü ayetin sonunda Allah'ın ayetlerine inanıyorsanız diye buyurulmaktadır. Böyle bir ifadenin bulunduğu yerde müşrikler değil yalnızca müslümalar zikredilir. Nitekim başka ayetlerde şöyle buyurulmaktadır: "Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helal olmaz". "Gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın". Bunlara benzer ayetlere baktığımızda anlıyoruz ki, ayette geçen hitap müminlere yapılmış gibidir. Sanki müslümanlardan bir grup, kesilen o hayvanlardan ve etlerinden kendilerini çekmişlerdi de, ayet-i kerime onlara bunu yasaklamaktadır. Nitekim bazı rivayetlerde Resulullah'ın (s.a.) ashabından bazılarının kendilerini hadım etmeye, nefislerinin şehevi arzularını yerine getirmemeye ve temiz rızıklardan yememeye karar verdikleri, fakat bunun onlara yasaklandığı kaydedilmektedir. Şu ayet-i kerimenin onlar hakkında geldiği rivayet edilmiştir: "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve güzel şeyleri haram saymayın". Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin mealindeki ayet de onlar hakkında gelmiş gibidir. Yahut dünyadan kopmuş zahid bir grubun kendilerine bunları haram kılacaklarını Cenab-ı Hak ezelde bildiği için onlara bu yasaklanmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, mesele şayet tefsircilerin, ayet müşriklere hitap etmektedir dedikleri gibi ise, Cenab-ı Hakk'ın, Allah'ın ayetlerine inanıyorsanız, üzerine O'nun adı anılarak kesilenlerden yiyin buyruğu şu manaya gelir: Yaratma ve emretme yetkisinin Allah'a ait olduğunu siz biliyorsunuz, bildiğiniz mucizeleri Allah sizin için yaratmıştır, bu durumda üzerine Allah'ın adının anıldığı şeyleri nasıl haram kılarsınız?

      Sonra Cenab-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yemeyi emretmekte, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yemeyenleri kınamakta ve şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Burada Cenab-ı Hak hayvanın ne ile ve ne şekilde kesildiğini veya kesilmediğini açıklamamaktadır. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Bugün size iyi ve temiz nimetler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir". Allah burada da o hayvanların ne şekilde kesildiğini açıklamamaktadır. Fakat insanlar bunu, hayvanı kesmek şartına bağladılar ve kesme ifadesi ayette gizli bırakılmıştır, dediler. Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yeyiniz, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan neden yemeyesiniz ki? Sonra onların, bu bilgide (kesme ifadesinin ayette gizli bırakıldığı bilgisinde) ittifak etmiş olmaları, onu ya Resıllullah'tan (s.a.) duyduklarından, ya da gelen hükümlerden öğrenmiş olduklarını gösterir, çünkü ayette buna dair bir açıklama yer almamaktadır. Nasıl böyle olmaz ki! Bu ayette, inen hükümleri bilen yahut elinde bir rivayet bulunan kişinin rivayetini terk etmesi halinde günahkar olacağını söyleyenin iddiasını nakzettiğine dair bir işaret mevcuttur? Çünkü burada hükümlerin gelmesinden ve Hz. Peygamber'den (s.a.) bir şey işitmekten söz edilmemektedir, bu hal o kişinin günahkar olmadığına işaret eder.

      Yahut Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin mealindeki ayette Seneviyye'nin (iki tanrıya inananların) durumu belirtilmektedir. Çünkü onlar hayvan eti yemeyi haram sayıyorlardı, şöyle diyorlardı: Günahı olmayana acı çektirmek hikmet değildir. Veyahut da ayette, kendi ellerinizle kestiğinizi yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüklerini neden yemiyorsunuz? diyenlerin durumu söz konusu edilmektedir.

      Gayr-i Müslimlerin Kestikleri

      Sonra Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin mealindeki beyan ile "Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır" mealindeki ayette Cenab-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanları yemeyi mubah kılmış, fakat üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan sakındırmış, onları yemeyi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: "Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin''. "Allah'tan başkası adına kesilmiş hayvanlar". Cenab-ı Hak, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanları leş saymakta ve haram kılmaktadır, üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanları ise temiz saymakta ve helal kılmaktadır. Buna göre kesilen hayvan etini yemenin helal olması için besmele çekmek şarttır. Eğer besmele şart olmasaydı, Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların leş sayılmaması ve haram olmaması gerekirdi. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlara "fısk" (büyük günah) adını vermiştir. Fısk, Allah'ın emrinin dışına çıkmaktır. Nitekim bir ayet-i kerime şöyledir: "İblis, Rabb'inin emrinden dışarı çıktı". Hasılı ayet, hayvan keserken besmelenin şart olduğuna delildir. Bundan dolayıdır ki, Ehl-i Kitab'ın hayvanı keserken besmele çektiğini duyarsak, onların kestiklerini yemek bize helal olur. Onlar her ne kadar gerçekte Allah'tan başkasını zikretmiyorlarsa da, Allah'ı da gerçek olarak bilmiyorlar, bu itibarla üzerine Allah'ın adını andıkları zaman bize helal olur.

      Hayvan Kesmenin Hükmü

      Müşriklerin kestikleri ise helal değildir, çünkü onlar zındıkların görüşlerine uyarak hayvan kesmeyi temelden kabul etmiyorlar. Zındıklar da hayvan kesmeyi kabul etmiyorlar ve bize şöyle diyorlar: Siz diyorsunuz ki; Rabb'iniz merhametlidir, hikmet sahibidir; fakat birine başka birini kesmesini ve öldürmesini emretmesinde merhamet ve hikmet yoktur. Bundan dolayı onlar ölmüş hayvan etlerini yiyorlar, kesilen hayvan etlerini yemeyi helal saymıyorlar ve bu, rahmet veya hikmetle nitelenen birinin emri olamaz, diyorlardı. Fakat biz deriz ki: [Birincisi], hayvanı kesmeyi çirkin görmek ve ondan nefret etmek, insan tabiatının ondan nefret etmesi halidir, onu çirkin görmek de aklın çirkin görmesinden değil, insan tabiatının hayvan boğazlamaktan hoşlanmamasındandır. İnsan tabiatının çirkin gördüğü ve nefret ettiği bir şeyin ise, sonunda onu yapana fayda getirdiği için caiz olması mubahtır. Nitekim neticede fayda sağladığı için damardaki kanı akıtmak, hacamat olmak ve çirkin görülen birtakım yollarla tedavi olmak da mubahtır, insan tabiatı onu çirkin görse ve ondan nefret etse bile, fayda getirdiği için uygulama caiz görülür, çünkü akıl onu çirkin görmemektedir. Aklın çirkin gördüğü ve doğru bulmadığı bir fiilin mubah görülmesi veya emredilmesi ise caiz değildir. Halbuki insan tabiatının çirkin gördüğü ve nefret ettiği şeyin mubah kılınması, yukarıda belirttiğimiz gibi caizdir, çünkü bu tabiat adet ve uygulama ile kalkar. Buna göre hayvan kesmeyi çirkin görmek ve ondan nefret etmek, aklın çirkin gördüğü ve nefret ettiği bir şey değil, insan tabiatının çirkin gördüğü bir şeydir. İkincisi, bütün bu hayvanlar kendileri için değil bizim için yaratılmış ve bizim menfaatlerimiz için kullanılmaya hazır hale getirilmiştir. Durum böyle olunca, onları bizim için yaratanın ve bizim emrimize verenin emrine uygun şekilde onları kesmek ve etlerini yemek bize mubahtır. Sonra, Seneviler, alemin ancak ışık ve karanlığın uyumundan ibaret olduğunu iddia ediyorlar, ruh ışığa, beden de karanlığa aittir; buna göre hayvanı kesmek de rılhu bedenden çıkarıp aslına döndürmektir, çünkü onların iddialarına göre her şey neticede aslına ve ilk şekline döner.

      Müşriklerin, siz kendi elinizle kestiklerinizi yiyorsunuz, fakat Allah'ın kestiklerini (öldürdüklerini) yemiyorsunuz, şeklindeki sözlerine iki türlü cevap verilir: Birincisi, müfessirlerin söyledikleri şu sözlerdir: Yaratmak Allah'a mahsustur, yarattığı varlıklarla ilgili hüküm koyma hakkı da O'na aittir; buna göre şunu helal kılmış, öbürünü de haram kılmıştır. İkincisi, biz hayvanı keserken besmele çekmekle Allah'a kulluk yaparız, bunu yaparken Allah'ın adının anılması kulluk ifadesidir, bu şekilde ona kulluk yaptığımızı gösteririz. Allah'ın adını anmadan hayvanı kesmekte ise kulluk görüntüsü bulunmamaktadır. Bundan dolayı burada kulluğumuzu göstermek için onlar bize helal kılınmıştır. Yapılan işte kulluğun bulunmadığı şey ise bize helal değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yiyin. Bu beyan, zahirde emirdir, ancak nefsin arzularına ve lezzetlerine yönelik olan emir iki anlama gelir: Ya helal kılınan şeyi açıklamak veya helal olmayan şeyi yasaklamak anlamına gelir. Burada da bu emir helal olan şeyi açıklamak ve helal olmayan şeyi haram kılmak anlamındadır. Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenleri yiyin, fakat Allah'ın adı anılmadan kesilenleri yemeyin.

      Oysa Allah, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Bu beyan, Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvandan niçin yemeyesiniz ki? Oysa Allah, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır mealindeki ayetin bağlantısıdır (sıla cümlesi). Yani, onları neden yemeyesiniz ki? Allah, çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında, haram kıldığı şeyleri, leşi, kanı, domuz etini size açıklamıştır. Çünkü müşrikler ve zındıklar kesilen hayvanın etini yemeyi kabul etmiyor, leşi ve kanı yemeyi uygun görüyorlardı. Dolayısıyla üzerine Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanın etinden niçin yemeyesiniz ki? Üstelik Allah, haram kıldığı leşi ve kanı size açıklamıştır hitabı, müşriklere yöneliktir.

      Çaresiz Kalanın Leş Yemesi

      Çaresiz yemek zorunda kalmanız dışında. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Çaresiz kalan insanın karnını doyuruncaya kadar leşten yemeye hakkı vardır, çünkü Allah bunu ona helal kılmıştır. Bizim kanaatimize göre, karnı doyuncaya kadar yemesi helal değildir, çünkü Allah ancak çaresiz kalana onu helal kılmıştır, doyuncaya kadar yemek ise çaresizlik değildir. Hasan-ı Basri diyor ki: Eğer çaresiz kalan kişi o leşi yemeyip ölecek olsa ona bir günah yoktur, çünkü diyor, ona ancak ruhsat ve rahmet olarak helal kılınmıştır, ruhsata göre amel etmeyen de günah işlemiş sayılmaz. Ancak bize göre bunlardan yemek ona ancak çaresizlik halinde mubah kılınmıştır, yemeyip ölecek olsa kendisini tehlikeye atmış olur. Cenab-ı Hak, kendimizi öldürmemizi veya tehlikeye atmamızı bize haram kılmış, şöyle buyurmuştur: "Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!". Binaenaleyh leşten yemesi kendisine helal kılınmışken yemeyip ölmesi ile kendisine helal olan diğer yemekleri yememesi yahut kendisini telef edecek şeyler yapması arasında fark yoktur, bunların hepsi aynı şeydir. Hasan -ı Basri şunu da söylüyor: İnsan çaresiz kaldığında başkasına ait malı ücret vermeden alma hakkına sahiptir, fakat mal sahibi onu vermezse, bedeli ne olursa olsun ödemek zorundadır. Bu uzak bir ihtimaldir. Başkasının malını almak caiz değildir, bedel ödemek de gerekmez, fakat mal sahibi malı vermezse bedel ödemesi gerekir. Çünkü bedelini ödemeden başkasının malını almaya hakkı olan birine, mal sahibi malı vermediği veya engel olduğu zaman, onun bedel ödemesi gerekir, bu da o malı bedelsiz almasının mümkün olmadığına işaret eder. Biz bunu belirtmiştik.

      Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Bu ilahi kelam, onların hepsinin değil, sadece bir kısmının insanları saptırdığına işaret eder, onlar da insanların liderleri ve reisleridir. Çünkü halk, kişileri saptıramaz, ancak büyükler ve liderler saptırır.

      Muhakkak ki Rabb'in haddi aşanları çok iyi bilir. Bu ifadeyi daha önce açıklamıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Te'külû (تَأْكُلُوا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "e-k-l" kökünün sözlükte bir şeyi çiğnemek, yutmak, tüketmek ve beslenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ekl" (yeme) eylemini sadece biyolojik bir zorunluluk değil; insanın yeryüzündeki nimetler üzerinde tasarrufta bulunması ve rızkı kendi varlığına katması olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Size ne oluyor da yemiyorsunuz?" (ve mâ leküm ellâ te'külû) şeklindeki kınama/soru kurgusunu teolojik bir bağlamda tahlil eder. Müşriklerin kendi kendilerine icat ettikleri sahte haramlar (Bahîra, Sâibe gibi kurban tabuları) yüzünden temiz nimetlerden uzak durmalarını; dinde aşırılığın, sahte bir züht (çilecilik) üretmenin veya Allah'ın helal kıldığını kendine yasaklamanın büyük bir felsefi sapkınlık olduğunu vurgular.

        Zükira (ذُكِرَ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün temelinde bir şeyi hatırda tutmak, anmak, dile getirmek ve unutmanın zıddı olarak zihinde canlı tutmak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, zikir kavramının burada dil ile telaffuz etme (besmele çekme) boyutuna dikkat çeker; bu eylemin, insanın o nimeti kendi gücüyle değil, mutlak otoritenin izniyle elde ettiğini ilan etmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, ayette "Üzerine Allah'ın adı anılan şeylerden (mimmâ zükirasmüllâhi) yemenize engel olan nedir?" ifadesindeki o devasa semantik dönüşümü inceler. Bir hayvanın kesilirken üzerine ilahi otoritenin (ismin) zikredilmesinin; o eti sıradan, seküler veya putperest bir kurban olmaktan çıkarıp, tamamen kutsal, temiz (helal) ve tevhidi bir varoluş boyutuna taşıyan mutlak bir ontolojik mühür olduğunu detaylandırır.

        Fessale (فَصَّلَ)

        İbn Fâris, "f-s-l" kökünün sözlükte bir bütünü parçalarına ayırmak, aralarını açmak, karmaşık olan bir şeyi belirgin hale getirmek ve sınırları netleştirmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "tafsil" kavramını epistemolojik bir zeminde; hakikatin, aklın hiçbir şüphe veya kafa karışıklığı duymayacağı şekilde kategorize edilerek, en ince sınırlarına kadar açıkça beyan edilmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "O, haram kıldıklarını size detaylıca açıklamıştır" (ve kad fessale leküm mâ harreme aleyküm) kurgusunun taşıdığı hukuki ve kelamî özgüveni değerlendirir. İlahi yasanın, helal ve haram sınırlarını hiçbir boşluk bırakmadan (müfassal olarak) çizdiğini; dolayısıyla din adamlarının, şefaatçilerin veya geleneklerin bu kusursuz ve tamamlanmış yasa üzerinde yeni "haramlar" üretme yetkisinin ontolojik olarak iptal edildiğini aktarır.

        Harreme (حَرَّمَ)

        İbn Fâris, "h-r-m" kökünün etimolojik tabanında yasaklamak, engellemek, koruma altına almak ve bir şeyi başkalarının kullanımına/erişimine mutlak surette kapatmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, haram kılma (tahrim) yetkisinin ayette doğrudan Allah'a nispet edilmesini inceler. Neyin yenilip neyin yenilmeyeceğine karar vermenin basit bir diyet (beslenme) meselesi olmadığını; bunun doğrudan egemenlik, yasa koyuculuk (teşrî) ve "Rabb" olma vasfıyla ilgili devasa bir teolojik eylem olduğunu, pagan aklının ise kendi uydurduğu tabularla bu ilahi hakka (tahrime) tecavüz ettiğini tahlil eder.

        Udturirtüm (اضْطُرِرْتُمْ)

        İbn Fâris, "d-r-r" kökünün asıl anlamının zarar, meşakkat, zorluk ve darlık olduğunu; "ıztırâr" eyleminin ise insanın hayatta kalabilmek için, kendi isteği dışında, mutlak bir zorunluluğa ve çaresizliğe itilmesi anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, ıztırâr halini, insanın iradesinin ve seçim hakkının şiddetli bir hayati tehdit (açlık/ölüm) karşısında geçici olarak askıya alınması (fonksiyonsuz kalması) durumu olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Mecbur kaldıklarınız (ıztırar hali) müstesna" (illâ medturirtüm ileyh) istisnasının taşıdığı o kusursuz edebi ve hukuki esnekliği analiz eder. İlahi yasanın katı, acımasız ve insan fıtratını ezen bir dogma olmadığını; insan hayatını (canın korunmasını) tüm hukuki kuralların (haramların) üstüne çıkaran, gerektiğinde kendi koyduğu yasağı insanın hayatta kalması için esneten muazzam bir ilahi merhamet ve gerçekçi (pragmatik) hukuk kurgusu olduğunu vurgular.

        Yüdıllûne (لَيُضِلُّونَ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün temelinde doğru yoldan çıkmak, sapmak, kaybolmak ve birini şaşırtmak anlamlarının yattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, eylemin if'al babında (aktif saptırıcı) kullanılmasını Kur'an semantiği ekseninde değerlendirir. Çoğunluğun sadece kendisinin yoldan çıkmakla kalmadığını, kendi ürettikleri sahte beslenme yasalarıyla ve inanç tabularıyla kitleleri de kasten hakikatten uzaklaştıran (yüdıllûne) aktif birer "sapıklık merkezi" (kara delik) işlevi gördüklerini detaylandırır.

        Biehveihim (بِأَهْوَائِهِمْ)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "hevâ" sözcüğünün "h-v-y" kökünden geldiğini; sözlükte yukarıdan aşağıya düşmek, rüzgarın boşlukta esmesi ve hiçbir dayanağı olmayan heves, boş arzu anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kavramını felsefi olarak; aklın, mantığın ve ilahi vahyin kontrolünden çıkmış nefsin, tamamen kendi biyolojik arzularına, egolarına ve temelsiz fantezilerine doğru "düşmesi/sürüklenmesi" olarak tanımlar. Patricia Crone, "Çoğunluk bilmeden kendi hevalarıyla saptırır" kurgusunu Geç Antik Çağ'ın hukuki ortamı üzerinden okur. Yazılı bir ilahi kanunun (ilmin) karşısına dikilen "hevâ"nın; kabile reislerinin keyfi kararlarını, pagan kahinlerin uydurduğu sahte tabuları ve atalar kültürünün o kaotik/yazısız kurgularını temsil ettiğini; Kur'an'ın bu kelimeyle tüm o statükocu yasaları "insani bir heves/boşluk" derekesine indirdiğini ifade eder.

        El-Mu'tedîn (بِالْمُعْتَدِينَ)

        İbn Fâris, "a-d-v" kökünün sözlükte sınırı aşmak, haddi tecavüz etmek, koşmak ve birine karşı haksızlık yapmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "i'tidâ" (haddi aşma) kavramını; Allah'ın koyduğu felsefi, hukuki ve ontolojik sınırları küstahça çiğnemek ve kendine ait olmayan bir alana tecavüz etmek olarak açıklar. Angelika Neuwirth, ayetin "Şüphesiz Rabbin, haddi aşanları en iyi bilendir" (inne rabbeke hüve a'lemü bil mu'tedîn) şeklindeki kapanışını (fasıla) teolojik bir mühür olarak tahlil eder. Allah'ın serbest bıraktığını yasaklayan (helali haram kılan) pagan zihniyetinin sıradan bir inanç hatası yapmadığını; bunun ilahi otoritenin yasama tekelini kırmaya yönelik varoluşsal bir sınır ihlali (tuğyan) olduğunu ve bu "haddi aşma" (mu'tedîn) suçunun ilahi mahkemede mutlak bir şekilde bilindiğini/kaydedildiğini bildiren sarsıcı bir tehdit olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X