Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 111. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 111. Ayet

    وَلَوْ اَنَّـنَا نَزَّلْـنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلاً مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev ennenâ nezzelnâ ileyhimu-lmelâ-ikete vekellemehumu-lmevtâ vehaşernâ ‘aleyhim kulle şey-in kubulen mâ kânû liyu/minû illâ en yeşâa(A)llâhu velâkinne ekśerahum yechelûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler.

      Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı. Bu beyan, "Kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: 'Mucizeler ancak Allah'a aittir: Fakat mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?" mealindeki ayetin sılasıdır. Sonra Allah Eğer ... indirseydik, buyurmuş ve onlara istedikleri mucizeler gönderilse, hatta melekler indirilse ve ölüler dile gelse bile yine iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Onların mucize istemeleri, doğru yolu bulma arzusuyla yapılan bir istek değil, alay etmek için ve inat olsun diye yaptıkları bir istektir. Çünkü onlara bazı mucizeler gelmişti, eğer inat etmeselerdi onlara inanırlardı. Sonra Cenab-ı Hak onların iman etmeyeceklerini, mucizeleri de ancak inat olsun diye istediklerini biliyordu, bu inatlarını da onlarda katı kalpli bir haslet haline getirerek kendilerini terk etti, hatta onların kalplerinin taştan daha katı olduğunu haber verdi. Bu inatlarını ayrıca onlarda kin ve cehalet özelliği haline ve sözünü ettiğimiz konulara işaret eden bunlara benzer huylar haline getirdi. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar ... " Bu ayetlerde Allah onların inatçılık ve aldatıcılık özelliklerini haber vermektedir. Môcizeler ve İman


      Bu ayette, mucizelerin muhataplarını iman etmeye mecbur etmediğine dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, yine de inanacak değillerdi. Şayet mucize insanı zorla imana getirseydi, bu gerçekleşirdi. "Biz istesek onlara gökten bir mucize indiririz de derhal ona boyun eğerler" mealindeki ayet de onların mucize ile iman etmeyeceklerine işaret etmektedir, ancak Allah onların iman etmelerini dilerse iman ederler. Şayet mucizeler insanları iman etmeye mecbur etseydi, kıyametten daha büyük ve daha açık bir mucize olmaz. Sonra Allah "Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir" buyurmaktadır. Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Sonra 'Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlardan değildik' demekten başka beyan edecekleri bir mazeretleri olmadı". Onlar kıyameti ve azabı gördüklerinde hemen yalana sarılırlar. Bu da göstermektedir ki mılcize onların zorla iman etmelerini sağlamıyor. "Biz istesek onlara gökten bir mucize indiririz de derhal ona boyun eğerler" mealindeki ayetin tefsirine göre de, Allah onların boyun eğmelerini istediğinde ancak boyun eğerler, yoksa söz konusu ettiğimiz mucize ile gelen delillerle boyun eğmezler.

      Allah dilemedikçe; Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki meşiet (dilemek), kudret meşietidir. Yani iman etmeleri için şayet Allah onları aciz bırakmayı dilerse, demektir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik". "Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik". Bu gibi ayetlerde sözü edilen meşiet (dilemek) de kudret meşietidir. Ancak biz diyoruz ki: Cenab-ı Hak, onların mahiyetlerini değiştirmeyi dileseydi değiştirirdi. Buna göre şunu da söyle: Allah onların hidayete ermelerini isteseydi mutlaka onları hidayete erdirirdi, hidayeti benimsemelerini isteseydi mutlaka hidayeti benimserlerdi. Mutezile ise şöyle diyor: Buradaki meşiet, baskı ve zorlama meşietidir. Baskı ve zorlama halinde imandan söz edilemeyeceğini daha önce belirtmiştik. Dolayısıyla Allah dilemedikçe mealindeki ilahi kelam Mutezile'nin görüşüne göre şöyle bir anlama dönüşür: Allah onların zorla iman etmelerini dilediği takdirde iman ederler, fakat bu iman olmaz.

      Her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik. Bu beyanın kıraatinde ve tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri "kubulen" (قُبُلًا) kelimesine aleni olarak diye anlam vermiştir. Katade de aleni diye mana vermiş, gözleriyle açık olarak görselerdi, demiştir. Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; bu cümlenin anlamı bizim söylediğimiz gibidir, yani Allah onların iman etmelerini dileseydi iman ederlerdi (fakat bu imanın anlamı olmazdı). Mücahid "kubulen" (قُبُلًا) kelimesine bölük bölük diye anlam vermiştir. Ebu Amr b. el-Ala'nın rivayeti de Her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, yani gruplar halinde getirseydik şeklindedir. Ubey b. [Kab] 'in mushafında de kabileler halinde getirseydik diye vazılmıştır. İbn Kuteybe "kubulen" (قُبُلًا) kelimesine cemaat cemaat diye, "kabilen" (قَبِيلًا) kelimesine de sınıf sınıf diye anlam vermiştir. "Kabilen" (قَبِيلًا) kelimesiniıi kefıl anlamına geldiği de söylenmiştir. Bir ayet-i kerimede şöyl buyurulmuştur: "Yahut Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin". Buradaki "kabilen" (قَبِيلًا) kelimesi, kefiller anlamına gelir. Bil Kisai şöyle dedi: Bu lafzı "kubulen" (قُبُلًا) diye okuyan kişi onu "kabil" (قَبِيل) kelimesinin çoğulu yapmış olur ve ön taraf anlamına gelir; tıpkı "cehil" (جَحِيل) kelimesinin çoğulu "cubulen" (جُحُل) şeklinde geldiği gibi. "Kubul" (قُبُل) aynı zamanda ön tarafa yönelmek anlamını da içerir, önden ve arkadan (قُبُلًا وَدُبُرًا) sözünde olduğu gibi. Onu "kıbelen" (قِبَلًا) diye okuyan kişi, müşaheae etmek anlamını kastetmiş olur. Ebu Avsece şöyle dedi: Her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, yani şöyle denilir: Bütün insanlar geldiler, ayrıca karşıdan geldiler.

      Buna göre bu ayetin yorumu belirttiğimiz gibi şöyle olur: Onlara melekleri indirseydik, ölüleri de onlarla konuştursak, Her şeyi toplayıp karşılarına getirsek, bütün bunları yapsak ve onlar da Muhammed'in (s.a.) söylediklerinin hak olduğunu dile getirseler bile Yine de ona inanacak değillerdi. Ancak Allah dilemedikçe, Allah'ın iman etmelerini dilediği kişiler ise hiç şüphesiz inanırlar. Yukarıda da söylediğimiz gibi bu, Allah iman etmelerini dilemedikçe mucizelerin insanı imana mecbur etmediğini gösterir, insanlar ancak Allah dilediği zaman iman ederler.

      Fakat çokları bunu bilmezler, yani çokları bilgilerinden yararlanmazlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nezzelnâ (نَزَّلْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "n-z-l" kökünün yüksek bir yerden aşağıya inmek, inip konaklamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tenzîl" eylemini tef'il babında (süreklilik ve aşamalılık bildiren kalıpta) açıklar; bu, bir şeyin aniden ve toptan (inzâl) değil, belirli bir amaca mebni olarak, parça parça ve aşama aşama yukarıdan aşağıya indirilmesidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Eğer biz onlara melekleri indirseydik" (ve lev ennenâ nezzelnâ ileyhimül melâikete) kurgusundaki bu fiili tahlil eder. Müşriklerin inanç için sürekli "gökten doğaüstü bir kanıtın inmesini" bekleyen o mitolojik beklentilerini; Kur'an'ın bu şartlı (lev/eğer) ve imkansız senaryoyla karşılayarak, mucizenin inmesiyle (tenzîl) kalbin inanması arasında doğrudan bir nedensellik bağı olmadığını vurguladığını aktarır.

        El-Melâikete (الْمَلَائِكَةَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni için iki farklı ihtimal sunar: Ya "e-l-k" (haber taşımak, mesaj iletmek) kökünden gelir ya da "m-l-k" (güç sahibi olmak, otorite kurmak) kökünden türemiştir. Arthur Jeffery, kelimenin Habeşçe (Ethiopic) "mal'ak" (elçi/melek) kelimesinden Arapçaya geçtiğini, Sami dillerinde "ilahi elçi" anlamında ortak bir teolojik kavram olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'da ve pagan Kureyş aklında meleklerin "Allah'ın kızları" veya göksel şefaatçiler olarak kurgulandığını hatırlatır. Ayette "Melekleri onlara indirseydik" hipotezinin, bizzat müşriklerin kendi putlaştırdıkları ve görmeyi talep ettikleri bu figürler üzerinden yapıldığını; ilahi mesajı reddeden bir aklın, kendi mitolojik figürleri (melekleri) karşılarına dikilse dahi kibrinden vazgeçmeyeceğini ilan eden kusursuz bir teolojik reddiye olduğunu ifade eder.

        Kellemehümü (وَكَلَّمَهُمُ)

        İbn Fâris, "k-l-m" kökünün sözlükte etki bırakmak, iz bırakmak ve yaralamak anlamlarına geldiğini; söylenen sözün de muhatabın zihninde ve ruhunda sarsılmaz bir iz/etki bırakmasından dolayı konuşma eylemine "kelâm" dendiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "kelâm" kavramını; insanın kulağına ve idrakine çarpan, anlam bütünlüğü taşıyan ve ontolojik bir iletişim kuran ifade olarak tanımlar.

        El-Mevtâ (الْمَوْتَىٰ)

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün hayatın, canlılığın ve hareketin mutlak zıddı olarak, gücün bitmesi ve sükûnet anlamına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Ölüler onlarla konuşsaydı" (ve kellemehümül mevtâ) tamlamasının yarattığı o sarsıcı görsel ve psikolojik dehşeti analiz eder. İnkar eden aklın ikna olması için kurulan bu senaryoda; mezarların açılarak çürümüş bedenlerin dirilmesi ve onlara "bu peygamber doğru söylüyor" diyerek bizzat kendi atalarının (ölülerin) şahitlik yapması gibi akıl almaz, şok edici ve hiper-realist bir illüzyonun/mucizenin kurgulandığını; ancak kibrin bu mutlak dehşet anında bile hakikate direneceğini resmeden muazzam bir edebi tasvir olduğunu vurgular.

        Haşernâ (وَحَشَرْنَا)

        İbn Fâris, "h-ş-r" kökünün temelinde, dağınık halde bulunan kimseleri zorla veya belirli bir amaç için tek bir noktada toplamak, bir araya getirmek ve sıkıştırmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "haşr" eylemini eskatolojik (kıyamet/ahiret) lügatteki en büyük toplanma olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "Onların üzerine her şeyi toplasaydık/haşretseydik" kurgusunu inceler. Kıyamete ait olan bu devasa eylemin (haşr), dünya sahnesinde felsefi bir senaryo olarak kullanılmasını tahlil eder; evrendeki tüm varlıkların, hayvanların, nebatatın ve dağların bir araya getirilip vahyin doğruluğuna şahitlik etmeleri durumunda bile inkar duvarının aşılamayacağını vurgular.

        Kubulen (قُبُلًا)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sözlükte bir şeyin ön tarafı, yüz yüze gelmek, karşılaşmak ve bir şeye yönelmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "kubulen" (yüz yüze / gözlerinin önünde) kavramının epistemolojik ağırlığını değerlendirir. Pagan aklının hakikati kabul etmek için "soyut ve felsefi/akli" delilleri yeterli bulmadığını; onların ille de elle tutulur, gözle görülür, son derece kaba ve ampirik (deneyimsel) bir "yüzleşme" (kubulen) talep ettiklerini; Kur'an'ın ise bu sığ ve materyalist "görme" fetişizmini deşifre ettiğini detaylandırır.

        Liyü'minû (لِيُؤْمِنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün asıl anlamının kalbin sükûnet bulması, korku ve şüphenin ortadan kalkması, mutlak bir güven duymak ve tasdik etmek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini; aklın, fıtratın ve ruhun ilahi hakikate ontolojik olarak boyun eğmesi ve onaylaması olarak tanımlar.

        Yeşâe (يَشَاءَ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün sözlükte dilemek, irade etmek ve bir şeyin var olmasını kasten istemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" kavramını sadece sıradan bir istek değil, evrensel yasanın ve mutlak otoritenin şaşmaz kararı olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Yine de iman edecek değillerdi; meğer ki Allah dilemiş olsun" (mâ kânû liyü'minû illâ en yeşâallâh) cümlesindeki ilahi irade ve mucize ilişkisini kelam felsefesi açısından değerlendirir. İnsanın iman etmesinin sadece devasa mucizeler (ölülerin konuşması vs.) görmesine bağlı mekanik bir süreç olmadığını; o mucizenin kalbe inmesi için ilahi iradenin o kalbe bir "açıklık/hidayet" nasip etmesi (meşîet) gerektiğini; kibirli ve önyargılı nefislere ise bu ilahi lütfun verilmeyeceğini sabitleyen sarsılmaz bir tevhid ilkesi olduğunu vurgular.

        Yechelûn (يَجْهَلُونَ)

        İbn Fâris, "c-h-l" kökünün sözlükte bilginin ve ilmin mutlak zıddı olarak bilgisizlik, tecrübesizlik, aynı zamanda haddi aşmak, ahmaklık etmek ve aklın dışına çıkmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi ahlak semantiğinde "cehl" kavramının salt bir "akademik bilgisizlik / malumat eksikliği" anlamına gelmediğini ispatlar; ona göre cehl, aklın ve sükunetin (hilm) zıddı olan; gerçeği gördüğü halde kör bir inatla, kabile asabiyetiyle, öfkeyle ve kibirle o gerçeği reddeden barbarca ve taşkın bir "psikolojik reddediş/holiganizm" halidir. Patricia Crone, ayetin "Fakat onların çoğu cehalet gösteriyorlar" (ve lâkinne ekserahüm yechelûn) şeklindeki kapanışını sosyolojik bir teşhis olarak okur. Statükoya tapan Mekke aristokrasisinin, putperestliğin yanlış olduğunu bile bile sadece siyasi ve ekonomik güçlerini korumak için sergiledikleri o taşkın ve bilinçli kibrin, Kur'an lügatinde ontolojik bir "cehalet" olarak kodlandığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X