وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا اَشْرَكُواۜ وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۚ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَك۪يلٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 107. Ayet
Daralt
X
-
Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onlann üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsin.
İlahi İradenin Anlamı
Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Mutezile şöyle der: Buradaki meşiet, zorla ve cebren yaptırmak anlamına gelir. Yani Allah dileseydi, onları aciz bırakır, belayı ve imtihanı kaldırarak kendilerini şirk inancından engellerdi. Bize göre ise meşiet, tercih anlamına gelen, bela geldiğinde ve imtihan zamanında itaate götüren tercih meşietidir. Sonra cebri meşiet yaratılıştır, müşriklerin dışındakiler de yaratılmışlardır. Dolayısıyla burada onların meşieti tevil etmelerinin anlamı yoktur. Sonra Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı mealindeki ilahi kelamın, baskı ve zorlama iradesi anlamına gelme ihtimali yoktur. Çünkü baskı ve zorlama halinde ne imandan bahsedilir, ne de küfürden, bunlar ancak tercih imkanı varken ve bilerek itaat etmek durumunda ortaya çıkarlar. Çünkü baskı ve zorlama, insanın gerçek yüzünü göstermesine engeldir, hatta yapması gereken farz da ondan sakıt olur, sorumluluk baskı ve zor kullanana döner. Dolayısıyla ayetin bu anlama gelmesi, uzak ihtimaldir, aksine ayet bizim söylediğimiz anlama gelir. Doğruya ulaşmak ancak Allah sayesinde mümkündür.
Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı mealindeki ayette, İslam yoluna girmenin Allah'ın lütfu ve ihsanı ile olduğuna da işaret eder. Cenab-ı Hakk'ın nezdindeki nimetlerden layık olan kişilere lütuf ve ihsanda bulunması, bazılarını da bundan mahrum bırakması Allah'a ait bir haktır. Bazılarına layık oldukları için lütfedip vermekte, bazılarına da adalet gereği vermemektedir.
Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsin. Yani onların amellerini korumaktan sen sorumlu değilsin. Yahut onların yaptıklarının hesabı sana sorulmayacak, sana düşen sadece tebliğ etmektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur". "(Ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir". Şöyle denildi: "Hafız" (حَفِيظًا) ve "vekil" (وَكِيل) lafızları aynı anlama gelirler. Vekil, kefildir de denilmiştir. Bunları daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık.
Yorumu Yorumla
-
Şâe (شَاءَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ş-y-e" kökünün sözlükte dilemek, irade etmek ve bir şeyin varlık sahasına çıkmasını kasten istemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" kavramını sıradan bir arzu veya istekten ayırır; ona göre bu kelime, ilahi hikmetin ve mutlak otoritenin ontolojik bir seçimidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik bağlamını değerlendirir. "Allah dileseydi şirk koşmazlardı" (ve lev şâallâhü mâ eşrakû) cümlesinin; evrendeki şirkin (kötülüğün) Allah'ın gücünün yetmediği veya O'nun kontrolü dışında gelişen bir "kaza/isyan" olmadığını, aksine ilahi sistemin (meşîetin) insana bilinçli bir kötülük seçme hürriyeti tanıdığını gösteren muazzam bir teodise (kötülük problemi) ve özgür irade formülasyonu olduğunu vurgular.
Eşrakû (أَشْرَكُوا)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin değerde, mülkiyette ve otoritede birbirine karışması, saf olanın (teklik vasfının) bozulması anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, "şirk" eylemini insan hürriyeti ve ilahi irade bağlamında inceler. Allah'ın isteseydi evrendeki tüm insanları zorla, tek tip bir inançta (tevhidde) tutabileceğini, ancak iradeyi zorlamadığını; dolayısıyla şirkin (paganizmin) ontolojik bir zorunluluk veya kader kurbanlığı değil, tamamen insanın kendi hür seçimine dayanan felsefi bir yanılgı ve varoluşsal bir suç olduğunu detaylandırır.
Cealnâke (جَعَلْنَاكَ)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün sözlükte bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, birini bir makama atamak ve ona bir işlev yüklemek anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ceal" eylemini yaratmaktan (halk) felsefi olarak ayırır; bu, var olan birine belirli bir statü, görev veya memuriyet (tayin) tahsis edilmesidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Biz seni onların üzerine kıldık/atadık" eyleminin olumsuz (mâ cealnâke) kurgusunu peygamberlik felsefesi ekseninde tahlil eder. Yaratıcının dahi kendi peygamberini insanların inançları üzerinde "ilahi bir jandarma" veya "zorba bir otorite" makamına atamadığını (ceal etmediğini); peygamberin görevinin sadece tebliğ olduğunu sabitleyen, dini tekelciliği yıkan kusursuz bir ilke beyanı olduğunu vurgular.
Hafîzan (حَفِيظًا)
İbn Fâris, "h-f-z" kökünün temelinde bir şeyi kaybolmaktan, bozulmaktan korumak, onu gözetim altında tutmak ve bekçilik yapmak anlamlarının yattığını aktarır. Patricia Crone, bu kavramı Geç Antik Çağ Arabistan'ının kabileci yapısı üzerinden okur. Kabile reisinin (seyyid) kabilenin tüm eylemlerinden, inancından ve güvenliğinden kolektif olarak sorumlu "bekçisi" (hafîz) olduğu bir sosyolojide; peygamberin bu siyasi/dini vesayet rolünden tamamen sıyrıldığını, inancın kabilevi bir zorlama değil, sivil ve bireysel bir tercih olduğunu ilan eden radikal bir teolojik kopuş olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Bekçi" sıfatının peygamberden nefyedilmesinin (olumsuzlanmasının) taşıdığı psikolojik derinliği analiz eder. Peygamberin, inanmayanların ve cehenneme gidenlerin akıbetinden kendini sorumlu tutarak yaşadığı o devasa hüznü ve yıpranmayı engelleyen; ona "Senin görevin onları zorla hakikate hapsetmek değildir" diyen eşsiz bir ilahi teselli ve sınır çizme (psikolojik bariyer) eylemi olduğunu aktarır.
Vekîl (وَكِيلٍ)
İbn Fâris, "v-k-l" kökünün sözlükte bir işi başkasına havale etmek, yetkiyi ona devretmek ve birinin yerine karar merci olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Vekîl" kavramını; başkasının namına hareket eden, onun idaresini eline alan ve onun nihai akıbetinden mutlak sorumlu olan vasi/otorite figürü olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, "Sen onların vekili değilsin" (ve mâ ente aleyhim bi vekîl) şeklindeki kapanış cümlesini (fasıla) din hürriyeti bağlamında değerlendirir. Bu ifadenin, Geç Antik Çağ'da insanların zihinlerine, kurtuluşlarına ve inançlarına ipotek koyan kurumsal ruhban yapılarının (teokrasilerin veya engizisyon mantığının) Kur'an tarafından ontolojik olarak reddedilişi olduğunu; en yüce elçinin dahi zihinler üzerinde bir "müvekkil/vasi" olarak yetkilendirilmediğini gösteren muazzam bir sivil teoloji ve inanç özgürlüğü manifestosu olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla