لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 103. Ayet
Daralt
X
-
Gözler O'nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder. O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır.
Gözler O'nu idrak edemez, halbuki O gözleri idrak eder. Denildi ki: Allah burada gözler anlamına gelen "ebsar" (الْأَبْصَار) lafzını yaratılanlardan kinaye olarak kullanmıştır. Sanki şöyle buyurmuştur: Yaratılanlar O'nu idrak edemez, halbuki O yaratılanları idrak eder. Her şey ancak gözlerle görülüp idrak ve ihata edilebildiği için Allah "ebsar" lafzını yaratılanlardan kinaye yapmıştır, kinayenin anlamı budur. En doğrusunu Allah bilir. "Ebsar"dan maksadın, gerçek anlamda gözler olduğu söylenmiştir; fakat kalp gözüdür, çünkü bilgiler onunla elde edilmektedir. Eğer burada kastedilen yüzdeki gözler ise, o zaman bunda ru'yetullahın ispat edilmesine dair delil vardır. Gerçek olduğu ortaya çıkar, çünkü ayette Allah sadece idraki reddetmektedir. Şayet görmek ihtimali yoksa idraki reddetmenin anlamı olmaz, çünkü görülmeyen şey zaten idrak edilmez. İdrakin reddi, ru'yetullah'ın ahirette vuku bulacağına işaret eder. Allah görülür, fakat mahiyeti idrak edilemez ve ihata edilemez, nitekim bir ayet-i kerimede buyurulduğu gibi: "Onların bilgisi O'nu kuşatamaz". Çünkü görmenin gerçekleştiği görünen nesnelerin gerçek mahiyeti ve keyfiyeti idrak ve takdir edilemez; göz, kulak, dil, burun, el ve diğer organların gizli olan bir tarafı bulunur. Gözle nesneler görülür, fakat gözün gerçek keyfiyeti ve mahiyeti bilinmez. Kulak da böyledir, onun nasıl bir şey olduğu ve ne ile duyduğu bilinmez. Diğer bütün organların yanı sıra duyu organları da böyledir. El, dokunduğu nesnenin sertliğini ve yumuşaklığını hisseder, fakat bunu nasıl hissettiği ve nasıl algıladığı bilinmez. Dilin konuşması da, burunun koku alması da böyledir; bunun ne olduğu, güzel ve çirkin kokuyu nasıl ve ne ile bulduğu bilinmiyor. Buna göre gözün değdiği zahirdeki nesneler hakkında yaratılanların bilgisi ile onların gerçek mahiyeti idrak edilemez, keyfiyeti bilinemez, ilim olarak da kuşatılamaz. Bunları hikmetiyle belirleyen, lütfuyla insanın vücuduna yerleştiren ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, mahiyeti itibariyle idrak edilmekten en uzak ve idrak edilmeyip ihata edilmemeye en layık olan varlıktır. Bu husus, Mücessime'nin görüşlerini reddetmektedir; çünkü onlar Rab'lerini kalplerinde tasvir ediyorlar ve O'nu yaratıklarına benzetiyorlar, bu tasvire göre O'na kulluk yapıyorlardı; onlar Müşebbihe'dir.
İşin aslı şudur: Cenab-ı Hak duyularla ve müşahedelerle değil, mucizelerle ve delillerle bilinir. Bilinme yolu mucizeler ve deliller olan her varlık ihata edilemez ve mahiyeti de idrak olunmaz. Allah kendisini nasıl nitelediyse öyledir: "Onların bilgisi O'nu kuşatamaz". Gözler O'nu idrak edemez, çünkü idrak ve ihata, ancak duyularla algılanan varlıklarda olur, mucizelerden ve delillerle bilinen varlıkta değil. Peygamberlerin delilleri de bu minvalde gelmiştir. Mesela Firavun kendisine Rabb'ini sorduğunda Hz. Musa (s.a.) şöyle cevap vermiştir: "Firavun, 'Sizin Rabb'iniz de kimmiş ey Musa?' dedi. Musa, 'Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık veren, sonra da işin yolunu yordamını gösterendir' diye cevap verdi". Hz. İbrahim (s.a.) de şöyle dedi: "İbrahim, 'Rabb'im hayat veren ve öldürendir' dedi. İbrahim '.Allah güneşi doğudan getirmektedir' dedi". Hz. Musa'nın (s.a.) ve Hz. İbrahim'in (s.a.) bu sözleri, başka bir yönden değil, mucize ve delil olmak itibariyle Cenab-ı Hakk'ın uluhiyyetine ve vahdaniyyetine işaret eder. Buna göre Cenab-ı Hak da yaratılanların, vahdaniyyetini ve rablığını bilmeleri için şu ayetleri delil getirmektedir: "O, yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratmıştır". "Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan ve ona menziller belirleyen O'dur". "Gökten su indiren O'dur. (Buyurdu ki:) İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik". Cenab-ı Hak insanların, zatını kuşatmak ve mahiyetini idrak etmek itibariyle değil, uluhiyyetini ve vahdaniyyetini anlamalarını sağlayacak mucizelerle ve delillerle onlara kılavuzluk etmektedir. Hidayeti ve doğru yolu bulmak ancak Allah sayesinde mümkündür.
O en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır. Denildi ki: Buradaki "latif" (اللَّطِيفُ) kelimesi, fiillerinde ince ve hikmetli olan, "habir" (الْخَبِيرُ) kelimesi de yaratılanları ve amellerini bilen anlamına gelir. "Latif"in iyilik ve merhamet eden anlamına geldiği de, nesnelerin bütün gizli yönlerini bilen anlamına geldiği de söylenmiş, "habir"in de nesnelerin zahirini bilen anlamına geldiği söylenmiştir. Sonra Allah Latif ve Azimdir (yüce), dünyada azim latif'ten başka, latif de azimden başkadır. Çünkü dünyada azim, yoğun (kesif) olan nesneye denir. Latif, nefsinde lütufkar ve ince olmaktır. Bunlardan her biri diğerini nakzeder. Bu da insanların anladığı anlamda olmamak üzere Allah'ın Latif ve Azim olduğu bilinsin diyedir. "O, evvel ve ahir, zahir ve batındır". O, evveldir ahirdir, zahirdir batındır. Yaratılanlardan evvel olan ahir değildir, zahir olan batın değildir. Biliniz ki Allah, yaratılanlar tarafından anlaşılan ve bilinen şekilde değil, fakat kendini nitelediği O, gibi Evvel, Ahir, Zahir ve Batındır.
Yorumu Yorumla
-
Tüdrikühü (تُدْرِكُهُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "d-r-k" kökünün sözlükte bir şeyin sonuna ulaşmak, ona yetişmek, onu bütünüyle kuşatmak ve kavramak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "idrak" eylemini görme (ru'yet) eyleminden felsefi olarak ayırır. Ona göre idrak, bir nesneyi sadece görmek değil, onun sınırlarını, mahiyetini ve özünü her yönden kuşatarak (ihata ederek) tam bir bilgiye sahip olmaktır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Gözler O'nu idrak edemez" (lâ tüdrikühül ebsâru) ifadesini kelam felsefesi açısından tahlil eder. Bu, yaratılmış olanın (sonlu aklın ve gözün), yaratılmamış ve mutlak olanı (sonsuzu) kendi kısıtlı algı kalıpları içine hapsedemeyeceğini bildiren ontolojik bir imkansızlık beyanıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu ifadesiyle Allah'ın aşkınlığını (transcendence) zirveye taşıdığını; O'nun bir nesne gibi "yakalanabilir" veya "kuşatılabilir" bir mahiyette olmadığını vurgular.
El-Ebsâru (الْأَبْصَارُ)
İbn Fâris, "b-s-r" kökünün temelinde görmek, bilmek, bir şeyin farkına varmak ve keskin bir görüşe sahip olmak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ebsâr" (gözler/görüşler) çoğulunu hem fiziksel görme yetisi hem de kalbi/akli kavrayış (basiret) olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette kelimenin çoğul ve belirlilik takısıyla (el-ebsâr) kullanılmasını değerlendirir. Bu, tüm insanlığın, tüm çağların ve tüm teknik/manevi donanımların toplam "görme ve kavrama" kapasitesini ifade eder; yani hiçbir kolektif çaba O'nu ihata edemez.
Yüdrikü (يُدْرِكُ)
İbn Fâris, aynı "d-r-k" kökünden gelen bu eylemin Allah'a nispet edilmesini inceler. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "idrak etmesini", O'nun mahlukatın en gizli noktalarına, niyetlerine ve fiziksel atomlarına kadar her şeyi mutlak bir şeffaflıkla kuşatması olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki o muazzam asimetriyi tahlil eder: İnsan gözü O'nu kuşatamaz (pasiflik), ama O tüm gözleri ve algıları kuşatır (aktiflik). Bu, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki epistemolojik hiyerarşiyi gösteren sarsılmaz bir tevhid dengesidir.
El-Latîfu (اللَّطِيفُ)
İbn Fâris, "l-t-f" kökünün sözlükte bir şeyin son derece ince, şeffaf, küçük olması ve duyularla fark edilemeyecek kadar nüfuz edici olması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Latîf" ismini iki boyutta açıklar: Birincisi, mahiyetinin inceliği sebebiyle asla idrak edilemeyen (aşkın); ikincisi ise en gizli ve ince noktalara merhametiyle ve ilmiyle ulaşan (içkin) demektir. Gabriel Said Reynolds, bu ismin ayetin sonuna yerleştirilmesini değerlendirir. Gözlerin O'nu görememesinin sebebinin O'nun "Latîf" (duyu dışı, her şeye nüfuz eden şeffaf bir hakikat) olmasıyla açıklandığını, böylece teolojik bir gerekçelendirme yapıldığını ifade eder.
El-Habîru (الْخَبِيرُ)
İbn Fâris, "h-b-r" kökünün temelinde bir şeyin iç yüzünü, gizli taraflarını ve arka planını en ince ayrıntısına kadar bilmek (tecrübe etmek) anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Habîr" isminin "Latîf" ile yan yana gelmesini tahlil eder. Allah'ın sadece nesneleri değil, o nesnelerin içindeki en derin "haberleri", sırları ve oluş süreçlerini bildiğini; dolayısıyla O'ndan hiçbir şeyin gizlenemeyeceğini, O'nun ise her şeyi ihata ettiğini bildiren mutlak bir bilgi otoritesi (panoptikon) kurgusu olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin bu iki isimle (Latîf ve Habîr) kapanmasının, insanın sınırlılığına karşı ilahi sınırsızlığı resmeden ve muhatabı hayret ile teslimiyete davet eden kusursuz bir edebi mühür olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla