Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 100. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 100. Ayet

    وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ الْجِنَّ وَخَلَقَهُمْ وَخَرَقُوا لَهُ بَن۪ينَ وَبَنَاتٍ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَصِفُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vece’alû li(A)llâhi şurakâe-lcinne veḣalekahum(s) veḣarakû lehu benîne vebenâtin biġayri ‘ilm(in)(c) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yasifûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa onları da Allah yaratmıştır. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.

      Cinleri Allah'a ortak koştular. Yani onlar dediler ki: Allah'ın ortakları vardır. Şunu da söylediler: "Kızlar Allah'ındır". Yani onlar, kızlar Allah'ındır diyorlardı. Yahut Allah'ı cinlerden ortakları olmakla niteliyorlardı. Bunun delili, ayetin sonundaki şu cümledir: Allah, onların ileri sürdüğü nitelemelerinden uzak ve yücedir. Bu beyan, Cinleri Allah'a ortak koştular mealindeki bu beyan onların, Allah'ı ortakları ve çocukları bulunmakla niteledikleri anlamına gelir. Cinleri O'na ortak koştular mealindeki ilahi kelam hakkında bazıları şöyle dedi: Buradaki cinlerden maksat meleklerdir, yani kendisine kulluk yapmak konusunda melekleri Allah'a ortak koştular. Şu ayet-i kerime de bunun gibidir: "Onlar Allah ile görülmez varlık türleri (cinler) arasında da bir soy birliği yakıştırdılar". Şöyle denilmiştir: Onlar "Şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır, dememiş miydim?" mealindeki ayette ifade edildiği gibi cinlere kulluk yapmıyor, şeytana kulluk etmeyi de kastetmiyorlardı. Çünkü kendi aralarında farklı görüşlerde olsalar da bütün kafirler, şeytandan nefret eder ve ona lanet okurlar. Ancak bunun anlamı şudur: Onları putlara tapmaya şeytan davet etmişti, sonra onun çağrısı üzerine putlara taptıkları zaman, sanki şeytana kulluk yapmış oluyorlardı, çünkü şeytanın emri ve çağrısı ile putlara tapıyorlardı. Yahut mesele şu hadis-i şerifte ifade edildiği gibidir: "Güneş doğduğu zaman, şeytanın iki boynuzu arasından doğar". Hasılı onlara taptıkları zaman, sanki şeytana kulluk yapmış olmaktadırlar. Ayetin de bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

      Şayet, "Onlar şeytana kulluk ediyorlar ve ayette belirtilen cinlere de şeytanın emri ve çağrısıyla taptıkları için sanki ona tapınış oluyorlar ve bundan dolayı şeytana kulluk etmiş sayılıyorlar ise, o zaman müminler neden peygamberlere kulluk etmiş sayılmıyorlar? Çünkü onlar da, peygamberlerin daveti ve emri ile Allah'a kulluk etmektedirler" diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Çünkü peygamberler insanları sadece Allah'a kulluğa davet etmişler ve onlara bunu emretmişlerdir, Cenab-ı Hak, onlara bunu emretmişti. Fakat onlar, belirtilen varlıklara kulluk yapmaya bizzat kendileri davet ediyorlardı.

      Cinleri Allah'a ortak koştular. Cenab-ı Hak bu durumu dostlarına haber vermekte, aynı zamanda düşmanlarının kendisini çocukları ve ortakları olmakla ne kadar çirkin bir nitelemede bulunduklarını, buna rağmen yine de onlara nimetler vermek ve ihsanda bulunmakla ne kadar güzel davrandığını hatırlatmaktadır. Bu, müminlerin de düşmanlarına karşı böyle davranmaları veya birbirlerine davrandıkları gibi davranmaları içindir. Oysa onları da Allah yaratmıştır. [Bu cümle iki anlama gelebilir; birincisi], yani onlar, bahsedilen o varlıkları da Allah'ın yarattığını biliyorlar, sonra da ulılhiyyet ve kulluk konusunda başkalarını O'na ortak kılıyorlar, verdiği nimetlere karşı şükür görevini O'na yöneltmiyorlar. İkincisi, Oysa onları da Allah yaratmıştır, yani onların taptıkları putları da Allah yaratmıştır ve onlar da bu putların yaratılmış, emir altında ve zelil varlıklar olduklarını biliyorlar, buna rağmen ulılhiyyet ve kulluk konusunda onları Allah'a ortak koşuyorlar. Yaratılan ve emir altında olan bir varlık, nasıl Allah'a ortak olabilir?

      Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Onlar farklı gruplar ve fırkalar halinde idiler; bazıları İsa Allah'ın oğludur diyorlardı ki bunlar hıristiyanlardı, bazıları da Üzeyir Allah'ın oğludur diyorlardı, bunlar da yahudilerdi. Arap müşrikleri de, melekler Allah'ın kızlarıdır, diyorlardı. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi? Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim!" Başka bir ayette şöyle buyurur: "Kız çocuklar O'na, erkek çocuklar da size öyle mi?" Diğer bir ayette de şöyle buyurur: "Onlardan birine, Rahman'a layık gördüğünüz (kız çocuğunun) müjdesi verilince öfkeye kapılarak yüzü mosmor olur". Kendiniz kız çocuklarından burun kıvırıyorsunuz, fakat kızları O'na nispet ediyorsunuz öyle mi?

      Bu ayette onların eziyetlerine karşı Resıllullah'a (s.a.) sabretmesi emredilmektedir. Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Allah, onlara birçok nimetler vermesine ve ikramlarda bulunmasına rağmen, yine de kulluk yapmak konusunda O'na başkalarını ortak koşuyorlar (Allah yine onlara sabır gösteriyor), sen onlara bu nimetlerden bir şey vermemişken sana eziyet etmelerine sabır göstermen daha çok gerekir.

      Bilgisizce. Yani aslında onlar Allah'ın çocuğu ve ortağı olmadığını biliyorlar, fakat kibir gösteriyorlar. Bilgisizce anlamındaki lafız, cahilliklerinden öyle söylüyorlar manasına da gelebilir.

      Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. Bu, insanlar arasında Allah için kullanılan tazim ve tenzih cümlesidir. İnsanlar bu sözle Allah'ı yüceltirler, bu sözle O'nu her türlü noksanlıktan tenzih ederler ve yine bu sözle O'nun kendileri hakkında her türlü kusurdan azade olduğunu ifade ederler. Kafirler Allah'ı, çocuğu ve ortağı olmakla ve kusurları bulunmakla nitelediklerinde, onların ileri sürdüğü her türlü kusurdan kendisini tenzih etmek ve onların söyledikleri bütün sözlerden O'nu aklamak için de bu cümle kullanılır. En doğrusunu Allah bilir ya bu, Allah'ı böyle şeylerden aklamak ve yüceltmek için müslümanlar tarafından söylenen şu söz gibidir: Maazallah!

      Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir. Bu ilahi kelam, MUtezile'nin iddiasıyla çelişmektedir, onlar şöyle diyorlardı: Allah'ın sıfatları, sadece O'nu niteleyenlerin zihinlerindeki niteliktir. Eğer onlar, niteleyenlerin niteliğinden başka bir şey olmasaydı, bazılarının yermesinin, bazılarının da övmesinin anlamı olmazdı. Binaenaleyh sıfatların niteleyenlerin niteliğinden başka anlamları olduğu gerçektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cealû (وَجَعَلُوا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "c-a-l" kökünün sözlükte bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, birine bir vasıf yüklemek ve atamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceal" eylemini "halk" (yoktan yaratma) eyleminden felsefi olarak ayırır; ona göre bu kelime, burada ontolojik bir var etme değil, müşrik aklının kendi kurduğu sahte bir hiyerarşide cinlere "ilahlık statüsü/ortaklık" atfetmesi ve onlara fiktif (kurgusal) bir yetki vermesi eylemidir.

        Şürakâe (شُرَكَاءَ)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin otoritede, değerde ve mülkiyette birbirine karışması, saf olanın (teklik vasfının) bozulması anlamlarının yattığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi inanç semantiğinde bu kelimenin taşıdığı teolojik yıkımı inceler. Müşriklerin evrenin yaratıcısı olarak Allah'ı kabul etmelerine rağmen; dünyevi işlerde, hastalıklarda veya felaketlerde "aracı/ortak" (şerik) olarak başka görünmez güçlere sığınmalarının, Allah'ın mutlak otoritesini parçalayan devasa bir varoluşsal çelişki olduğunu detaylandırır.

        El-Cinne (الْجِنَّ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün etimolojik tabanında örtmek, gözden gizlemek ve karanlıkta kalmak anlamlarının bulunduğunu; insanın duyusal algısından (gözünden) gizlendikleri için bu varlıklara "cin" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı ontolojik olarak meleklerin zıddı veya yeryüzündeki görünmez, irade sahibi ruhanî varlıklar olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ Arabistan'ının demonolojisi (cin/şeytan inancı) ekseninde okur. Paganların cinleri doğa olaylarını kontrol eden, korkulması ve kurban kesilerek tapınılması gereken alt-tanrılar (demiurgos) olarak gördüklerini; Kur'an'ın bu inancı deşifre ederek pagan panteonunu kökünden yıktığını ifade eder. Patricia Crone, bedevi toplumunda cinlerle kurulan ilişkinin bir nevi "kabile ittifakı" (patronaj) gibi algılandığını; müşriklerin çöllerdeki görünmez güçlerle ittifak yaparak kendilerini güvenceye aldıklarını (şirk koştuklarını) sosyolojik verilerle tahlil eder.

        Halakahüm (وَخَلَقَهُمْ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün asıl anlamının bir şeyin ölçüsünü belirlemek ve onu daha önce bir örneği yokken yokluktan varlık sahasına çıkarmak olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Halbuki onları (cinleri de) O yaratmıştır" (ve halakahüm) cümlesinin taşıdığı kelamî ironiyi ve rasyonel eleştiriyi değerlendirir. Müşrik aklının içine düştüğü o büyük felsefi trajediyi; ontolojik olarak yaratılmış, aciz ve fani olan bir varlığı (cini), onu yoktan var eden mutlak Yaratıcı'ya "ortak ve denk" tutmanın, aklın ve mantığın tamamen iflas etmesi durumu olarak tahlil eder.

        Harakû (وَخَرَقُوا)

        İbn Fâris, "h-r-k" kökünün sözlükte bir şeyi yırtmak, delmek ve mecazi olarak hiçbir temeli, rasyonel dayanağı veya aslı olmayan devasa bir yalanı yoktan var edip uydurmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "hark" eylemini sıradan bir yalan (kizb) söylemekten ayırır; ona göre bu, ilahi hakikatin bütünlüğünü küstahça "yırtarak", yerine felsefi bir hezeyanı ve uydurmayı (iftirayı) koyma cüretidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin taşıdığı o şiddetli edebi ve psikolojik tahribatı analiz eder. Müşriklerin Allah'a çocuk isnat etme eylemlerinin, inanç sistemini yavaş yavaş bozan bir hata değil; hakikatin perdesini vahşice yırtan (harakû), ahlaki ve teolojik bir vandalizm olduğunu resmeden kusursuz bir Kur'an lügati olduğunu vurgular.

        Benîne (بَنِينَ)

        İbn Fâris, "b-n-y" kökünün temelinde bina etmek, üst üste koyarak yapı kurmak anlamlarının yattığını; ailenin ve neslin devamını (yapısını) sağladıkları için erkek çocuklara "oğullar/ibn-benîn" dendiğini aktarır.

        Benâtin (وَبَنَاتٍ)

        İbn Fâris, erkek çocuklarla aynı kökten (b-n-y) gelen bu kelimenin kız çocukları anlamına geldiğini kaydeder. Angelika Neuwirth, "O'na oğullar ve kızlar uydurdular" kurgusunu Geç Antik Çağ'ın ve cahiliye Arabistan'ının teolojik mitolojisi üzerinden değerlendirir. Pagan Kureyş aklının, melekleri "Allah'ın kızları" olarak görmesini ve onlara şefaatçi tanrıçalar (Lât, Uzzâ, Menât) olarak tapınmasını; ilahi aşkınlığı (transcendence) insanileştiren (antropomorfik) ve yaratıcıyı biyolojik bir ebeveyn derekesine düşüren sığ bir mitoloji olarak tahlil eder.

        Bıgayri (بِغَيْرِ)

        İbn Fâris, "ğ-y-r" kökünün bir şeyin başkası olması, farklılık ve olumsuzluk (yoksunluk) edatı olarak kullanıldığını belirtir.

        Ilmin (عِلْمٍ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün temelinde bir şeyin hakikatini, özünü bilmek ve nesneyi kesin bir işaretle kavramak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını, zannın ve cehaletin zıddı olan şaşmaz ontolojik gerçeklik ve kesin kanıt olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "hiçbir bilgiye/ilme dayanmaksızın" (bıgayri ılmin) tamlamasının epistemolojik ağırlığını inceler. Paganizmin (şirkin) elinde hiçbir yazılı vahiy, rasyonel kanıt veya felsefi bir temel bulunmadığını; müşrik inançlarının tamamen kulaktan dolma kabile mitoslarına, cehalete ve asılsız zanlara dayandığını ilan eden sarsılmaz bir bilgi felsefesi eleştirisi olduğunu vurgular.

        Sübhânehû (سُبْحَانَهُ)

        İbn Fâris, "s-b-h" kökünün sözlükte suda hızla yüzmek, akıp gitmek ve uzaklaşmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "tesbih / sübhân" kavramını kelamî bir boyutta tanımlar; bu, Allah'ı, yaratılmışlara ait tüm biyolojik (çocuk edinme gibi), fiziksel ve felsefi eksikliklerden, kusurlardan ve acziyetlerden mutlak surette tenzih etmek, O'nu bu sığ yakıştırmalardan sonsuz derecede "uzak tutmak" tır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, cümlenin "Sübhânehû" nidasıyla kesilmesini teolojik bir şok müdahalesi olarak tahlil eder. Müşriklerin o çirkin iddialarının (cinleri ortak koşma ve çocuk uydurma) hemen ardından bu kelimenin bir refleks gibi gelmesinin; ilahi aşkınlığı korumak için zihni pagan kirliliğinden hızla arındıran (temizleyen) varoluşsal bir ontolojik refleks olduğunu aktarır.

        Teâlâ (وَتَعَالَىٰ)

        İbn Fâris, "a-l-v" kökünün temelinde yükseklik, yücelik, erişilmezlik ve her türlü alt seviyenin üstüne çıkmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teâlâ" eylemini, Allah'ın zatının ve sıfatlarının, insan aklının veya mitolojisinin üretebileceği her türlü tasavvurun, sınırın ve iftiranın felsefi olarak çok üstünde, ulaşılamaz bir mutlaklıkta olması şeklinde açıklar.

        Yesıfûn (يَصِفُونَ)

        İbn Fâris, "v-s-f" kökünün sözlükte bir nesnenin durumunu, rengini ve özelliklerini anlatmak, onu betimlemek ve süslemek anlamlarına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetin "O, onların nitelemelerinden (vasıflarından) yücedir" (teâlâ ammâ yesıfûn) şeklindeki kapanışını (fasıla) Kur'an'ın dil felsefesi üzerinden değerlendirir. Pagan aklının yaratıcıyı kendi beşeri, bedevi ve dünyevi diliyle "betimlemeye" (vasfetmeye) kalkışmasının ontolojik bir sınır ihlali olduğunu; insanın kendi ürettiği kelimelerle, hezeyanlarla veya mitolojik akrabalık kurgularıyla (kızlar/ortaklar) O'nu tanımlayamayacağını bildiren mutlak bir tenzih ve felsefi arınma beyanı olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X