وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌۜ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَفْقَـهُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 98. Ayet
Daralt
X
-
O, sizi bir tek nefisten yaratmıştır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Gerçekten biz, anlamaya açık bir topluluk için kanıtları birer birer açıkladık.
O, sizi bir tek nefisten yaratmıştır. Bu ilahi kelam, ortada hiçbir şey yokken insanı yaratan ve sonra onu tekrar yaratacak olanın Allah olduğuna işaret eder. Çünkü Allah, bütün insanları tek bir nefisten yarattığını haber vermektedir. Yeryüzünde var olan bütün yaratıklar birleşse ve hep birlikte çalışsalar bile o tek nefsi yaratamazlar. Bu gerçek, Cenab-ı Hakk'ın hiç yoktan onları yaratmaya ve sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu gösterir. Çünkü ortada örneği bulunduğu halde yaratıkların yarattığı hiçbir nefis yoktur.
(Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Hayatını tamamlamış olduğu ameline göre insanın ahirette kalacağı bir yeri vardır, eğer amelini hayırla tamamlarsa ebedi olarak hayırda kalır, şayet kötülükle tamamlarsa ebediyen kötülük içinde kalır. Emanet olarak konulacağı yer, ecelidir; bir zamandan başka bir zamana, bir halden başka bir hale intikal eder. Denildi ki: "Müstekar", yani kalma yerinden maksat, kadınların rahimleridir. "Müstevda'" (مُسْتَوْدَع), yani emanet olarak konulduğu yer, erkeklerin omurgalarıdır. Bu, tefsircilerin genelinin görüşüdür. Şöyle de denilmiştir: "Müstekar": kabirdir; "müstevda": dünyadır. Bu iki kelime her hali ve her zamanı ifade ediyor gibidir. "Müstekar": başka bir hale intikal edinceye kadar kıyam halini, "müstevda'" da başka hale intikal şerefini ifade eder. (Sizin için) bir kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır ilahi kelamının, dünyada yaptıkları amellerin karşılığı olarak ahirette kalacakları sabit yer, dünya ise muvakkat bir yerdir anlamına gelmesi de mümkündür. "Müstekar" ile geceler, "müstevda'" ile gündüzler de kastedilmiş olabilir. İlk yorumlar özellikle ademoğullarına mahsustur.
Sonra az önceki ayetin sonunda Cenab-ı Hak "Bilgiye açık bir topluluk için" buyurmakta idi. Burada da Anlamaya açık bir topluluk için buyurmaktadır. Anlamak, benzerlerine işaret eden anlamıyla bir şeyi bilmek demektir, ilim ise bir şeyin kendisini bilmektir. Bundan dolayı Allah'a fakih ve alim denilmez, çünkü Allah eşyayı, başkaları ve benzerleri vasıtasıyla değil, kendi zatıyla bilmektedir. Fakih ise, nesneleri başkaları, benzerleri ve işaretler vasıtasıyla bilir.
Yorumu Yorumla
-
Enşeeküm (أَنْشَأَكُمْ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "n-ş-e" kökünün sözlükte yükselmek, büyümek, meydana gelmek ve bir şeyi yavaş yavaş var edip geliştirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inşa" eylemini sıradan bir "yaratma" (halk) fiilinden ayırır; ona göre inşa, varlığı birdenbire değil, belirli aşamalardan geçirerek, terbiye ederek ve ona ontolojik bir sağlamlık kazandırarak kademe kademe inşa edip yükseltmektir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin "Sizi inşa eden O'dur" (hüvellezî enşeeküm) bağlamındaki teolojik gücünü inceler. İnsanın biyolojik ve tarihsel varoluşunun kör bir evrimin tesadüfü değil, başından sonuna kadar ilahi ve bilinçli bir "inşa" (tasarım ve yükseltme) süreci olduğunu vurgular.
Nefsin (نَفْسٍ)
İbn Fâris, "n-f-s" kökünün temelinde nefes, kan, bir şeyin aslı, özü ve varlığın ta kendisi anlamlarının yattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an antropolojisinde "nefs" kavramının sadece soyut bir "ruh" anlamına gelmediğini; insanın biyolojik, psikolojik ve manevi tüm gerçekliğini kapsayan "total ontolojik merkezini" (özünü) ifade ettiğini detaylandırır.
Vâhıdetin (وَاحِدَةٍ)
İbn Fâris, "v-h-d" kökünün sözlükte teklik, bölünemezlik, parçalara ayrılmamış saf birim anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin nefsi niteleyen bir sıfat olarak (nefsin vâhıdetin) kullanılmasını felsefi olarak açıklar; dünyadaki milyarlarca insanın fiziksel çokluğuna (kesret) rağmen, hepsinin ontolojik "kaynak kodunun" ve yaratılış temelinin mutlak bir "birlik/teklik" (vahdet) içinde olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "tek bir nefisten/özden" kurgusunun taşıdığı sosyo-politik devrimi tahlil eder. Geç Antik Çağ'da ve cahiliye toplumunda insanın değerini belirleyen ırk, kabile, asabiyet, köle-efendi gibi yatay kast sistemlerini; Kur'an'ın "hepiniz tek bir özden geliyorsunuz" felsefesiyle kökünden yıktığını, evrensel ve sarsılmaz bir "insani eşitlik" manifestosu ilan ettiğini vurgular.
Müstekarrun (فَمُسْتَقَرٌّ)
İbn Fâris, "k-r-r" kökünün etimolojik tabanında soğukluk, sükûnet, hareketin biterek bir yere sabitlenmek, yerleşmek ve kararlı hale gelmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "müstekar" kavramını, insanın varoluş serüveninde uzun süreli, sabit ve güvenli olarak kaldığı ontolojik durak (örneğin anne rahmi veya yeryüzü) olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, bu kavramı Geç Antik Çağ'ın insan hayatını tasvir eden felsefi lügati bağlamında okur. Hayatın kaotik akışı içinde insanın biyolojik ve ruhsal olarak kök saldığı, "karar kıldığı" o sabit merkezlerin (müstekar) ilahi bir planlamanın eseri olduğunu ifade eder.
Müstevdaun (وَمُسْتَوْدَعٌ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "v-d-a" kökünün sözlükte bir şeyi bırakmak, terk etmek ve geçici bir süreliğine güvenilir bir yere emanet etmek (vedia) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "müstevda" kavramını, müstekarrın mutlak zıddı olarak; kalıcılığı olmayan, sadece bir sonraki aşamaya geçmek için "geçici olarak emanet bırakılan" kısa süreli ontolojik durak (örneğin babanın sulbü veya mezar) olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "bir karar kılma yeri (müstekar) ve bir emanet edilme yeri (müstevda)" tamlamalarının oluşturduğu o eşsiz edebi zıtlığı (tıbâk) ve dinamizmi analiz eder. İnsanın yaratılışından ahirete kadar uzanan serüveninin sabitlik ve geçicilik arasında salınan devasa bir hareket olduğunu; insanın hiçbir zaman dünyaya kazık çakamayacağını, bedenin ve ruhun sadece nihai hedefe doğru ilerleyen "emanetler" olduğunu resmeden kusursuz bir felsefi tasvir olduğunu vurgular.
Fassalnâ (فَصَّلْنَا)
İbn Fâris, "f-s-l" kökünün sözlükte bir bütünü parçalarına ayırmak, aralarını açmak, karmaşık olan bir şeyi belirgin hale getirmek ve sınırları netleştirmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "tafsil" eylemini epistemolojik (bilgi felsefesi) bir zeminde tanımlar; insanın yaratılışı gibi son derece karmaşık ve iç içe geçmiş bir ontolojik hakikatin, insan aklının kolayca sindirebileceği şekilde kategorize edilerek, en ince biyolojik ve ruhsal ayrıntılarına kadar netleştirilmesidir.
El-Âyâti (الْآيَاتِ)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "âye" sözcüğünün bir şeyin varlığına işaret eden alamet, kanıt ve iz anlamına geldiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, ayetin bağlamında insan bedeninin ve yaratılış evrelerinin (müstekar ve müstevda) "ayetler" olarak sunulmasını tahlil eder. Kur'an'ın mucizeyi dışarıda aramak yerine, insanın bizzat kendi biyolojik oluşumunu (embriyolojisini) ve ontolojik kökenini "okunması gereken teolojik bir metne" (ayete) dönüştürdüğünü aktarır.
Yefkahûn (يَفْقَهُونَ)
İbn Fâris, "f-k-h" kökünün temelinde bir şeyi yüzeysel olarak bilmek değil, onun en derin anlamına nüfuz etmek, örtülü olanı yarmak, söylenenin arkasındaki asıl niyeti (felsefeyi) idrak etmek ve ince bir kavrayış anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "fıkh" eylemini "ilim" eyleminden kesin olarak ayırır; ilim görünenin bilgisiyken, fıkh görünen bilgi üzerinden görünmeyen gizli hakikate (derinliğe) ulaşma yetisidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bir önceki ayetin (97. ayet) "bilen bir toplum için" (ya'lemûn) kelimesiyle, bu ayetin (98. ayet) ise "derin kavrayış sahibi olan bir toplum için" (yefkahûn) kelimesiyle bitmesindeki o muazzam kelamî ve anlamsal milimetreyi değerlendirir. Yıldızları, güneşi ve evrenin dışsal/makro işleyişini gözlemlemek için duyusal ve matematiksel "bilgiye" (ilim/ya'lemûn) ihtiyaç varken; insanın anne rahmindeki gelişimini, ruhun o ince emanet edilişini, tek bir nefisten (özden) çoğalmanın o devasa biyolojik ve felsefi gizemini çözebilmek için sadece kuru bir bilginin yetmeyeceğini, içselleştirilmiş, keskin ve derin bir "ontolojik okumaya / kavrayışa" (fıkh/yefkahûn) ihtiyaç duyulduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla