Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 94. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 94. Ayet

    وَلَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادٰى كَمَا خَلَقْنَاكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ وَرَٓاءَ ظُهُورِكُمْۚ وَمَا نَرٰى مَعَكُمْ شُفَعَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ اَنَّهُمْ ف۪يكُمْ شُرَكٰٓؤُ۬اۜ لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنَكُمْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad ci/tumûnâ furâdâ kemâ ḣaleknâkum evvele merratin veteraktum mâ ḣavvelnâkum verâe zuhûrikum(s) vemâ nerâ me’akum şufe’âekumu-lleżîne ze’amtum ennehum fîkum şurakâ/(u)(c) lekad tekatta’a beynekum vedalle ‘ankum mâ kuntum tez’umûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Sizin hakkınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda görmeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış, (tanrı) sandığınız şeyler sizi bırakıp gitmiştir.

      Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayete farklı anlamlar verilebilir. Birincisi, sizi aynen ilk seferinde yardımcısız ve desteksiz yarattığımız gibi yeniden yaratacağız, teker teker dirilteceğiz, yine yardımcısız ve desteksiz olarak bize geleceksiniz. İkincisi, başlangıçta sizi şefaatçiniz ve yardımcınız olmadan tek tek yarattığımız gibi birbirinize yardım edecek yardımcınız ve şefaatçiniz olmadan yeniden yaratacağım, tek tek dirilteceğim. Şöyle de denildi: Allah sizi ilk olarak malsız ve dünyaya ait hiçbir şeyiniz olmadan yarattığı gibi yine malsız ve dünyaya ait hiçbir şeyiniz olmadan diriltecek ve yeniden yaratacak. Teker teker bize geleceksiniz mealindeki cümlenin, sizi ilk defa yarattığımız gibi yanınızda övüneceğiniz hizmetçiler ve mallar, dünyada böbürlendiğiniz akrabalar olmadan geleceksiniz anlamını içermesi de caizdir. Sizi ilk defa yarattığımız gibi ibaresinin, teker teker bize geleceksiniz anlamındaki cümleden bağımsız olması da caizdir. Ancak tekrar nasıl diriltilecekler? sorusunun cevabı, Sizi ilk defa yarattığımız gibi diriltileceksiniz, olur.

      (Dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız mealindeki ayetin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, onları arkanıza koydunuz, dönüp bakmıyorsunuz, terk edilmiş halde arkanızda bıraktınız, sadece yapmış olduğunuz önünüzdeki amellerinize bakıyorsunuz. İkincisi, size verdiğimiz şeyleri önden göndermediniz, onlardan fayda görmediniz, aksine geride bırakıp gittiniz, dolayısıyla hiç yararlanmadınız; sizin fayda göreceğiniz şey ancak önceden gönderdikleriniz ve infak ettiklerinizdir.

      Ayette geçen "havvelnaküm" (خَوَّلْنَاكُمْ) kelimesinin, size verdiğimiz şeyler ve size verdiğimiz rızıklar anlamına geldiği söylenmiş, size verdiğimiz imkanlar manasına geldiği de kabul edilmiştir, bunların hepsi de aynı anlama gelir.

      Sizin hakkınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda görmeyeceğiz. Onlar, kulluk ve uluhiyyet konusunda Allah'a ortaklar nispet ediyorlardı, diyorlardı ki: "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır". "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz". Allah şöyle buyuruyor: Sizin hakkınızda Allah'a kullukta ortaklarımız sandığınız ve Allah katında şefaatçilerimizdir diye iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmeyeceğiz. Onlar şu anda kendi başlarının derdindedirler. Cenab-ı Hak onların ne kadar akılsızca davrandıklarını ve ne kadar kısır görüşlü olduklarını haber vermektedir.

      Andolsun, aranız açılmıştır. Buradaki "beyneküm" (بَيْنَكُمْ) kelimesi merfü ve mansub olarak okunmuştur. Merfü okuyana göre ayetin anlamı şöyle olur: Münasebetiniz kopmuştur. Mansub okuyana göre de şöyle olur: Aranızda olan ilişki kesilmiştir. Cenab-ı Hak burada onların dünya hayatında birbirleriyle olan münasebetin ve dostluğun ahirette kesileceğini haber vermektedir. Halbuki onlar dünyada birbirleriyle yardımlaşıyor, birbirlerine destek oluyorlardı. Allah bütün bunların ahirette olmayacağını, aksine birbirlerine düşman olacaklarını ve birbirlerinden uzak duracaklarını haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: "İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır". "Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır". "insanlar toplanınca taptıkları şeyler kendilerine düşman olacaklar". "O putlar onların ibadetini tanımayacaklar". O gün tapılanlar tapanlara, tapanlar tapılanlara düşman olacaklar. Bu dünyada aralarındaki sevgi ve vuslat düşmanlığa dönüşecek, aralarındaki yakınlık ve akrabalık bitecek, o kadar ki birbirlerinden kaçacaklar. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: "işte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından kaçar".

      (Tanrı) sandığınız şeyler sizi bırakıp gitmiştir. Yani sizden ayrılıp gittiler, (tanrı) sandığınız şeyler, yani Allah katında şefaatçiniz olduğunu sandığınız şeyler batıl oldu. Hatalardan korunma ve kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ci'tümûnâ (جِئْتُمُونَا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "c-y-e" kökünün sözlükte bir yere gelmek, varmak ve ulaşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eylemini, hem fiziksel bir mekân değişikliği hem de ilahi huzura çıkış gibi manevi/ontolojik bir intikal olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamındaki eskatolojik (ahiret eksenli) ağırlığı değerlendirir. "Bize geldiniz" (ci'tümûnâ) ifadesinin; dünyada ilahi mesajdan kaçan, yaratıcıyı görmezden gelen kibrin (şirkin), zamanın sonunda o mutlak ve kaçınılmaz otoriteyle (hesaplaşmak üzere) yüz yüze gelmek zorunda kaldığı o sarsıcı teolojik ve fiziksel sürüklenişi ifade ettiğini tahlil eder.

        Furâdâ (فُرَادَىٰ)

        İbn Fâris, "f-r-d" kökünün etimolojik tabanında teklik, yalnızlık, eşi ve benzeri olmamak, diğerlerinden koparak ayrışmak anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi eskatolojik mahkemede insanın tüm malından, mülkünden, makamından ve yoldaşlarından soyutlanarak çırılçıplak kalması hali olarak açıklar. Patricia Crone, bu kavramı Geç Antik Çağ Arabistan'ının kabileci (asabiyet) yapısı üzerinden okur. Dünyadayken tüm gücünü ve kimliğini bağlı bulunduğu kabileden, kan bağından ve aşiretten alan bedevi aklının; ilahi mahkemeye "yapayalnız/teker teker" (furâdâ) çağrılmasının, o devasa sosyolojik ve paganist sığınakları kökünden yıkan, kurtuluşu radikal bir şekilde "bireyselleştiren" sarsıcı bir teolojik manifestodur. Toshihiko Izutsu, kavramın ontolojik boyutunu inceler. İnsanın dünyaya ilk geldiği o sıfır noktasına (fıtrata) geri dönüşünü simgeleyen bu kelimenin; insanın dünyevi hayatı boyunca yüzüne taktığı tüm sahte maskelerden (statülerden) arınarak, mutlak gerçeklik karşısında en savunmasız ve yalın haliyle dikilişini resmettiğini detaylandırır.

        Halaknâküm (خَلَقْنَاكُمْ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün temelinde bir şeyin ölçüsünü, biçimini takdir etmek ve daha önce hiçbir örneği yokken onu yokluktan varlık sahasına çıkarmak (ibda) anlamlarının yattığını aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette "Sizi ilk defa yarattığımız gibi" (kemâ halaknâküm evvele merratin) kurgusunun taşıdığı rasyonel diyalektiği değerlendirir. Müşriklerin en büyük itirazı olan "Çürümüş kemikler nasıl dirilecek?" sorusuna karşı; ilk yaratılıştaki o mutlak hiçlikten (yokluktan) var etme kudretini hatırlatarak, ikinci yaratılışın (dirilişin) ontolojik ve mantıksal olarak çok daha kesin olduğunu muhatabın zihnine çakan eşsiz bir felsefi kanıtlama (burhan) olduğunu vurgular.

        Teraktüm (تَرَكْتُمْ)

        İbn Fâris, "t-r-k" kökünün sözlükte bir şeyi kendi haline bırakmak, ondan ayrılmak, vazgeçmek ve geride bırakmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "terk" eylemini bağlamsal olarak açıklar; bu, insanın kendi iradesiyle yaptığı felsefi bir vazgeçiş değil, ölümün getirdiği o mutlak zorunlulukla, tüm dünyevi aidiyetlerinden ve sahip olduğunu sandığı şeylerden ontolojik olarak koparılmasıdır.

        Havvelnâküm (خَوَّلْنَاكُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "h-v-l" kökünün temelinde birine bir malı veya sorumluluğu vermek, onu bir şeye sahip kılmak ve gözeticisi yapmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "tahvîl" eylemini sıradan bir "verme" (itâ) eyleminden ayırır; ona göre bu kelime, verilen nimetin mutlak mülkiyetini devretmek değil, onu geçici bir süreliğine kullanım ve imtihan (sorumluluk) amacıyla "emanet etmek" demektir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin taşıdığı kelamî ironiyi tahlil eder. Müşriklerin dünyadayken tamamen kendi zekaları ve güçleriyle elde ettiklerini ("benimdir" - mülk) sandıkları servet, makam ve gücün; aslında sadece ilahi bir "emanet/tahsis" (havvelnâküm) olduğunu, mahşer anında bu sahte mülkiyet illüzyonunun çökmesiyle insanın asıl "hiçliği" ile yüzleştiğini vurgular.

        Zuhûriküm (ظُهُورِكُمْ)

        İbn Fâris, "z-h-r" kökünün arka taraf, sırt, aynı zamanda açığa çıkmak ve görünmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki "Sırtlarınızın arkasına" (verâe zuhûriküm) tamlamasının oluşturduğu trajik ve edebi tasviri analiz eder. İnsanın dünyadayken uğruna cinayetler işlediği, şirk koştuğu ve tüm ömrünü heba ettiği o devasa maddi yığınların; hesap anında hiçbir ontolojik değer taşımayan, yüzüne bile bakılmayan ve "arkaya fırlatılan" (zuhûr) işe yaramaz birer çöpe dönüşmesinin, Kur'an lügatindeki en çarpıcı vizüel iflas tablosu olduğunu aktarır.

        Şufeâekümül (شُفَعَاءَكُمُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ş-f-a" kökünün sözlükte tekin zıddı olarak çift, bir şeyi diğerine ekleyerek güçlendirmek ve desteklemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şefaat" kavramını; makam ve güç bakımından daha üstün olan birinin, kendisinden daha düşük statüdeki birini koruması, onun adına otoriteden bağışlanma talep etmesi (aracılık) olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik lügati bağlamında okur. Dönemin paganizmindeki ve yozlaşmış monoteizmindeki "şefaatçi" inancını; insanların tanrılarla veya azizlerle kurdukları patron-klient (efendi-müşteri) ilişkisi olarak değerlendirir. Kur'an'ın "Şefaatçilerinizi göremiyoruz" şeklindeki ilahi beyanıyla, dünyevi mahkemelerde işe yarayan o "aracı (torpil)" kurumunu ahiret ekseninde tamamen sıfırladığını ve evrensel adaleti tavizsiz kıldığını ifade eder.

        Şürakâü (شُرَكَاءُ)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin değerde, mülkiyette veya otoritede ortak olması, teklik vasfının bozulması anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin Allah'a "ortak" kıldıkları bu sahte ilahların mahşerdeki yokluğunu kelam felsefesi açısından değerlendirir. İnsanın korkularından ve cehaletinden ürettiği o devasa panteonun (putların, cinlerin veya yıldızların); mutlak hakikat (hesap anı) tecelli ettiğinde hiçbir ontolojik karşılığının bulunmadığının kanıtlanması, şirkin sadece büyük bir yalan değil, aynı zamanda felsefi bir boşluk (hiçlik) olduğunu ispatlayan sarsılmaz bir dekonstrüksiyon (yapı söküm) eylemidir.

        Tekattaa (تَقَطَّعَ)

        İbn Fâris, "k-t-a" kökünün sözlükte bir bütünün parçalara ayrılması, kesilmesi ve bağların kopması anlamına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemin tefe'ul (aşırılık/zorlanma) babında (tekattaa) gelmesini; sıradan bir kopuş değil, bir daha asla tamir edilemeyecek şekilde, şiddetle, paramparça olarak ve tüm bağların (nedenselliklerin) iflas ederek parçalanması olarak açıklar. Angelika Neuwirth, kavramı eskatolojik (kıyamet) edebiyatı ekseninde değerlendirir. Putperest aklın, evreni kendi sahte tanrıları, şefaatçileri ve kabile çıkarlarıyla birbirine bağladığı o sahte "kozmik ve sosyal ağın"; ilahi mahkeme kurulduğunda aniden ve şiddetle çökmesini (tekattaa) resmeden bu kelimenin, müşrik dünya görüşünün yapısal ve mutlak çöküşünü simgelediğini vurgular.

        Dalle (ضَلَّ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün temelinde doğru yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak ve bir şeyin yok olup gitmesi anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu ayetteki (dalle anküm) kullanımını; dünyadayken peşinden gidilen o sahte ilahların ve ideolojilerin, onlara en çok ihtiyaç duyulan mahşer gününde muhatabını yüzüstü bırakarak tamamen "ortadan kaybolması, hiçliğe karışması" olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin yarattığı psikolojik terörü inceler. Müşrikin en büyük trajedisinin sadece cehennem azabı değil; dünyadayken tapındığı, güvendiği ve hayatını adadığı o sahte gerçekliklerin (putların/tabuların) aslında birer seraptan ibaret olduğunu anlaması ve o "güvenlik ağının" mutlak bir hiçliğe dönüşerek (dalle) onu ebedi bir ontolojik kimsesizliğe terk etmesi olduğunu tahlil eder.

        Tez'umûn (تَزْعُمُونَ)

        İbn Fâris, "z-a-m" kökünün etimolojik tabanında hiçbir kesin kanıta dayanmaksızın bir iddiada bulunmak, asılsız zanda bulunmak ve boş iddia anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "za'm" kavramını epistemolojik (bilgi felsefesi) bir çerçevede açıklar; bu, yakînin (kesin bilginin) mutlak zıddı olan, yalana çok daha yakın duran hastalıklı bir inanç (zan) formudur. Toshihiko Izutsu, ayetin "idda edip durduğunuz şeyler" (mâ küntüm tez'umûn) şeklindeki kapanışını (fasıla) Kur'an'ın inanç semantiği bağlamında değerlendirir. Şirkin (paganizmin) nesnel, felsefi veya akli hiçbir karşılığı olmadığını; putperestliğin sadece insanların kendi egolarından ve korkularından ürettikleri asılsız zihinsel projeksiyonlardan (za'm) ibaret olduğunu bildiren nihai ve sarsılmaz bir epistemolojik ifşa (deşifre) olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X