اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَۚ فَاِنْ يَكْفُرْ بِهَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْماً لَيْسُوا بِهَا بِكَافِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 89. Ayet
Daralt
X
-
Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkar ederlerse muhakkak ki yerlerine, bunları inkar etmeyecek bir topluluk getiririz.
Onlar, kendilerine kitap verdiğimiz kimselerdir. Bundan maksadın peygamberlere verdiği kitaplar olduğu söylenmiştir. Hikmet verdiğimiz kimselerdir. Denildi ki: Burada Allah'ın ilim ve anlayış verdiği kimseler kastedilmektedir. Şöyle de söylendi: Allah'ın onlara verdiği hükümler kastedilmiştir. Peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Bundan maksat da gayb haberlerini verdiği kimselerdir. Biz bunu daha önce zikretmiştik.
Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkar ederlerse . .. Buradaki bunları anlamındaki zamir, zikretmiş olduğu nübüvvetten, gayb haberlerinden kinayedir. Şöyle de denilmiştir: Bu zamir, Cenab-ı Hakk'ın peygamberlere indirdiği kitaplardan kinayedir. Onun, Allah'ın peygamberlerine verdiği mucizelerden ve delillerden kinaye olduğu da söylenmiştir.
Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkar ederlerse muhakkak ki yerlerine, bunları inkar etmeyecek bir topluluk getiririz. Bu ayetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Eğer şimdi bu söylenenleri inkar ederlerse, yani Mekkeliler inkar ederlerse, demektir. Muhakkak ki yerlerine, bunları inkar etmeyecek bir topluluk getiririz. Yani onların yerine Medineli ensarı ve muhacirleri getiririz. Bu, İbn Abbas'ın (r.a.) sözüdür. Denildi ki: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkar ederlerse, yani akrabaların inkar ederlerse, Muhakkak ki yerlerine, bunları inkar etmeyecek bir topluluk getiririz, yani saymış olduğu resulleri ve nebileri getiririz. Şöyle de denildi: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkar ederlerse, yani akrabaların ve tanıdıkların inkar ederlerse, Muhakkak ki yerlerine, başka bir topluluk getiririz, yani akraban olmayan kişileri getiririz ve onlar Bunları inkar etmezler. Şu da söylenmiştir: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkar ederlerse, yani yeryüzü ehli inkar ederlerse, Muhakkak ki yerlerine, başka bir topluluk getiririz, yani gök ehlini getiririz ve onlar Bunları inkar etmezler. Hasan-ı Basri de şöyle dedi: Eğer şimdi onlar bu söylenenleri inkar ederlerse, yani ümmetin bunları inkar ederlerse, Allah onların yerine daha önceki ümmetlerden nebileri ve salih kimseleri getirir ve onlar Bunları inkar etmezler. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ayetin anlamı, bizim söylediğimiz gibidir.
Yorumu Yorumla
-
Ülâike (أُولَٰئِكَ)
İbn Fâris, kelimenin uzaklık bildiren bir işaret zamiri (onlar/şunlar) olduğunu ve bir şeye işaret ederken o şeyin makamca veya mekanca yüksekliğine, erişilmezliğine vurgu yaptığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin başındaki bu işaret zamirinin (ülâike / işte onlar) taşıdığı retorik gücü değerlendirir. Bir önceki ayette zikredilen ve tek bir "hidayet" çizgisinde birleşen o devasa peygamberler silsilesine (İbrahim'den İsa'ya kadar 18 peygambere) işaret eden bu kelimenin; onları sıradan tarihsel figürler olmaktan çıkarıp, ilahi seçilmişliğin ve teolojik otoritenin zirvesine yerleştiren, ulaşılmaz (uzak/yüce) bir ontolojik anıt olarak sabitlediğini tahlil eder.
Âteynâhümü (آتَيْنَاهُمُ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün temelinde bir şeyin gelmesi, ulaşması ve verilmesi anlamlarının yattığını aktarır. (İf'al babı olan "itâ", yukarıdan aşağıya, bir otorite tarafından bahşetmek demektir). Râgıb el-İsfahânî, "itâ" eylemini, verilen şeyin sıradan bir nesne değil, muhatabın ontolojik statüsünü tamamen değiştiren, ona ağır bir sorumluluk ve şeref yükleyen çok değerli ilahi bir donanım/yetki olması şeklinde açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin bizzat yaratıcı ("Biz onlara verdik") olmasını kelam felsefesi açısından inceler. Kitap, hüküm ve nübüvvet gibi makamların, insanın kendi entelektüel dehasıyla, siyasi gücüyle veya kabilevi asaletiyle "kazanılamayacağını" (kesbî olmadığını); bunların sadece ve mutlak surette Allah'ın "karşılıksız bir lütfu" (vehbî) olarak seçtiği kullarına bahşedildiğini bildiren sarsılmaz bir tevhid vurgusu olduğunu belirtir.
El-Kitâbe (الْكِتَابَ)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlükte dağınık şeyleri bir araya getirmek, bağlamak, dikiş atmak ve bir şeyi kalıcı hale getirmek için yazmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kavramını, ilahi iradenin kulları için belirlediği şaşmaz fıtrat yasalarını, farzları ve hükümleri içeren mutlak, bağlayıcı ve yazılı (kalıcı) ilahi belge olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek; Aramice ve Süryanicedeki "ktâbâ" kelimesiyle doğrudan dilbilimsel bir akrabalığı olduğunu, Ortadoğu'nun monoteistik inanç havzasında "kutsal metin / vahiy" anlamında ortak ve çok güçlü bir teolojik lügati temsil ettiğini kanıtlarıyla sunar. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın din felsefesi üzerinden okur. Dönemin dini otoritelerinin meşruiyetlerini "yazılı bir kutsal metne" dayandırma zorunluluğuna dikkat çeker. Kur'an'ın bu peygamberlere "Kitap verildiğini" ilan etmesinin, onları sadece bilge veya şifacı (şaman) figürler olmaktan çıkarıp, evrensel ve kalıcı bir dinin kurucu (şâri') otoriteleri olarak kodladığını ifade eder.
El-Hukme (الْحُكْمَ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün temelinde engellemek, fesadı/bozulmayı durdurmak, her şeyi yerli yerine koyarak düzeltmek ve sağlamlaştırmak anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramını; aklın ve vahyin ışığında hakkı batıldan ayıran felsefi derinlik (hikmet), teorik bilgiyi pratiğe dökme becerisi ve olaylar karşısında şaşmaz bir adaletle karar verme yetisi olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın bilgi teorisindeki (epistemolojideki) yerini tahlil eder. Hüküm, sadece siyasi bir iktidar veya krallık (mülk) demek değildir; aksine, toplumun içine düştüğü o kaotik pagan (şirk) mantığını parçalayarak, rasyonel ve ahlaki yargılarda bulunabilme gücüdür. Kitaptan (teoriden) hemen sonra Hükmün (pratiğin/anlayışın) gelmesi, vahyin ancak bu "derin kavrayış" ile topluma fayda sağlayacağını gösterir.
En-Nübüvvete (النُّبُوَّةَ)
İbn Fâris, kelimenin kökeni için iki ihtimal sunar: Ya "n-b-e" (büyük, sarsıcı haber vermek) kökünden gelir ya da "n-b-v" (yükselmek, yücelmek, tümsek olmak) kökünden gelir. Her iki durumda da sıradan insanlardan ontolojik olarak yükselmiş (seçilmiş) ve ilahi haberi taşıyan elçi anlamına gelir. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice ve Aramicedeki "nebu'ah" (peygamberlik) teriminden gelerek Arapça lügatine yerleştiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, Kitap, Hüküm ve Nübüvvet üçlemesinin (triad) Geç Antik Çağ'daki karşılığını değerlendirir. Kur'an'ın bu peygamberleri (Zekeriyya, İsa, İlyas vb.) bu kavramla tanımlamasının; onları salt ahlak hocaları veya filozoflar değil, bizzat Allah ile dikey (vertikal) bir iletişim hattına sahip, vahyi alan ve ileten mutlak yetkili "ilahi elçiler" (nübüvvet) olarak Hristiyan-Yahudi teolojisindeki konumlarından daha saf (tevhidi) bir makama yerleştirdiğini aktarır.
Yekfür (يَكْفُرْ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gizlediği için çiftçiye de, zırhını elbisesinin altına gizlediği için savaşçıya da "kâfir" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" eylemini teolojik bağlamda tanımlar; bu, insanın kalbinde ve fıtratında var olan veya kendisine apaçık delillerle (Kitap, Hüküm, Nübüvvet ile) sunulan ilahi hakikatin (nurun) üstünü inatla, kibirle ve bilinçli bir şekilde örtmesi, nimetleri inkar etmesidir. Toshihiko Izutsu, cahiliye ve Kur'an semantiğinde küfrün psikolojisini inceler. Eylemin şart kipiyle (in yekfür / eğer inkar ederlerse) kullanılmasının; inkarın masum bir cehalet değil, sunulan o devasa ontolojik mirasa (hidayete) karşı felsefi bir başkaldırı, statükoyu korumak adına hakikati "görmezden gelme" (örtme) tercihi olduğunu detaylandırır.
Vekkelnâ (وَكَّلْنَا)
İbn Fâris, "v-k-l" kökünün sözlükte bir işi başkasına havale etmek, bir konuda kendi yetkisini devrederek karşısındakine güvenmek ve onu koruyucu/sorumlu olarak atamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevkil" eylemini; emaneti (hakikati) taşıyamayanlardan alıp, o ağır sorumluluğu liyakatle taşıyabilecek, sarsılmaz ve güvenilir yeni bir muhataba (vekil tayin etme) aktarmak olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin failinin yine bizzat Allah (vekkelnâ / biz vekil kıldık, emanet ettik) olmasını değerlendirir. Müşriklerin (Kureyş'in veya inkarcıların) hakikati reddetmesinin ilahi planı asla sekteye uğratamayacağını; Allah'ın dininin hiçbir kabilenin veya ırkın tekeline muhtaç olmadığını ve o mirası anında yeni bir sosyolojik yapıya "devredeceğini/emanet edeceğini" bildiren muazzam bir ontolojik bağımsızlık manifestosu olduğunu vurgular.
Kavmen (قَوْمًا)
İbn Fâris, "k-v-m" (kalkmak, ayakta durmak) kökünden gelen bu kelimenin; ortak bir hedef için birlikte ayağa kalkan, aynı ideolojiyi ve aidiyeti paylaşan insan topluluğu anlamına geldiğini kaydeder. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ kabile asabiyeti üzerinden okur. Ayette "başka bir kavim" (kavmen) vurgusu yapılmasının; inkar eden mevcut biyolojik kabileyi (Kureyş'i) teolojik olarak "ıskartaya çıkardığını" ve onların yerine sadece "inanç ve tevhid" ekseninde kenetlenmiş, yeni ve evrensel bir sosyolojik yapı (ideolojik kavim) inşa edileceğini gösteren radikal bir toplumsal dönüşüm (ikame) yasası olduğunu ifade eder.
Kâfirîn (بِكَافِرِينَ)
İbn Fâris, "k-f-r" (örtmek/inkar etmek) kökünden türeyen ism-i fâil (etken sıfat) çoğuludur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "onlar buna asla inkar eden kimseler değillerdir" (leysû bihâ bi kâfirîn) şeklindeki kapanışının (fasıla) gramatik ve psikolojik sarsıntısını analiz eder. İfadenin isim cümlesi kalıbında (süreklilik bildirerek) ve pekiştirme edatı olan "bi" harf-i cerri ile kullanılmasının; bu yeni emanetçi kavmin (müminlerin) imanındaki o tavizsizliği, sarsılmazlığı ve "inkar etme ihtimalinin bile ontolojik olarak imkansızlığını" resmeden, müşrik aklına karşı fırlatılmış kusursuz bir edebi reddiye ve peygambere sunulmuş muazzam bir teselli beyanı olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla