Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 88. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 88. Ayet

    ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike huda(A)llâhi yehdî bihi men yeşâu min ‘ibâdih(i)(c) velev eşrakû lehabita ‘anhum mâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte bu, Allah'ın hidayetidir; O, bununla kullarından dilediğini doğru yola ulaştırır. Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı yapageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi.

      İşte bu, Allah'ın hidayetidir; O, bununla kullarından dilediğini doğru yola ulaştırır. Yani bu hidayet, Allah'ın peygamberlerine verdiği hidayettir. İşte O'nun hidayetiyle peygamberler hidayetlendiler. Bu ayet de Mûtezile'nin iddialarının aksine işaret etmektedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaratılanları hidayete erdirmek istemiştir, fakat onlar hidayetlenmediler. Mûtezilî alimlerin iddialarına göre resullere ve nebilere Allah'tan verdiği hidayet ve fazilet, bütün kafirlere de verilmiştir. Onların iddialarına göre ayetin ifade ettiği anlam çekilip alınmaktadır, çünkü Allah dilediğini doğru yola ulaştırır buyuruyor, fakat onlar şöyle diyorlar: Allah, herkesin hidayete ermesini istedi, ancak onlar hidayete ermediler. Şayet söyledikleri doğru ise, o zaman ayetteki dilediğini mealindeki "men yeşau" (مَنْ يَشَاءُ) kelimesinin anlamı yoktur. Ayet-i kerimeye göre, Allah, yaratılanlardan bazı kimselerin hidayete erdirmemeyi diledi, çünkü onların asla doğru yola gelmeyeceklerini ve hidayeti tercih etmeyeceklerini biliyordu. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı yapageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi. Bu ifade, şayet onlar Allah'a ortak koşmuş olsalardı haklarında hangi hükmün verileceğini haber vermektedir, ancak onlar Allah'a ortak koşmadılar, çünkü Allah onları korumuş, risalede görevlendirmek için onları seçmiş ve nübüvvet ihsan etmek için onları özel kılmıştı. Bu itibarla onların Allah'a ortak koşma ihtimali yoktu. Ancak Cenab-ı Hak bunu, O'nun hükmünün sıradan veya eşraftan biri olsun, Allah'a başkasını ortak koşan herkes için geçerli olduğunu insanlar bilsinler diye zikretmiştir.

      Yapageldikleri iyi şeyler elbette boşa giderdi. Yani Allah'a ortak koşmadan önce yapmış oldukları güzel ve hayırlı amelleri de boşa giderdi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin uzaklık bildiren bir işaret zamiri (şu/o) olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin başındaki bu işaret zamirinin (zâlike hudallâh / İşte bu Allah'ın hidayetidir) taşıdığı teolojik ve retorik gücü değerlendirir. Öncesinde sayılan 18 peygamberlik devasa silsileye (İbrahim, Nuh, Musa, İsa, Yakub...) işaret ederek; onların kendi başlarına buyruk dehalar olmadığını, aralarındaki asırların ve coğrafyaların farklılığına rağmen hepsinin "tek ve aynı hidayet çizgisinde" (zâlike) hizalandığını, tevhidin tarihsel ve ontolojik tutarlılığını sabitleyen muazzam bir işaret fişeği olduğunu tahlil eder.

        Hüdallâhi (هُدَى اللَّهِ)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte karanlıkta yön bulmayı sağlayan işaret, rehberlik ve birini şefkatle hedefine ulaştırmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını isim tamlaması şeklinde (Allah'ın hidayeti) doğrudan yaratıcıya nispet edilmesini; felsefi ve ahlaki pusulanın beşeri akılların ürettiği değişken ideolojilerde değil, sadece mutlak, sarsılmaz ve evrensel olan ilahi vahiyde bulunduğunun beyanı olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde "Allah'ın hidayeti" (Hüdallâh) kurgusunun; pagan (müşrik) aklının o yönsüz, kaotik ve kuralsız mitolojisini (dalaleti) parçalayan, varoluşsal rotayı çizen ve insanın "nereye gittiğini bilme" ihtiyacını mutlak olarak tatmin eden yegane ontolojik merkez olduğunu detaylandırır.

        Yehdî (يَهْدِي)

        İbn Fâris, kelimenin "h-d-y" kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), isim formundan (hüdallâh) hemen sonra eylem formuna (yehdî) geçilmesini analiz eder. Bunun durağan bir ideoloji olmadığını, Allah'ın kullarına yönelttiği sürekli, anlık, aktif ve dinamik bir rehberlik (ilham/vahiy) işleyişi olduğunu resmeden kusursuz bir edebi geçiş olduğunu vurgular.

        Men Yeşâü (مَنْ يَشَاءُ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün temelinde istemek, dilemek ve varlık sahasına çıkmasını irade etmek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (dileme) kavramını Allah'a nispet ettiğinde; bu, keyfi ve rastgele bir tercih değil, mutlak hikmetin ve ilahi planın gereği olan bilinçli, amaçsal ve sarsılmaz iradedir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelam (teoloji) felsefesi bağlamında "Kullarından dilediğine onunla hidayet eder" (yehdî bihî men yeşâü min ıbâdihî) cümlesini tahlil eder. Hidayetin insanın kendi zekasıyla zorla elde edeceği bir hak değil, ilahi "meşîet"e (dilemeye) bağlı mutlak bir lütuf olduğunu; ancak bu dilemenin de liyakatsiz bir kayırma olmadığını, insanın kendi cüz'i iradesiyle tevhid arayışına (İbrahim'in yaptığı gibi) girmesine karşılık verilen bir ilahi inayet (hikmet) olduğunu belirtir.

        Ibâdihî (عِبَادِهِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün etimolojik tabanında yumuşaklık, boyun eğme, kibirden arınma ve itaat etme anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ibad" (kullar) kavramını; insanın evrendeki konumunu doğru kavrayarak, yaratıcısı karşısında mutlak bir acziyet ve sevgiyle itaat (teslimiyet) makamında bulunması olarak tanımlar. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın ve cahiliye toplumunun sosyal yapısı (efendi-köle hiyerarşisi) üzerinden okur. Kur'an'ın "Allah'ın kulları" (ıbâdihî) tamlamasıyla, insanın dünyevi tüm efendilerden, krallardan ve sahte kabile otoritelerinden özgürleşerek sadece mutlak bir iradeye bağımlı olmasını sağlayan radikal bir felsefi ve sosyal devrim olduğunu ifade eder.

        Eşrakû (أَشْرَكُوا)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün sözlükte iki veya daha fazla şeyin otoritede, değerde ve mülkiyette birbirine karışması, saflık ve teklik (tevhid) vasfının tamamen bozulması anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, şirk eylemini; Allah'ın evrendeki mutlak otoritesini, yasa koyuculuğunu veya yaratıcılığını, hiçbir ontolojik karşılığı olmayan aciz nesnelere (putlara, kurumlara veya kişilere) paylaştırmak olarak tanımlar.

        Habita (حَبِطَ)

        İbn Fâris, "h-b-t" kökünün temelinde boşa gitmek, değerini yitirmek, hastalıktan şişip çatlamak ve bütün emeğin geçersiz hale gelmesi anlamlarının yattığını aktarır. (Özellikle hayvanın zehirli veya çok fazla ot yiyerek karnının şişmesi ve helak olması anlamından mecazdır). Râgıb el-İsfahânî, "hubût" eylemini eskatolojik (ahiret eksenli) bir zeminde açıklar; bu, insanın dünyadayken yaptığı iyiliklerin, hayırların ve amellerin, temeldeki inanç sakatlığı (şirk) yüzünden ilahi mahkemede hiçbir karşılık bulamaması, ontolojik bir sıfırlanmaya (iflasa) uğramasıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "Eğer onlar da şirk koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi" (ve lev eşrakû le habita anhüm mâ kânû ya'melûn) şeklindeki sarsıcı kapanışını değerlendirir. Öncesinde sayılan 18 devasa peygamberin (ve onlara verilen hidayetin/makamın) ardından gelen bu korkunç ihtimal cümlesinin taşıdığı mutlak adalet vurgusunu tahlil eder. Kur'an felsefesinde imtiyazlı sınıf (kutsal kan) olmadığını; eğer o en yüce peygamberler (İbrahim, Musa, İsa vb.) bile şirk koşsaydı, onların da peygamberlik rütbelerinin elinden alınacağını ve amellerinin sıfırlanacağını (hubût) bildiren; evrensel hukukta kimsenin Allah'ın yasalarından muaf veya "imtiyazlı (torpilli)" olmadığını sabitleyen eşsiz ve radikal bir teolojik manifestodur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X