وَمِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَاِخْوَانِهِمْۚ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 87. Ayet
Daralt
X
-
Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşkrinden bazılarını, evet onları da seçkin kıldık ve dosdoğru yola yönelttik.
Onların atalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bazılarını ... Babaları'ndan maksat, kendilerinden önce yaşayanlardır. Çocukları, kendilerinden sonra gelecek olan nesilleridir. Kardeşleri ise, akranlarıdır. Çocukları kelimesi ile Muhammed aleyhisselamın kastedildiği söylendiği gibi, onlardan sonraki müminler kastedilmiştir de denilmiştir.
Evet, onları da seçkin kıldık. Onları nübüvvet ve risaletle seçkin kılmış olması muhtemeldir. Onları dosdoğru yola yönelttik; bu nitelik özellikle onlara mahsustur. Onları seçkin kıldık mealindeki cümle, tevhit inancı ve İslam dini ile onları seçkin kıldık anlamına da gelebilir. Bu anlam, bütün peygamberleri ve müminleri içine alır, çünkü onların hepsini bu özellikleriyle seçkin kılmıştır. Bu beyan, yukarıda belirtilen üstün dereceler ve faziletlerle seçkin kıldık anlamına da gelebilir. Bu durumda ayet, "Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz" mealindeki ayetin bağlantısı (sıla) olur. Bu durumda da bütün peygamberleri ve müminleri kapsar. En doğrusunu Allah bilir.
Onların atalarından ve çocuklarından ilahi kelamında bulunan "min" (مِنْ) harf-i cerri, onların atalarından ve çocuklarından bazılarının seçkin olmadıklarına işaret eder, çünkü "min" harf-i cerri, kısmi olmak anlamını ifade eder.
Yorumu Yorumla
-
Âbâihim (آبَائِهِمْ)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "eb" (baba) sözcüğünün "e-b-v" kökünden türediğini; temelinde beslemek, terbiye etmek, korumak ve bir şeyin varlığa gelmesine vesile olmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "eb" (baba/ata) kavramını sadece biyolojik bir ebeveynlikten ayırarak; insanın varoluşsal, ahlaki veya teolojik inşasında emeği geçen, onu eğiten ve yönlendiren her türlü otorite figürünü ve geçmiş nesli de kapsayan geniş bir ontolojik kök olarak tanımlar. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kabileci (asabiyet) yapısı üzerinden okur. Kur'an'ın, bedevi toplumunda mutlak kutsal kabul edilen "atalar kültünü" ve kan bağını, bu ayette peygamberlerin silsilesine bağlayarak tamamen "tevhid ve hidayet" eksenli teolojik bir referansa dönüştürdüğünü; biyolojik atalığın yerini inançsal köklerin aldığını ifade eder.
Zürriyyâtihim (وَذُرِّيَّاتِهِمْ)
İbn Fâris, "z-r-r" kökünün sözlükte dağılmak, tohum ekmek, saçılmak ve yeryüzüne yayılan küçük karıncalar anlamlarına geldiğini; insanın yeryüzünde çoğalan nesline de bu sebeple "zürriyet" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, zürriyet kavramını, bir varlığın kendi ahlaki ve ontolojik mirasını gelecek kuşaklara bir tohum gibi aktarması ve zamanın ötesine taşıması olarak felsefi bir bağlamda açıklar. Angelika Neuwirth, atalar (âbâ) ile başlayan zincirin zürriyet (nesil/torunlar) ile devam etmesini yapısal bir edebi kurgu olarak değerlendirir. Kur'an'ın, peygamberlerin tevhidi misyonunu geçmişe ve geleceğe uzatarak, kan bağına değil ilahi seçilmişliğe dayanan ve zamanı aşan devasa bir "manevi/teolojik soykütüğü" (spiritual genealogy) inşa ettiğini vurgular.
İhvânihim (وَإِخْوَانِهِمْ)
İbn Fâris, "e-h-v" kökünün temelinde iki şeyin birbiriyle uyum içinde olması, aynı gayeye yönelmesi ve dayanışma anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi antropolojisinde "kardeşlik" (ihvân) kavramının sadece aynı kabileden (kandan) gelenler arasındaki o kör ve fanatik dayanışmayı (asabiyeyi) ifade ettiğini; Kur'an'ın ise bu ayette kardeşliği, atalar ve zürriyet zincirine yatay bir genişleme olarak ekleyerek, aynı hidayet çizgisinde buluşanların oluşturduğu "inanç ve ahlak kardeşliğine" dönüştürdüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki ebeveyn (dikey/geçmiş), zürriyet (dikey/gelecek) ve kardeşler (yatay/çağdaş) üçlemesinin; hakikatin sadece bireysel bir aydınlanma değil, toplumun tüm sosyolojik katmanlarını ve zaman dilimlerini kuşatan evrensel bir şuur ağı (tevhidi aile) kurma hedefi olduğunu tahlil eder.
İctebeynâhüm (وَاجْتَبَيْنَاهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "c-b-y" kökünün etimolojik tabanında bir şeyi kendine doğru çekmek, toplamak (havuzda suyun toplanması gibi) ve en saf/temiz olanı seçip ayırmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ictibâ" eylemini, ilahi iradenin bir kulu sıradan kalabalıkların içinden çekip çıkararak, ona kendi özel feyzini, hidayetini ve peygamberlik (veya velayet) makamını bahşetmesi; yani mutlak ve saf bir ontolojik "seçilmişlik" durumu olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, eylemi Geç Antik Çağ'ın teolojik lügati bağlamında okur. Yahudiliğin "seçilmiş ırk" (kolektif seçilmişlik) doktrinine karşılık; Kur'an'ın bu "ictibâ" (seçme) fiiliyle, seçilmişliğin etnik bir imtiyaz olmadığını, liyakat ve ilahi lütufla şekillenen bireysel ve ahlaki bir peygamberlik makamı olduğunu bildiren sarsıcı bir kelamî dekonstrüksiyon (yapı söküm) yaptığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin bizzat Allah ("Biz onları seçtik") olmasını değerlendirir. İnsanın kendi zihinsel çabası ne kadar büyük olursa olsun, o nihai makamın (peygamberliğin) insanın kendi kendine kazanabileceği bir rütbe değil, tamamen yukardan aşağıya uzanan ilahi bir "çekip alma / seçme" (ictibâ) lütfu olduğunu vurgular.
Hedeynâhüm (وَهَدَيْنَاهُمْ)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün sözlükte öne geçerek yol göstermek, karanlıkta yön bulmayı sağlayan alamet ve hedefe nezaketle/şefkatle ulaştırmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, hidayet eylemini; seçilen kişinin (müctebâ) aklının ve ruhunun, ilahi gerçeklikten (hakikatten) sapmasını engelleyen mutlak bir ontolojik pusulayla donatılması olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette "seçme" (ictibâ) fiilinden hemen sonra "hidayet etme" (hedeynâ) fiilinin gelmesini pedagojik bir zorunluluk olarak tahlil eder. İlahi seçilmişliğin tek başına bırakılmış soyut bir unvan olmadığını; seçilen kişinin aynı zamanda sarsılmaz bir bilgiyle, vahiyle ve sürekli işleyen aktif bir ilahi rehberlikle (hidayetle) desteklenerek o ağır misyona hazırlandığını belirtir.
Sırâtın (صِرَاطٍ)
El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Arapça kökenli olmadığını, kadim dillerden Arapçaya geçmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu kaydederler. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını çıkararak; Latince "yol/kaldırım" anlamına gelen "strata" kelimesinden türediğini, Aramice ve Süryanicedeki "îstrâtâ" formu üzerinden Arapçaya "sırât" olarak geçtiğini filolojik delilleriyle kanıtlar. Bu kelimenin, çöldeki silik ve kaybolmaya müsait bedevi patikalarından farklı olarak, sınırları belirgin, zemini sağlamlaştırılmış ve ana hedefi belli olan "ana yol / şose" anlamına geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, sırât kavramının Kur'an felsefesindeki yerini inceler. Pagan aklının şaşkınlık ve belirsizlik üreten inançlarına (dalalet/çölde yönünü kaybetme) karşı; ilahi vahyin sunduğu bu inanç sisteminin, üzerinde yürüyenin asla kaybolmayacağı, nesnel, evrensel ve mutlak güvenli bir ontolojik "otoban" (sırât) olduğunu detaylandırır.
Müstekîm (مُسْتَقِيمٍ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün temelinde ayağa kalkmak, dikilmek, eğriliğin ve zikzakların zıddı olarak pürüzsüz bir şekilde dosdoğru olmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istikamet" kavramını; insanın fıtratına en uygun olan, hiçbir felsefi çelişki, ahlaki sapma veya batıl unsur (şirk) barındırmayan şaşmaz ve mutlak denge hali olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "dosdoğru bir yol" (sırâtın müstekîm) tamlamasıyla kapanmasının (fasıla) edebi ve psikolojik gücünü analiz eder. "Sırât" (belirgin ana yol) kelimesinin tek başına yeterli olmayıp "müstekîm" (hiçbir eğriliği olmayan) sıfatıyla desteklenmesinin; tevhid inancının, insanın zihnindeki tüm şüpheleri, kafa karışıklıklarını ve paganizmin o kaotik labirentlerini dümdüz eden, kestirme ve pürüzsüz bir "kurtuluş rotası" olduğunu resmeden kusursuz bir edebi tasvir olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla