Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 86. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 86. Ayet

    وَاِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطاًۜ وَكُلاًّ فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-ismâ’île velyese’a veyûnuse velûtâ(an)(c) vekullen feddalnâ ‘alâ al’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      84. Biz ona İshak ve Yâkub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musayı ve Harun'u doğru yola iletmiştik. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz.

      85. Zekeriyya, Yahya, Îsa ve İlyas'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.

      86. İsmail, Elyesa', Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini alemlere üstün kıldık.


      Biz ona İshak ve Yakub'u da armağan ettik. Belirttiğimiz yüksek derecelerin, Cenab-ı Hakk'ın armağan ettiğini söylediği kişiler olması muhtemeldir. Bunda kendisine çocuklar armağan etmesinin onun için Allah'ın lütfu olduğuna delil vardır; bu, çocuklarının çocukları için de ilahi bir lütuftur.

      Hidayetin Çeşitleri

      Hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u doğru yola iletmiştik. Hidayet iki çeşittir; biri hakkı bulma hidayeti, diğeri hakkı bilme hidayeti, bu ikincisi açıklama hidayetidir. Bu hidayette müslüman ve kafir hepsi müşterektir. Hakkı bulma hidayeti ise, resullere, nebilere ve bütün müslümanlara mahsustur. Hidayet burada hakkı bulmaktır, hakkı bilmek değil. Çünkü hakkı bilmekte müslüman ve kafir hepsi ortaktır.

      Onun soyundan Davôd'u da doğru yola iletmiştik. Denildi ki: O, Hz. İbrahim'in (s.a.) neslidir. Hz. Nuh'un (s.a.) nesli olduğu da söylenmiştir. Onların hepsi, yani İbrahim ve adı geçen peygamberler, Nuh'un neslidirler.

      Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Yani biz iyileri kıyamet gününe kadar böyle şanla, şerefle ve güzel övgülerle ödüllendiririz. Tıpkı o peygamberlerin insan meclislerinde şanla, şerefle ve güzel övgülerle ödüllendirildiği gibi. Onların yeryüzünde yaratılanların meclislerinde anıldıkları gibi, meleklerin meclislerinde anılmış olmaları da muhtemeldir. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Bu beyanın, 'onları ahirette sevapla, üstün derecelerle ve bol mükafatla ödüllendiririz' anlamına gelmesi de muhtemeldir.

      Sonra Cenab-ı Hak bir grubu Biz, iyileri böyle ödüllendiririz diye, başka bir grubu Hepsi de iyilerden idi diye, bir başka grubu da Hepsini alemlere üstün kıldık diye anmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya bu, belirttiği her grubun arkasından gelen niteleme sadece o gruba özel değildi, onların hepsi içindi, yani onların hepsi iyi kişilerdi, salih insanlardı ve alemlere üstün kılınan şahsiyetlerdi.

      Sonra onların peygamber olmakla üstün kılınmış olmaları muhtemeldir, onlar alemlere peygamberlikle üstün kılınmışlardı. Onlar için risalet ve nübüvvet söz konusu olmasa bile, zaten iyi ve salih kimseler oldukları için alemlere üstün kılınmış olmaları da muhtemeldir. Sonra Allah onlara iyiler anlamına gelen "muhsinin" (مُحْسِنِينَ) ismini, risalete ve nübüvvete layık olan hali tercih etmeleri sebebiyle vermiş olması da muhtemeldir; eğer böyle ise, onlar zaten hususen peygamberdirler. Onların hidayeti ve hakkı bulma yolunu seçtikleri için iyilerden olmaları da ihtimal dahilindedir; şayet öyle ise peygamberler ve bütün müslümanlar bu vasfa ortaktırlar demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İsmâ'île (إِسْمَاعِيلَ)

        El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin Arapça kökenli olmadığını (a'cemî) ve İbranice/Süryanice dillerinden Arapçalaştırılarak (mu'arreb) lügate girdiğini belirtirler. Arthur Jeffery, ismin filolojik analizini yaparak, İbranicedeki "Yişmael" (Tanrı işitir/işitecek) kelimesine dayandığını; Aramice ve Süryanice formlar üzerinden geçerek Kuzey Arabistan'daki kadim kitabelerde dahi sıklıkla rastlanan bir özel isme dönüştüğünü kanıtlarıyla aktarır. Gabriel Said Reynolds, İsmail isminin Geç Antik Çağ polemiklerindeki konumunu inceler. Yahudi geleneğinde dışlanan ve ahit (covenant) kapsamından çıkarılan İsmail figürünün; Kur'an tarafından doğrudan İshak, Yakub ve İsa gibi "seçilmiş" peygamberler silsilesinin (bir önceki ayetin) hemen ardına eklenerek, o dışlayıcı teolojik tekeli kökünden yıkan ve monoteizmi etnik sınırlardan kurtaran muazzam bir eşitlikçi (evrensel) okuma olduğunu vurgular.

        El-Yese'a (وَالْيَسَعَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine iner ve başındaki "el" (harf-i tarif / belirlilik takısı) ekinin Arapça dilbilgisi kurallarını zorlayan yapısına dikkat çeker. İsmin İbranicedeki "Elişa" (Tanrı kurtuluştur) sözcüğünden geldiğini; Arapların bu yabancı kelimenin başındaki "El" hecesini kendi dillerindeki "El-" takısı zannederek kelimeyi "El-Yese" şeklinde içselleştirdiklerini (fonetik asimilasyon) filolojik verilerle sunar. Angelika Neuwirth, El-Yesâ (Elişa) figürünün bu listeye dahil edilmesini Geç Antik Çağ bağlamında değerlendirir. İlyas peygamberin (önceki ayet) halefi/öğrencisi olarak bilinen El-Yesâ'nın zikredilmesinin; peygamberlik kurumunun sadece kan bağıyla (babadan oğula) değil, teolojik bir miras, ilim ve liyakat yoluyla (ustadan öğrenciye) da aktarılabildiğini gösteren genişletilmiş bir "hidayet zinciri" kurgusu olduğunu ifade eder.

        Yûnuse (وَيُونُسَ)

        El-Cevâlîkî, kelimenin yabancı kökenli bir özel isim olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, ismin etimolojik serüvenini inceler. İbranicedeki "Yonah" (Güvercin) isminin, Yunancaya "Ionas" olarak geçtiğini, Hristiyan Arapların ve Süryanilerin bu figürü "Yunan" olarak adlandırmalarına karşılık; Kur'an'ın Habeşçe veya doğrudan Yunanca formuna daha yakın olan "Yûnus" fonetiğini tercih ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Yunus peygamberin bu seçkinler listesindeki anlamsal yerini tahlil eder. Görevinden kaçtığı için balığın karnına düşen (zaaf gösteren) bir peygamberin, "alemlere üstün kılınanlar" arasında sayılmasının; ontolojik üstünlüğün (faziletin) insanın kendi kusursuzluğundan veya hatasızlığından değil, hatadan sonra yaşanan o derin tövbeden (arınmadan) ve Allah'ın o kişiyi "yeniden seçmesinden" kaynaklandığını bildiren sarsıcı bir ilahi merhamet vurgusu olduğunu detaylandırır.

        Lûtâ (وَلُوطًا)

        Celaleddin el-Suyuti, ismin a'cemî (yabancı) olduğunu listesinde belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin İbranicedeki "Lot" isminden aynen, muhtemelen Süryanice üzerinden Arapçaya geçtiğini tespit eder. Patricia Crone, Lût isminin bu silsilede zikredilmesini Geç Antik Çağ'ın kabileci yapısı (asabiyet) ekseninde okur. Kitab-ı Mukaddes geleneğinde İbrahim'in yeğeni olan ve çoğu zaman ikincil bir figür olarak kalan Lût'un; Kur'an'da kendi başına bağımsız bir peygamber olarak "alemlere üstün kılındığının" ilan edilmesini değerlendirir. Bu durumun, peygamberliğin büyük babalardan "miras kalan" bir aile mülkü olmadığını; her bir bireyin kendi ahlaki mücadelesiyle (özellikle ahlaksız bir topluma karşı tek başına durmasıyla) ilahi irade tarafından liyakat sahibi kılındığını gösteren bağımsızlaştırıcı bir teolojik hamle olduğunu aktarır.

        Küllen (وَكُلًّا)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün sözlükte bir araya getirmek, kapsamak, etrafını çevirmek ve parçaları bir bütün halinde toplamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küll" (hepsi/tamamı) kelimesini, bağlamındaki hiçbir unsuru istisna bırakmayan, zikredilenlerin tamamını ontolojik bir eşitlik paydasında eşitleyen mutlak bir kapsayıcılık edatı olarak tanımlar.

        Faddalnâ (فَضَّلْنَا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "f-d-l" kökünün temelinde bir şeyin tam, eksiksiz olmasının yanı sıra; ihtiyaç miktarından fazla olan, artan, taşan ve bir kimsenin diğerine göre sahip olduğu ontolojik lütuf/üstünlük anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "tafdil" (üstün kılma) eylemini sıradan bir dünyevi avantajdan ayırır; ona göre fazilet, insanın kendi çabasıyla elde ettiği bir kibir vesilesi değil, yaratıcının dilediği kuluna (hidayet, ilim veya peygamberlik gibi) bahşettiği ilahi ve karşılıksız bir ihsandır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin failinin bizzat Allah ("Biz üstün kıldık") olmasını tahlil eder. Bu kurgunun; bahsedilen peygamberlerin kendi güçleri, zekaları veya soyları sebebiyle değil, tamamen o mutlak iradenin "seçimi ve lütfu" ile o makama eriştiklerini sabitlediğini, böylece insan merkezli (antroposentrik) bir din anlayışını yıkarak tamamen teo-sentrik (Allah merkezli) bir hiyerarşi kurduğunu vurgular.

        Alel-Âlemîn (عَلَى الْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte bir şeyin hakikatini bilmek ve onu diğerlerinden ayıran alameti (işareti) kavramak anlamına geldiğini; evrendeki her varlığın yaratıcısına işaret etmesinden (alamet olmasından) dolayı var olan her şeye "âlem" dendiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "âlemîn" çoğulunu bağlamsal olarak açıklar; bunun sadece şuursuz gezegenler veya doğa olmadığını, aksine akıl ve idrak sahibi olan insanların (toplumların, nesillerin) tamamını ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "hepsini alemlere üstün kıldık" (ve küllen faddalnâ alel âlemîn) şeklindeki kapanış cümlesinin taşıdığı sosyo-teolojik sınırı değerlendirir. Buradaki üstünlüğün "mutlak ve zamansız" bir ırksal üstünlük olmadığını; her bir peygamberin, kendi yaşadığı çağın insanlarına (kendi dönemlerinin alemlerine) vahiy, ahlak ve hidayet bakımından üstün/rehber kılındığını tahlil eder. Bu ifadenin, İsrailoğullarının "seçilmiş ırk" iddiasını kırarak, seçilmişliği "ırka" değil "peygamberlik ve ahlak" (tevhid) kurumuna bağlayan kusursuz bir kelamî müdahale olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X