Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 85. Ayet

    وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَع۪يسٰى وَاِلْيَاسَۜ كُلٌّ مِنَ الصَّالِح۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vezekeriyyâ veyahyâ ve’îsâ veilyâs(e)(s) kullun mine-ssâlihîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      84. Biz ona İshak ve Yâkub'u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musayı ve Harun'u doğru yola iletmiştik. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz.

      85. Zekeriyya, Yahya, Îsa ve İlyas'ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.

      86. İsmail, Elyesa', Yunus ve Lut'u da (hidayete erdirdik). Hepsini alemlere üstün kıldık.


      Biz ona İshak ve Yakub'u da armağan ettik. Belirttiğimiz yüksek derecelerin, Cenab-ı Hakk'ın armağan ettiğini söylediği kişiler olması muhtemeldir. Bunda kendisine çocuklar armağan etmesinin onun için Allah'ın lütfu olduğuna delil vardır; bu, çocuklarının çocukları için de ilahi bir lütuftur.

      Hidayetin Çeşitleri

      Hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nuh'u doğru yola iletmiştik. Hidayet iki çeşittir; biri hakkı bulma hidayeti, diğeri hakkı bilme hidayeti, bu ikincisi açıklama hidayetidir. Bu hidayette müslüman ve kafir hepsi müşterektir. Hakkı bulma hidayeti ise, resullere, nebilere ve bütün müslümanlara mahsustur. Hidayet burada hakkı bulmaktır, hakkı bilmek değil. Çünkü hakkı bilmekte müslüman ve kafir hepsi ortaktır.

      Onun soyundan Davôd'u da doğru yola iletmiştik. Denildi ki: O, Hz. İbrahim'in (s.a.) neslidir. Hz. Nuh'un (s.a.) nesli olduğu da söylenmiştir. Onların hepsi, yani İbrahim ve adı geçen peygamberler, Nuh'un neslidirler.

      Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Yani biz iyileri kıyamet gününe kadar böyle şanla, şerefle ve güzel övgülerle ödüllendiririz. Tıpkı o peygamberlerin insan meclislerinde şanla, şerefle ve güzel övgülerle ödüllendirildiği gibi. Onların yeryüzünde yaratılanların meclislerinde anıldıkları gibi, meleklerin meclislerinde anılmış olmaları da muhtemeldir. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. Bu beyanın, 'onları ahirette sevapla, üstün derecelerle ve bol mükafatla ödüllendiririz' anlamına gelmesi de muhtemeldir.

      Sonra Cenab-ı Hak bir grubu Biz, iyileri böyle ödüllendiririz diye, başka bir grubu Hepsi de iyilerden idi diye, bir başka grubu da Hepsini alemlere üstün kıldık diye anmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya bu, belirttiği her grubun arkasından gelen niteleme sadece o gruba özel değildi, onların hepsi içindi, yani onların hepsi iyi kişilerdi, salih insanlardı ve alemlere üstün kılınan şahsiyetlerdi.

      Sonra onların peygamber olmakla üstün kılınmış olmaları muhtemeldir, onlar alemlere peygamberlikle üstün kılınmışlardı. Onlar için risalet ve nübüvvet söz konusu olmasa bile, zaten iyi ve salih kimseler oldukları için alemlere üstün kılınmış olmaları da muhtemeldir. Sonra Allah onlara iyiler anlamına gelen "muhsinin" (مُحْسِنِينَ) ismini, risalete ve nübüvvete layık olan hali tercih etmeleri sebebiyle vermiş olması da muhtemeldir; eğer böyle ise, onlar zaten hususen peygamberdirler. Onların hidayeti ve hakkı bulma yolunu seçtikleri için iyilerden olmaları da ihtimal dahilindedir; şayet öyle ise peygamberler ve bütün müslümanlar bu vasfa ortaktırlar demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zekeriyyâ (زَكَرِيَّا)

        El-Cevâlîkî, ismin Arapça kökenli olmadığını (a'cemî), kadim dillerden intikal eden yabancı bir özel isim olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin İbranice ve Süryanice köklerine dikkat çekerek bölgedeki monoteistik lügatin ortak bir mirası olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik analizini yaparak, İbranicedeki "Zekharyah" (Yahve hatırlar/Zikreder) isminden türediğini ve Aramice/Süryanice formlar üzerinden Arapçalaştığını kanıtlarıyla sunar. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu ayetteki peygamberleri sıralama stratejisini (kronolojiyi kasten kırarak Zekeriyya'yı, Yahya, İsa ve İlyas ile aynı gruba koymasını) Geç Antik Çağ bağlamında okur. Bu grubun ortak özelliğinin dünyevi bir krallık (mülk) kurmamaları, aksine çileci (asketik), dünyadan arınmış ve tevhidi savunurken bedel ödemiş figürler olması; Kur'an'ın da onları bu felsefi ve ahlaki "çiledaşlık" üzerinden gruplandırdığını ifade eder.

        Yahyâ (يَحْيَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin Arapçadaki "h-y-y" (hayat, yaşamak, canlanmak) kökünden gelen bir muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hayat" kavramını salt biyolojik bir canlılıktan ayırarak, felsefi ve ruhsal bir dirilik, sarsılmaz bir idrak ve ontolojik bir uyanıklık hali olarak tanımlar. Arthur Jeffery, ismin filolojik arka planını incelerken Hristiyan dünyasındaki "Yohannan" (Yuhanna) isminden çok farklı bir fonetiğe sahip olmasını değerlendirir; bunun erken dönem Hristiyan Arapçasına veya Sabiî (Mandeist) lügatine dayanan, "yaşar/hayat bulur" anlamındaki özgün bir isimlendirme (Yahyâ) olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ismin kelamî boyutunu tahlil eder. Kısır ve yaşlı bir anne-babadan doğan bu çocuğa bizzat ilahi irade tarafından "Yahyâ" (yaşar/canlıdır) isminin verilmesinin; ölümün, imkansızlığın ve fiziksel kısırlığın ortasında ilahi kudretin "hayat fışkırtan" mutlak yaratıcılığını simgeleyen ontolojik bir mucize beyanı olduğunu vurgular.

        Îsâ (عِيسَىٰ)

        El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, ismin İbranice veya Süryanice kökenli olup Arapçalaştırılmış (mu'arreb) bir kelime olduğunu kaydederler. Arthur Jeffery, ismin Süryanicedeki "Yešū" (Yeşu) formundan Arapçadaki "Îsâ" formuna dönüşmesini dilbilimsel olarak analiz eder. Bunun ya bölgedeki Nasturi/Süryani Arapların kullandığı fonetik bir kayma ya da Kur'an'ın kendi iç ritmini ve kafiye örgüsünü (Musa, Yahya, İsa gibi) sağlamak için tercih ettiği fonolojik bir estetik kurgu olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, "İsa" isminin Geç Antik Çağ'ın Hristiyanlık polemikleri arasındaki yerini değerlendirir. Kur'an'ın bu ismi, Hristiyan dogmatizminin ona yüklediği "Tanrı'nın oğlu" (Logos) kurgusundan tamamen soyutlayarak; onu Zekeriyya, Yahya ve İlyas gibi çilekeş, "kul" ve beşeri peygamberler silsilesinin içine yerleştirmesinin; sarsılmaz ve reddedilemez bir tevhidi dekonstrüksiyon (yapı söküm) stratejisi olduğunu tahlil eder.

        İlyâse (إِلْيَاسَ)

        Arthur Jeffery, bu ismin İbranicedeki "Eliyahu" (Benim Tanrım Yahve'dir) kelimesinden, Süryanicedeki "Eliyâ" ve Yunancadaki "Elias" formlarından geçerek Arapçaya "İlyâs" olarak yerleştiğini filolojik verilerle ispatlar. Angelika Neuwirth, İlyas peygamberin bu listeye (ayetteki gruba) dahil edilmesini teolojik bir eksende okur. İbrahim'in yıldızlara ve putlara tapan kavmiyle giriştiği tevhid mücadelesinin (önceki ayetler); İsrail tarihindeki "Baal" (put) tapıcılığına karşı tek başına, tavizsiz ve son derece sert bir tevhid savaşı veren İlyas peygamberin misyonuyla felsefi olarak örtüştüğünü; Kur'an'ın bu isimler üzerinden "şirke karşı başkaldıranlar" şeklinde muazzam bir tarihsel/teolojik hat inşa ettiğini vurgular.

        Es-Sâlihîn (الصَّالِحِينَ)

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün temelinde, fesadın ve bozulmanın mutlak zıddı olarak; bir şeyin özündeki çürümeden kurtulması, düzelmesi, tam bir uyum (kıvam) ve bütünlük (fayda) haline gelmesi anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "salâh" kavramını; insanın hem iç dünyasının (niyetinin) hem de dış dünyasının (eylemlerinin) ilahi ontolojik düzene ve evrensel fıtrata sıfır hatayla uyum sağlaması, varoluşsal hiçbir fire veya çirkinlik barındırmaması durumu olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "hepsi salihlerdendi" (küllün mines sâlihîn) şeklindeki kapanışını değerlendirir. Bir önceki ayette sayılan Davud ve Süleyman gibi "krallık, mülk ve iktidar" sahibi peygamberlerin ardından; bu ayette krallığı olmayan, çöllere sürülen, öldürülen veya dünyevi hiçbir otorite kuramayan (Yahya, İsa, Zekeriyya, İlyas) peygamberlerin sıralanıp hepsinin "salihler" (es-sâlihîn) ortak paydasında eşitlenmesinin taşıdığı ahlaki devrimi tahlil eder. Bunun; Allah katında başarının ve makamın dünyevi iktidarla, siyasi güçle veya zenginlikle değil; sadece ahlaki arınmışlıkla ve sarsılmaz bir ontolojik saflıkla (salâh ile) ölçüldüğünü bildiren kusursuz bir değerler felsefesi olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X