Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 74. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 74. Ayet

    وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ اٰزَرَ اَتَـتَّخِذُ اَصْنَاماً اٰلِهَةًۚ اِنّ۪ٓي اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kâle ibrâhîmu li-ebîhi âzera etetteḣiżu asnâmen âlihe(ten)(s) innî erâke vekavmeke fî dalâlin mubîn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İbrahim, babası Azer’e, 'Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum' demişti.

      Azer

      İbrahim, babası Azer'e demişti ki . . . Azer' in İbrahim aleyhisselamın babasının adı olduğu söylenmiştir. Hasan-ı Basri kelimeyi "azeru" (آزَرُ) diye merfü okumuş ve onu İbrahim'in babası kabul etmiştir. Diğerleri ise takdim-tehir yaparak onun put ismi olduğunu söylemişlerdir. Cenab-ı Hak sanki şöyle söylemektedir: İbrahim (s.a.) babasına, şu Azer putlarını tanrılar mı ediniyorsun? Buradaki ediniyor musun anlamındaki fiil, onun Allah'ı bırakıp putlara tapma eyleminin ne kadar büyük bir günah olduğunu göstermek için kullanmıştır. Çünkü böyle durumlarda bu söz, ancak yapılan işin büyüklüğünü göstermek için kullanılır. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Azer kelimesinin, onlar arasında bir ayıplama ismi olduğu söylenmiştir, İbrahim (s.a.) babasına sanki şöyle demektedir: Ey sapık! Putları mı tanrılar ediniyorsun? Tıpkı bir adamın başka birine ey sapık demesi gibi. Onun bir put ismi mi, yoksa babasının adı mı olduğunu bilmeye çok da ihtiyacımız yoktur.

      Ayet-i kerimedeki, Ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum mealindeki cümle, İbrahim'in (s.a.) babasının, kavminin önde gelen liderlerinden olduğuna işaret etmektedir. Bu aynı zamanda insanın babasını Rabb'inin katındaki konumu nedeniyle tahkir edebileceğine de işaret etmektedir. Çünkü İbrahim aleyhisselam, babasına sapık diye hitap etmektedir. Ayet ayrıca iman ve tevhidin fetret döneminde de insanlar için gerekli olduğuna delildir, zira Hz. İbrahim (s.a.) onları sapıklar diye nitelemektedir, halbuki kendisi o sırada resul değildi, daha sonra resul olarak görevlendirildi. En doğrusunu Allah bilir.

      Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum. Yani sizi şeksiz şüphesiz sapık olarak görüyorum. Hz. İbrahim (s.a.) babasının putlara taptığını gördüğü zaman söylediği "Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?" mealindeki ayetten maksat da o apaçık sapkınlıktır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İbrâhîm (إِبْرَاهِيمَ)

        El-Cevâlîkî, kelimenin Arapça kökenli olmadığını (mu'arreb), kadim dillerden Arapçaya geçmiş yabancı (a'cemî) bir özel isim olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Süryanice kökenli olduğunu ve o dilde "merhametli baba" (ebun rahîm) anlamına geldiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Avraham" (çokların babası) sözcüğünden ziyade, Süryanice ve Aramicedeki formlarına ("Abraham/Abram") dayandığını filolojik kanıtlarıyla sunar ve bölgenin monoteistik (tek tanrılı) lügatinde çok güçlü bir tarihi şahsiyeti temsil ettiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, İbrahim isminin Geç Antik Çağ polemiklerindeki yerini inceler. Yahudi ve Hristiyan teolojilerinin kendi inanç sistemlerini dayandırdıkları bu kadim "ata" figürünün; Kur'an tarafından her iki grubun da tekelinden çıkarılarak, şirkten tamamen arınmış saf bir "hanif" ve monoteizmin evrensel kurucu babası olarak yeniden inşa edildiğini ifade eder.

        Âzere (آزَرَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeni hakkındaki tartışmaları inceler. Kitab-ı Mukaddes'te İbrahim'in babasının adının "Terah" olarak geçmesine karşılık, Kur'an'da "Âzer" formunun kullanılmasının; kelimenin Süryanicedeki "Eliezer" isminin bozulmuş bir formu olabileceğini veya bölgedeki farklı bir tarihi/mitolojik rivayete dayanan yabancı kökenli bir özel isim olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tefsir geleneğindeki "babası mı yoksa amcası mı?" şeklindeki nesep (soy) tartışmalarını teolojik bağlamda değerlendirir. Kur'an'ın "babasına" (li ebîhi) diyerek bu ilişkiyi doğrudan kurmasının; tevhidi savunan bir peygamberin, kendi biyolojik ve ataerkil kökleriyle (babasıyla) yaşadığı o ağır psikolojik ve ontolojik kopuşu vurgulamak, hakikat uğruna en güçlü kan bağının bile feda edilebileceğini göstermek için kurgulanmış sarsıcı bir dramatik odak olduğunu tahlil eder.

        Tettehızu (تَتَّخِذُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "e-h-z" kökünün sözlükte bir şeyi tutmak, kavramak, almak ve benimsemek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eylemini sıradan bir alma fiilinden ayırır; ona göre bu kelime, bir nesneyi veya fikri bilinçli bir kararla, sürekli bir adet veya inanç unsuru (ilah/hedef) olarak kabul etmek ve ona varoluşsal bir değer yüklemektir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin ayetin başında soru edatıyla (e-tettehızu / ediniyor musun?) kullanılmasını değerlendirir. İbrahim'in babasına yönelttiği bu sorunun; insanın kendi elleriyle yonttuğu, ürettiği ve nesneleştirdiği bir maddeyi kendisine "ilah" olarak benimsemesindeki o muazzam akıl tutulmasını ve ontolojik ironiyi (kendi eserine tapma çelişkisini) yüzüne çarpan bir felsefi sorgulama olduğunu vurgular.

        Asnâmen (أَصْنَامًا)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "sanem" sözcüğünün "s-n-m" kökünden geldiğini ve Allah'tan başka tapılmak üzere belirli bir şekle (insan veya hayvan formuna) sokulmuş put, heykel anlamına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "sanem" kavramını "vesen" kelimesinden ayırır; vesen şekilsiz de olabilen her türlü tapınma nesnesiyken, sanem somut bir formu, sanatsal bir işçiliği ve fiziki bir ağırlığı olan heykelleri ifade eder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi antropolojisi üzerinden bu kavramı okur. Müşrik aklının soyut ve aşkın bir yaratıcı fikrini kavrayamadığı için; ilahi gücü dokunabildiği, görebildiği ve belirli bir mekanda kontrol altında tutabildiğini sandığı bu "fiziksel objelere" (asnâma) hapsetme arzusunu ve bunun ürettiği sığ teolojiyi inceler.

        Âliheten (آلِهَةً)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "e-l-h" kökünün temelinde, insanın bir güce karşı duyduğu şiddetli sevgi, sığınma ihtiyacı, hayranlık ve aynı zamanda ondan korkarak boyun eğmesi anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ilah" kavramını, insanın varoluşsal acziyetinden dolayı mutlak itaat, ibadet ve teslimiyet gösterdiği her türlü maddi veya manevi otorite olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette putların (asnâmen) ardından ilahlar (âliheten) kelimesinin bedel/açıklama olarak gelmesini tahlil eder. Bu dilsel kurgunun; taş parçalarının (putların), onlara tapınanların zihninde sıradan birer madde olmaktan çıkıp, evrenin kaderini belirlediğine inanılan sahte ve psişik birer "kutsal otoriteye" (ilaha) dönüştüğü o hastalıklı algı kaymasını resmettiğini aktarır.

        Dalâlin (ضَلَالٍ)

        İbn Fâris, "d-l-l" kökünün sözlükte doğru yoldan çıkmak, kaybolmak, hedefi yitirmek ve şaşkınlık içinde kalmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramını hidayetin mutlak zıddı olarak tanımlar; insanın hakikat çizgisinden, ilahi fıtrattan ve rasyonel akıldan uzaklaşarak ontolojik pusulasını kaybetmesi ve karanlıklarda savrulmasıdır. Patricia Crone, kelimeyi sosyal bağlamda değerlendirerek, putperestliğin sadece bireysel bir inanç hatası değil; toplumu hurafelere, kabilevi sömürüye ve statüko putlarına mahkum eden, ilerlemeyi durduran tam bir "sistemsel kayboluş ve çöküş" hali olduğunu ifade eder.

        Mübîn (مُبِينٍ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün etimolojik tabanında ayrılık, bir şeyin üzerindeki kapalılığın kalkarak mutlak bir açıklığa ve belirginliğe kavuşması anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "mübîn" sıfatını, kendisi son derece açık olan ve örtülemeyecek kadar aşikar bir şekilde ortada duran durumlar için kullanır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kapanışındaki (fasıla) "apaçık bir sapıklık" (dalâlin mübîn) tamlamasının epistemolojik gücünü inceler. Genç İbrahim'in, babasının ve toplumunun inanç sistemini sadece "yanlış" olarak değil, hiçbir felsefi veya akli mazereti olmayan, üstü örtülemeyecek kadar ilkel ve "apaçık" bir akıl tutulması olarak ilan etmesinin; geleneğe, atalar kültüne ve çoğunluğa karşı sergilenen eşsiz bir entelektüel cesaret ve tavizsiz bir tevhid başkaldırısı olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X