Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 70. Ayet

    وَذَرِ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِه۪ٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْۗ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌۚ وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veżeri-lleżîne-tteḣażû dînehum la’iben velehven veġarrat-humu-lhayâtu-ddunyâ(c) veżekkir bihi en tubsele nefsun bimâ kesebet leyse lehâ min dûni(A)llâhi veliyyun velâ şefî’un ve-in ta’dil kulle ‘adlin lâ yu/ḣaż minhâ(k) ulâ-ike-lleżîne ubsilû bimâ kesebû(s) lehum şerâbun min hamîmin ve’ażâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dünya hayatının aldattığı, dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak. Yaptıkları sebebiyle hiç kimsenin bir felaket yaşamaması için Kuran ile nasihat et. O kimse için, Allah'tan başka ne koruyucu vardır ne de şefaatçi! O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar, yapıp ettikleri yüzünden felakete sürüklenmiş kimselerdir. İnkar ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.

      Dini Değerlerle Alay Etmek

      Dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak. Burada takdim-tehir vardır, yani oyun ve eğlenceyi din edinen kimseleri bir tarafa bırak. İkinci bir anlam da şöyledir: Onlar oyun ve eğlenceyi din edindiler, o kadar ki din ile oyun ve eğlenceyi ayırt etmiyorlar. Din, ancak ebediyet için kabul edilir. Buna göre onlar, tıpkı din gibi ebediyet için oyun ve eğlenceyi benimsediler. Sonra bu ifadeye farklı anlamlar verilebilir. Birincisi, onlar fayda ve zarar veremeyen, görmeyen, duymayan ve bilmeyen putlara ibadeti din edindiler. Böyle şeylere ibadet eden ve bunu din edinen kişi abesle iştigal etmekte ve oyun oynamaktadır.

      İkincisi, onlar nefislerinin arzu ettiği ve şeytanların davet ettiği şeyleri din edindiler. Nefsinin arzusunu ve onun davet ettiğini din edinen insan abesle uğraşmakta ve oyun oynamaktadır.

      Üçüncüsü, onların dinleri oyun ve eğlenceden ibarettir, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeye inanmıyorlar; dini ile akıbetini gaye edinmeyen insan abesle uğraşmakta, batıl şeyler yapmaktadır. Nitekim Cenab-ı Hak "Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?" buyurmakta, kendisine dönmemeyi abesle iştigal saymaktadır.

      Dünya hayatı onları aldattı. Yani dünya hayatından seçtikleri şeyler kendilerini oyaladı, dünya hayatına dalmaları onları ayetleri, delilleri ve kanıtları düşünmekten alıkoydu. Yahut buradaki "ğarrethum" (غَرَّتْهُمْ) sözcüğü Dünya hayatı ile gururlandılar anlamına gelir. Onlar dünya hayatı ile gururlandıkları için Allah da gururlanmayı dünya hayatına nispet etti. En doğrusunu Allah bilir.

      Yaptıkları sebebiyle hiç kimsenin bir felaket yaşamaması için Kur'an ile nasihat et. Buna Yaptıkları sebebiyle hiç kimse bir felaket yaşamadan önce Kur'an ile nasihat et, diye mana verilmiştir. Yaptıkları sebebiyle hiç kimse bir felaket yaşamasın diye Kur'an ile nasihat et, şeklinde de anlam verilmiştir. Yarın "Bizim bundan haberimiz yoktu" demesinler diye Hz. Peygamber onlara bu şekilde nasihatte bulunuyordu. Ayette geçen "ebsele" (أُبْسِلَ) fiili kendini helake atmak veya kendini cinayete ve helake teslim etmek demektir. Sonra Yaptıkları sebebiyle felaket yaşamak mealindeki cümlenin anlamı konusunda da ihtilaf edilmiştir. İbn Abbas'ın (r.a.), insanın yaptığı şeylerle rezil edilmesidir, dediği rivayet edilir. "Tübsele" (تُبْسَلَ) fiilinin, yakalanır ve hapsedilir anlamına geldiği de söylenmiştir, bu Katade'nin sözüdür. "Ubsilıl bima kesebıl" (أُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا) ayetine de, yaptıkları sebebiyle hapsedilirler, diye anlam vermiştir. İbn Abbas'ın "tübsele" (تُبْسَلَ) fiili için söylediği hususlar dikkate alınırsa ona göre "ubsilıl" (أُبْسِلُوا) da rezil edilirler anlamına gelir. Hasan-ı Basri'nin "tübsele" (تُبْسَلَ) teslim alınır anlamına gelir dediği rivayet edilmiştir. Mücahid'ten de aynı şey rivayet edilmiştir. Ebıl Avsece şöyle der: "Tübsele nefsün" (تُبْسَلَ نَفْسٌ) teslim alınır demektir. Çünkü insan bir cinayet işlediğinde hemen cinayet ilgililerine teslim edilir. İbn Kuteybe ise şöyle demiştir: "Tübsele" (تُبْسَلَ) fiili, helake teslim edilir anlamına gelir. Kisai de bu kelimeye, her nefis yaptığı şeyle cezalandırılır anlamını vermiştir. Ferra ise, rehin alınır demiştir. Çünkü "ibsal" (الْإِبْسَالُ) kökünün aslı teslim almak demektir. Bunun açıklaması da hemen arkasından gelmektedir: O kimse için, Allah'tan başka ne koruyucu vardır ne de şefaatçi! Dünyada insanlar birbirlerine şefaatçi ve yardımcı oluyor, başlarına gelen zararı ve zulmü def etmek ve faydalı olan şeyleri elde etmek için birbirlerine destek oluyorlar, ama ahirette herkes sadece kendi yaptığının karşılığını görür, orada ne şefaatçi vardır, ne de dost! Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar". "izleyenler şöyle derler: Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi!" işte bu ve benzeri ayetlere göre o gün herkes kendi yaptıklarıyla teslim alınır ve onun ne bir şefaatçisi vardır, ne de bir dostu!

      Onunla nasihat et. Bu beyan, Kur'an ile ve ayetlerle nasihat et demektir. Buradaki "bihi" (بِهِ) zamiri, Allah ile nasihat anlamına da gelebilir, yani insanın kendi yaptıklarından dolayı helake düşmemesi için nasihat et!

      Ahirette Dost, Şefaatçi ve Rüşvet Yoktur

      O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Bu ilahi kelamın işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Buradaki "adl" (عَدْل) kelimesi fidye anlamına gelir. Buna göre Allah, insan başına gelen o felaketten kurtulmak için fidye olarak her şeyini verse bile asla kabul edilmeyecek, buyurmaktadır. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: "Adl" (عَدْل) kelimesi, her nevi iyi ve hayırlı amel anlamına gelir. Yani insan fidye ve tövbe olarak her nevi iyi ve hayırlı ameli işlese bile, o gün bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir. Allah burada ahiret yurdunun iş yapmak mekanı olmadığını ve dünyada kabul edildiği gibi orada asla rüşvet kabul edilmeyeceğini haber vermektedir. Allah orada kendilerine şefaat edecek şefaatçilerin ve yardım edecek dostların bulunmadığını da haber vermektedir. Orası dünya gibi değildir, dünyada kimin başına bir şey gelir veya şiddete maruz kalır veya borca batarsa, bu üç şeyden biri ile onları giderebilir; ya şefaatçiler kendisine şefaat ederler, ya dostlar yardım eder, ya da rüşvet yoluyla halleder. Cenab-ı Hak, ahiretin, rüşvetin kabul edildiği bir mekan olmadığını, dolayısıyla başa gelen belaların bu yolla giderilemeyeceğini yahut dostların yardımıyla veya şefaatçilerin şefaatiyle bertaraf edilemeyeceğini haber vermektedir.

      Şayet, "insan madem ki orada fidye veremeyecek, hiçbir ödemede bulunamayacak ve kendisini kurtarmak için herhangi bir şey yapması mümkün olmayacak, o zaman ayette "adl" (عَدْل) fidye kelimesinin zikredilmesinin ne anlamı vardır?" diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Cenab-ı Hak, Onlar, yapıp ettikleri yüzünden felakete sürüklenmiş kimselerdir buyurmaktadır. Burada da geçen "ibsal" (إبسال) kelimesinin anlamı konusundaki farklı görüşleri yukarıda zikretmiştik. Bunun aslı teslim almaktır, onlar yaptıkları şeyler için teslim alınırlar; ne şefaatçileri vardır, ne de dostları! Ayrıca onlardan rüşvet de kabul edilmeyecektir.

      Onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek vardır. Denilmiştir ki: "Hamim" (حميم) sıcaklığı son sınıra varmış su dernektir, mideye ulaştığında oradaki her şeyi kaynatır. Onlara böyle bir içecek verilmesindeki sebebin, dünyada iken kendilerine haram kılınan şeyleri aldıklarından dolayı olduğu anlaşılmaktadır. İşte onun yerine ahirette kendilerine verilecek olan şey budur ve dünyada kendilerini şehvetlere ve lezzetlere teslim etmeleri sebebiyle buna karşılık verilecek olan da elem verici azaptır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vezer (وَذَرِ)

        İbn Fâris, "v-z-r" kökünün sözlükte bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek ve ondan vazgeçmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu bırakma eylemini sıradan bir unutkanlık veya fiziksel ayrılıktan ziyade; bir şeyin değersizliği, faydasızlığı veya kişiye vereceği ontolojik zarar sebebiyle bilinçli ve felsefi bir iradeyle reddedilmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "Bırak onları" (vezerillezîne) emrinin taşıdığı sosyo-politik stratejiyi tahlil eder. Bu emrin, müşriklerle fiziksel bağları tamamen koparıp inzivaya çekilmek olmadığını; onların dini birer panayıra ve kabilevi şova dönüştüren o yozlaşmış teolojik zeminlerini (tartışma biçimlerini) meşrulaştırmamayı, onlarla şahsiyetli bir "entelektüel mesafe" koymayı ve inananların kendi ahlaki yörüngelerini korumalarını ifade ettiğini vurgular.

        La'iben (لَعِبًا)

        İbn Fâris, "l-a-b" kökünün temelinde hiçbir ciddi amacı, felsefi derinliği veya rasyonel hedefi olmayan, anlık bedensel/zihinsel hareketler ve boş eylemler anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "la'ib" kavramını, aklın ve hikmetin sınırları dışında kalan, insanın varoluşsal sorumluluklarını ertelemesine sebep olan anlamsız eylemsellik (oyun) olarak tanımlar.

        Lehven (لَهْوًا)

        İbn Fâris, "l-h-v" kökünün asıl anlamının insanı oyalayan, asıl meşgul olması gereken önemli işlerden alıkoyan ve kalbi asıl hedefinden (hakikatten) saptıran cazip şeyler olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayette dinin "oyun ve eğlence" (la'ib ve lehv) edinilmesi kurgusunu, cahiliye dönemi antropolojisi üzerinden inceler. Politeist aklın (müşriklerin) dini, evrensel ve mutlak bir hakikat arayışı veya ahlaki bir sorumluluk alanı olarak değil; kabilelerin birbirine üstünlük tasladığı ritüeller, putlar etrafında düzenlenen panayırlar ve şenliklerden ibaret folklorik/kültürel bir "performans" olarak gördüğünü; Kur'an'ın ise bu sekülerleşmiş din algısını ontolojik bir sapma (yabancılaşma) olarak kodladığını detaylandırır.

        Ğarrathümü (غَرَّتْهُمُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ğ-r-r" kökünün etimolojik tabanında tehlikeli ve zararlı bir şeyi dışarıdan güvenli, süslü ve cazip göstererek muhatabı kandırmak, gaflete düşürmek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ğurûr" eylemini, insanın kendi nefsinin arzularına veya şeytanın fısıltılarına kanarak, geçici olanı kalıcı olana tercih ettiği o derin psikolojik yanılsama ve aldanış hali olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Dünya hayatı onları aldattı" (ğarrathümül hayâtüd dünyâ) cümlesinin taşıdığı varoluşsal krizi değerlendirir. Dünya hayatının (statünün, servetin, gücün) sunduğu anlık konforun, insanda hiçbir zaman ölmeyecekmiş ve hesap vermeyecekmiş gibi sahte bir "otonomi" (kendi kendine yetme) illüzyonu ürettiğini; inkarın (küfrün) felsefi bir argümandan ziyade, aslen bu sarhoş edici konfor alanını (aldanışı) kaybetmeme refleksi olduğunu tahlil eder.

        Tübsel (تُبْسَلَ)

        İbn Fâris, "b-s-l" kökünün temelinde engellemek, mahrum bırakmak, birini tehlikeye atmak ve işlediği suçun karşılığı olarak kişiyi esaret altında tutmak (rehin almak) anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibsal" eylemini, insanın kendi işlediği günahların, kötülüklerin ve inkarın kaçınılmaz bir sonucu olarak helake sürüklenmesi ve ilahi cezanın eline mutlak bir çaresizlikle teslim edilmesi olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an lügatinde çok nadir kullanılan bu fiilin (tübsel / ubsilû) taşıdığı edebi ve psikolojik sarsıntıyı analiz eder. Bu kelime; cehennemdeki salt fiziksel bir cezadan ziyade, insanın dünyadayken kendi elleriyle ördüğü (bima kesebet) o günah sarmalının içinde kendi ruhunu "rehin bırakması", kurtuluş fidyelerinin asla kabul edilmeyeceği mutlak bir kozmik tecrit, çaresizlik ve mahkumiyet durumunu resmeden korkunç bir tasvirdir.

        Ta'dil (تَعْدِلْ)

        İbn Fâris, "a-d-l" kökünün sözlükte iki şeyi birbirine denk kılmak, eşitlemek, dengelemek ve bir şeyin yerine geçecek aynı değerde başka bir karşılık (fidye/bedel) sunmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "adl" kavramını bu eskatolojik bağlamda, kişinin kendini azaptan kurtarmak için ödemeye çalıştığı bedel veya mahkemeye sunduğu rüşvet olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Bütün fidyeleri/denklikleri verse de ondan alınmaz" (ve in ta'dil külle adlin lâ yu'haz minhâ) cümlesinin teolojik ağırlığını inceler. Geç Antik Çağ'ın ve cahiliye döneminin o "tüccar teolojisi"ni (tanrılara sunulan kurbanlarla veya maddi bedellerle günahların affedilebileceği inancını) kökünden yıkan bu ifade; ilahi mahkemede ahlaki arınmanın ve takvanın yerini dünyevi hiçbir servetin, kefaletin veya sınıf imtiyazının tutamayacağını ilan eden sarsılmaz bir adalet manifestosudur.

        Hamîmin (حَمِيمٍ)

        İbn Fâris, "h-m-m" kökünün asıl anlamının şiddetli sıcaklık, kaynama noktası, yakıcılık ve suyu aşırı derecede ısıtmak olduğunu tespit eder. İnsanın kan bağından olan en sıcak ve içten dostuna da bu yoğun hararetten dolayı "hamîm" denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi ahiret (cehennem) bağlamında; harareti son hadde ulaşmış, içildiğinde ferahlatmak yerine bedeni içten içe yakan ve tahrip eden o mutlak azap içeceği olarak açıklar. Angelika Neuwirth, kavramın oluşturduğu retorik ironiyi (paradoksu) değerlendirir. Dünyada dini "oyun ve eğlence" edinerek (dünyevi arzularının ve nefislerinin hararetini geçici oyunlarla dindirerek) kendilerini tatmin edenlerin, ahirette tam tersi bir ontolojik hararetle (hamîm) cezalandırılmaları; ilahi metnin "suç ve ceza" arasındaki o milimetrik ve poetik uyumu sağladığı sarsıcı bir edebi diyalektiktir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X