وَمَا عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 69. Ayet
Daralt
X
-
Takva sahiplerine, onların hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat, belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir.
Takva sahiplerine, onların hesabından bir sorumluluk yoktur. Bu ilahi kelamın, onlarla beraber oturmaya ruhsat verdiği söylenmiştir. Bu aynen aşağıdaki ayetlere benzemektedir, Cenab-ı Hak; "Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur" buyurmuş, sonra bu hüküm "O size kitapta şunu indirmiştir: Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini yahut onların alaya alındığını işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturmayın" mealindeki ayetle neshedilmiştir. Onlarla beraber oturmanın yasaklanması, şahsen birlikte oturmak için değil, az önce söylediğimiz gibi Allah'ın ayetleri hakkında ileri-geri konuşmaya, ayetlerle alay etmeye ve onları inkar etmeye başlamaları, kendi varlığının onları böyle konuşmaya sevk etmiş olması halinde uygulanacak bir hükümdür, yoksa onlarla sadece oturmak bu yasak kapsamına girmez. Cenab-ı Hakk'ın onlara hakaret etmeyi bize yasaklaması da bunun gibidir; bu yasak bizim onlara hakaret etmemizin hiçbir şekilde caiz olmadığı anlamına gelmez, ama bizim onlara hakaret etmemizin onları da Allah'a hakaret etmeye sevk edeceği için böyle bir yasak getirilmiştir.
Fakat, belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir. Onlarla oturmanın yasaklanması, çeşitli anlamlara hamledilebilir. Birincisi, müslümanlar onlarla oturmaları yasaklanmıştı, çünkü onlar münafık idiler, birlikte oturdukları takdirde Allah'ın ayetleriyle alay edecekler ve onları inkar edeceklerdi, işte münafıkları bundan sakındırmak için müslümanların onlarla oturmaları yasaklanmıştır.
İkincisi, onların müslümanlardan utanarak bu yaptıklarından vazgeçmeleri için Allah müminlerin onlarla oturmalarını yasaklamış. Çünkü müminler onlarla oturmaktan kaçınırlarsa, onlar müminlerle oturmayı arzu ettiklerinden dolayı bu tutum onları ayetlerle alay etmekten ve onları inkar etmekten vazgeçirebilir, müminlerin varlığını düşünüp Allah'ın ayetleri hakkında ileri geri konuşmaktan ve onlarla alay etmekten kaçınabilirler. Yahut müminlerin kendileriyle oturmaktan kaçındıklarının insanlar tarafından bilinmesinden korkarlar ve bu duygu onları Allah'ın ayetleriyle ve Reslılullah (s.a.) ile alay etmekten vazgeçmeye sevk edebilir.
Yorumu Yorumla
-
Yettekûne (يَتَّقُونَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "v-k-y" kökünün asıl anlamının bir şeyi korumak, tehlikelere karşı muhafaza etmek ve iki şey arasına koruyucu bir bariyer koymak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takva" eylemini felsefi ve ahlaki bir zeminde tanımlar; insanın ruhunu günaha, kibre ve ilahi gazaba sürükleyecek her türlü eylemden ve ortamdan sarsılmaz bir bilinçle korumasıdır. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlamsal evrimini cahiliye etiği üzerinden inceler. İslam öncesinde çöl fırtınasından veya düşman kılıcından "fiziksel korunma" anlamında kullanılan bu kelimenin; Kur'an tarafından alınıp, alaycıların meclisini terk etme iradesi gösteren bir "ahlaki zırh ve sosyolojik mesafe" konseptine dönüştürüldüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette fiilin hem cümlenin başında hem de sonunda ("sakınanlar" ve "umulur ki sakınırlar" şeklinde) iki kez kullanılmasını tahlil eder. İlk kullanımın müminlerin kendi şahsiyetlerini (imanlarını) koruma refleksini, ikinci kullanımın ise o alaycı topluluğun da belki uyanıp "sakınma" erdemine ulaşması umudunu taşıdığını; takvanın sadece bireysel bir kaçış değil, muhatabı da dönüştürmeyi hedefleyen dinamik bir eylem olduğunu vurgular.
Hisâbihim (حِسَابِهِم)
İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte saymak, miktarını belirlemek, ölçmek ve yeterli gelmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "hisap" kavramını, insanın dünyadaki tüm eylemlerinin, alaylarının ve inkarının ilahi bir mizan (ölçü) ile değerlendirilip faturasının kesilmesi süreci olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki "onların hesabından" (min hisâbihim) şeklindeki tahsisini değerlendirir. Yaratıcının, "sakınanların üzerine onların hesabından hiçbir sorumluluk yoktur" diyerek kurduğu bu sınırın; İslam'ın evrensel hukukundaki "suçun şahsiliği" ilkesini sabitlediğini, Hristiyanlıktaki "asli günah" veya kabileci toplumlardaki "kolektif suç/bedel" anlayışını tamamen yıkarak bireyi sadece kendi eyleminden sorumlu tutan mutlak bir adalet manifestosu olduğunu vurgular.
Şey'in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün temelinde dilemek, istemek ve varlık sahasına çıkmak anlamlarının bulunduğunu; dilediği için var olan her somut veya soyut mevcudiyete "şey" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı ontolojik olarak varlığın en genel, en belirsiz ve en temel yapıtaşı olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette kelimenin başında yer alan "min" edatıyla (min şey'in) oluşturduğu mutlak olumsuzluk (nefy) kurgusunu inceler. Müminlerin, o alaycıların günahından "hiçbir şeyi, zerreyi, en ufak bir ağırlığı dahi" yüklenmeyeceklerinin bildirilmesinin; mümin ruhları haksız bir vicdan azabından, pasif bir suçluluk duygusundan veya "onları kurtaramadım" hezeyanından kurtaran muazzam bir psikolojik beraat ve rahatlatma belgesi olduğunu tahlil eder.
Zikrâ (ذِكْرَى)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünün etimolojik tabanında bir şeyi korumak, zihinde canlı tutmak, hatıra getirmek ve bunu dile dökmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikrâ kavramını nisyanın (unutmanın) mutlak zıddı ve ilacı olarak tanımlar; aklın gafletten uyanarak ilahi gerçekliği şuur merkezine taşımasıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bir önceki ayette (68. ayet) "hatırladıktan sonra oradan kalk" şeklindeki bireysel hafıza işlevinden çıkarak, bu ayette "fakat onlara bir hatırlatma (zikrâ) yapmak gerekir" şeklinde dışa dönük, pedagojik bir eyleme dönüşmesini analiz eder. Kur'an'ın bu kavramsal kaydırmasının, müminlere "ortamı terk edin ama muhatapla iletişimi ve ona hakikati duyurma sorumluluğunu tamamen koparmayın" şeklinde dengeli bir sosyal mesafe stratejisi çizdiğini ifade eder. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kamusal alan (agora/meclis) pratikleri üzerinden okur. "Zikrâ" eyleminin, sadece sessizce ortamı terk etmek değil; alaycıların meclisinde hakikatin sesini bırakarak, statükonun teolojik tekelini kıran sivil ve kamusal bir "ahlaki müdahale/hatırlatma" (public admonition) işlevi gördüğünü vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla