Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Duhân Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Duhân Sûresi, 58. Ayet

    فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-innemâ yessernâhu bilisânike le’allehum yeteżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Anlayıp düşünsünler diye Kur’ân’ı senin dilinde kolaylaştırdık.”

      Kur’ân, Anlayıp Üzerinde Düşünmek İçin Gönderilmiştir

      Kur’ân’ı senin dilinde kolaylaştırdık. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah sanki şunu söylemektedir: Biz Kur’ân’ı ancak senin dilinde Arapça olarak indirdik ve anlayıp düşünmeleri için onu kolaylaştırdık. Dolayısıyla insanların Kur’ân’ı anlayıp düşünmeleri gerekir. Çünkü Allah Kur’ân’ı onların dilinde Arapça olarak gönderdi ve onu anlamayı da kolaylaştırdı. Eğer onu başka bir dilde indirmiş olsaydı, anlamaları kolay olmazdı. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Andolsun ki Kur’ân’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık”. Bu beyanda Allah, Kur’ân’ı düşünmeyi kolaylaştırmak için gönderdiğini, okumayı kolaylaştırmak için göndermediğini haber vermektedir. Ancak âyet, az önce de söylediğimiz gibi anlayıp düşünmeyi kolaylaştırmak için Kur’ân’ı onların diliyle gönderdi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, biz yazmadan ve bir kitaba bakmadan hatırlaman ve ezberlemen için Kur’ân’ı senin diline kolaylaştırdık mânasına gelir. Çünkü rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber uzun sûreleri de Cibril okuduğu zaman hemen ezberlerdi. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ, “Sana okutacağız ve unutmayacaksın” meâlindeki âyetle Resûlullah’ı (s.a.) unutmaktan emin kılmıştır.

      Anlayıp düşünsünler diye. Bu cümle, insanlar Kur’ân’ı anlayıp düşünmeleri gerektiğini bilsinler mânasına gelebilir. Allah’ın onlara verdiği emirleri hatırlasınlar yahut Allah’ın öğütlerinden ibret alsınlar diye mânasına da gelebilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Feinnemâ (فَإِنَّمَا)

        İbn Fâris, bu ifadenin başındaki "fe" harfinin bir sebep-sonuç ilişkisi kurduğunu (takibiye); "innemâ"nın ise bir şeyi doğrulamak ve sınırlamak (hasr) için kullanılan bir edat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "innemâ"nın hükmü sadece bahsedilen duruma hasrettiğini; Kur'an'ın kolaylaştırılmasının yegane amacının muhatapların onu anlaması ve öğüt alması olduğunu vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu başlangıcın surenin başından beri anlatılan o dehşetli azap sahneleri ve müjdelenen cennet ödüllerinin ardından, vahyedilen bu mesajın muhataba ulaştırılmasındaki ilahi "yöntemi" ve "amacı" özetleyen bir netice vurgusu taşıdığını belirtir.

        Yessernâhu (يَسَّرْنَاهُ)

        İbn Fâris, Ye-Se-Ra kökünün temel anlamının "kolaylık, yumuşaklık, bir işin engelsizce yürümesi ve zenginlik" olduğunu belirtir; "teysîr" eyleminin ise bir şeyi zorluktan arındırıp uysal ve anlaşılır hale getirmek manasına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'ın kolaylaştırılmasının (teysîr), onun dilinin, üslubunun ve anlam dünyasının insan zihnine ve kalbine uygun bir kıvama getirilmesi olduğunu; "hû" zamiriyle Kur'an'a atıf yapılarak, vahyin erişilmez bir gizem olmaktan çıkarılıp "anlaşılabilir bir rehber" kılındığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın "iletişim semantiği" içinde tahlil eder; Tanrı'nın mutlak kelamının insan diline (beşer seviyesine) indirilerek "kolaylaştırılması" eyleminin, ilahi rahmetin dikey boyuttan yatay boyuta yaptığı en büyük ontolojik tenezzül olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, teysîr kavramının varoluşsal bir "açıklık" olduğunu; Kur'an'ın sadece lafız olarak değil, hakikati temsil etme bakımından da insan fıtratına en yakın ve en "kolay" yol haline getirildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihsel bağlamda bu kelimenin, müşriklerin vahyi "karmaşık, anlaşılmaz veya cin sözü" gibi nitelemelerine karşı, Allah'ın bu kitabı bizzat "anlaşılır ve uygulanabilir" kıldığını beyan eden bir meydan okuma olduğunu ifade eder.

        Bilisânike (بِلِسَانِكَ)

        İbn Fâris, Le-Se-Ne kökünün temel anlamının "dil, konuşma organı, belagat ve bir şeyi sivri/keskin hale getirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lisân" kavramının burada sadece biyolojik bir organı değil, Hz. Peygamber'in konuştuğu "Arap dilini" ve onun ifade gücünü (belagatini) nitelediğini; Kur'an'ın bu dille indirilmesinin, muhatapların mazeretlerini bitiren en somut kolaylık olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin bütün Sami dillerinde (İbranice 'laşôn', Süryanice 'leşşânâ') hem organ hem de dil/lisan anlamında mevcut olan kadim bir köke sahip olduğunu ve Kur'an'da "milli ve anlaşılır dil" vurgusuyla teolojik bir statü kazandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, lisan kavramının bir topluluğun dünya görüşünü (Weltanschauung) şekillendiren temel araç olduğunu; Kur'an'ın Hz. Peygamber'in lisanıyla indirilmesinin, o dildeki kavramların ilahi bir operasyonla yeniden inşa edilmesini (İslamileştirilmesini) sağladığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "senin lisanınla" vurgusunun, vahyin muhatap topluma yabancı olmadığını, kendi kelimeleri ve üsluplarıyla onlara hitap edildiğini, böylece anlamanın önündeki dilsel bariyerlerin tamamen kaldırıldığını ifade eder.

        Leallehum (لَعَلَّهُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir beklenti, umut veya bir amaca matuf bir yöneliş ifade eden bir asıl olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah için "umut" söz konusu olamayacağından, buradaki "lealle" edatının "li-key" (olsun diye, amaçlansın diye) manasında bir "ilahi gaye" bildirdiğini; yani kolaylaştırma eyleminin sonucunda muhataplardan beklenen o ahlaki dönüşümü nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın retorik işlevinin muhatabı "düşünmeye ve karar vermeye" davet etmek olduğunu; ilahi mesajın bütün kolaylığıyla sunulmasından sonra artık topun muhataplarda (onlarda) olduğunu gösteren bir "imkan ve sorumluluk" vurgusu taşıdığını ifade eder.

        Yetezekkerûn (يَتَذَكَّرُونَ)

        İbn Fâris, Zel-Ke-Re kökünün temel anlamının "bir şeyi muhafaza etmek, unutmamak, dile getirmek ve zihinde tutmak" olduğunu; "tezekkür" eyleminin ise bir şeyi derinlemesine düşünmek, ondan öğüt almak ve unutulmuş bir hakikati yeniden canlandırmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikir ve tezekkür kavramlarının insanın fıtratında var olan ancak gafletle üstü örtülmüş hakikatlerin vahiyle yeniden "hatırlanması" olduğunu; "yetezekkerûn" (öğüt alırlar/hatırlarlar) fiilinin, vahyin insanda yaratması gereken o büyük zihinsel ve ahlaki uyanışı nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, zikr kavramını Kur'an'ın semantik dünyasının kalbine yerleştirir; tezekkürün, insanın kainattaki "ayetleri" okuyarak kendi yaratılış gayesini ve Allah ile olan bağını "hatırlama" süreci olduğunu, Kur'an'ın da bu süreci tetikleyen en büyük "hatırlatıcı" (zikir) olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin varoluşsal bir "kendine gelme" olduğunu; insanın dünyevi karmaşa içinde unuttuğu o ezeli ahit ve sorumluluk bilincinin tezekkür yoluyla yeniden aktif hale gelmesini simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin surenin finalinde gelmesinin, onca azap ve nimet tasvirinden sonra insanın yapması gereken yegane şeyin "akıl etmek ve ders çıkarmak" olduğunu; vahyin bütün bu kolaylaştırılma sürecinin tek bir ahlaki meyveye, yani "tezekkür"e matuf olduğunu ifade ederek surenin mesajını bu kavramla mühürlediğini dile getirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X