Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Duhân Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Duhân Sûresi, 57. Ayet

    فَضْلاً مِنْ رَبِّكَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fadlen min rabbik(e)(c) żâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Rabb’inden bir lütuf olarak... İşte büyük kazanç budur!”

      Rabb'inden bir lütuf olarak... Daha önce müteaddit yerlerde geçtiği üzere Cenâb-ı Hak, müminleri azaptan korumanın, onların yaptıkları amellerle hak ettikleri bir karşılık değil, kendisinin bir lütfü olduğunu haber vermektedir. İşte büyük kazanç budur! Buradaki kazanç kelimesi, iki şeyden biriyle açıklanır: Ya insanın beklediği ve ümit ettiği sonucu elde etmesidir, İnsan onu elde ettiği zaman, kazandı denilir. Yahut da sakındığı ve korktuğu akıbetten kurtulmasıdır, insan sakındığı ve korktuğu akıbetten kurtulunca da, kazandı denilir. Bunlardan hangisi olursa olsun, ikisi de büyük kazançtır. En doğrusunu Allah bilir. “Azîm” kelimesi de âhiretin bütün işleri ve halleri ile İlgilidir, Allah Teâlâ azabı da nimeti de büyük diye nitelemiştir. Muhtelif âyetlerde şöyle buyurur: “O büyük gün!”, “Büyük bir azap!”, “Büyük kazanç!”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fadlan (فَضْلًا)

        İbn Fâris, Fe-Da-Le kökünün bir şeyden artmak, fazlalık ve bir şeyin diğerinden üstün olması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fazl" kavramının bir hak edişin ötesinde, tamamen verenin cömertliğinden kaynaklanan ek bir ihsan ve lütuf olduğunu; müminlerin cennete girmesinin kendi amellerinden ziyade ilahi bir "fazl" (karşılıksız ikram) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, fazl kavramını Kur'an'ın "lütuf ve rahmet" semantiği içinde tahlil eder; bunun Allah'ın insanlığa olan karşılıksız ve aşkın cömertliğinin bir dışavurumu olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "fadl" kelimesinin belagat açısından ayetin sonundaki "azîm" (büyük) nitelemesiyle tam bir uyum içinde olduğunu, bu lütfun Allah'ın sınırsız cömertliğini yansıtan üslup özelliğini taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihsel bağlamda bu kelimenin, müminlerin kurtuluşunun sadece kuru bir "hak-adalet" mekanizmasıyla değil, ilahi bir kayırma ve cömertlik sonucu gerçekleştiğini vurgulayan bir minnet ifadesi olduğunu ifade eder.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, Mim-Nun kökünün bir şeyin başlangıcını, kaynağını ve bir bütünden parça ifade etme durumunu nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "min" edatının söz konusu lütfun ve başarının kaynağının (menşe') bizzat "Rab" olduğunu tayin ettiğini, başarının ve nimetin kulun kendisinden değil, ilahi kaynaktan geldiğini nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın cennet ödülleri ile ilahi irade arasında kopmaz bir sebep-sonuç bağı kurduğunu ve lütfun adresini netleştirdiğini ifade eder.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        İbn Fâris, Re-Be-Be kökünün bir şeyi malikiyet altında bulundurmak, ıslah etmek, korumak ve geliştirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının varlıkları ihtiyaç duydukları her şeyi vererek kemale erdiren mürebbi (eğitici) manasına geldiğini; buradaki "rabbike" (senin Rabbin) hitabının Allah ile kul arasındaki o özel, koruyucu ve şefkatli bağı nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinde (İbranice 'Rabb', Aramice 'Rabbi') ortak bir otorite ve efendi unvanı olduğunu, Kur'an'da ise bu otoritenin mutlak bir merhamet ve sahiplikle birleştiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Rab isminin Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinde yaratıcı ile yaratılan arasındaki "besleyen-beslenen" ilişkisini kuran merkezi bir terim olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın kurtuluşu kulun sadece kendi çabasına değil, Allah'ın o kulu üzerindeki "terbiye ve sahiplik" (rububiyet) ilişkisine bağladığını, başarının ilahi bir armağan olduğunu ifade eder.

        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, uzak olan bir varlığa işaret etmek için kullanılan bir işaret ismi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zâlike" işaretinin burada kazanılan başarının (fevz) kadri ve kıymetinin ne kadar "yüce, erişilmez ve sarsılmaz" olduğunu vurgulamak için, mekânsal veya rütbesel uzaklık bildiren bir formda seçildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu işaret isminin Kur'an'ın semantik yapısında "nihai gerçekliği" parmakla gösterircesine mühürlediğini ve anlatılan ödüllerin tartışılmaz bir statü kazandığını belirtir.

        Huve (هُوَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin üçüncü tekil şahıs zamiri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huve" (o) zamirinin burada bir vurgu ve tahsis (hasr) ifade ettiğini; yani gerçek, mutlak ve yegâne başarının ancak Allah'ın müjdelediği bu kurtuluş olduğunu pekiştirdiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu zamirin kullanımının ilahi vaadin kesinliğini ve başka hiçbir başarının bu başarıyla kıyaslanamayacağını gösteren ontolojik bir vurgu olduğunu vurgular.

        El-Fevzu (الْفَوْزُ)

        İbn Fâris, Fe-Vav-Ze kökünün asıl anlamının "bir tehlikeden kurtulup güvenli bir yere ulaşmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fevz" kavramının sadece bir şeyi kazanmak değil, aynı zamanda korkulan her türlü şerden (azaptan) ebediyen kurtulmak ve hayra ulaşmak manasına geldiğini; ayetteki "el-fevz"in insanın varoluşsal olarak ulaşabileceği en büyük başarıyı nitelediğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, fevz kavramını Kur'an'ın eskatolojik başarı terminolojisi içinde tahlil eder; bunun dünyevi bir yarışın kazanılmasından ziyade, ontolojik bir selamete erme ve ebedi güvenliğe kavuşma hali olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin varoluşsal bir bütünleşmeyi ve insan çabasının ilahi lütufla taçlanmış zirvesini simgelediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nitelemenin müşriklerin dünyadaki geçici kazanımlarına karşı, müminlerin ahiretteki "mutlak ve kalıcı zaferini" temsil eden bir final kavramı olduğunu ifade eder.

        El-Azîmu (الْعَظِيمُ)

        İbn Fâris, Ayın-Za-Me kökünün temel anlamının "bir şeyin büyük olması, katılığı ve kemik (azm)" olduğunu; kemiğin bedenin temel direği ve güç kaynağı olması nedeniyle büyüklüğe bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azîm" sıfatının insanın duyusal veya zihinsel idrakini aşan, rütbe ve değer bakımından en yüce olanı nitelediğini; buradaki başarının büyüklüğünün beşer tasavvuruna sığmayacak kadar devasa olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu sıfatın Kur'an'ın "yücelik" semantiği içinde bir şeyin ontolojik ağırlığını ve önemini sabitlediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "azîm" nitelemesinin başarının derinliğini, kuşatıcılığını ve ilahi arştaki yankısını temsil ettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X