Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Duhân Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Duhân Sûresi, 56. Ayet

    لَا يَذُوقُونَ ف۪يهَا الْمَوْتَ اِلَّا الْمَوْتَةَ الْاُو۫لٰىۚ وَوَقٰيهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ yeżûkûne fîhâ-lmevte illâ-lmevtete-l-ûlâ(s) ve vekâhum ‘ażâbe-lcahîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İlk ölümlerinden başka bir ölüm tatmayacaklar. Rabb’in, onları cehennem azabından da koruyacak.”

      Burada şöyle bir problem vardır: Cennette ölüm olmadığı belirtilmekte, ancak ilk ölüm istisna edilmektedir. Halbuki cennette asla ölüm yoktur. Öyleyse ilk ölüm nasıl istisna edilmektedir? İstisna zâhirde, müstesnanın cinsinden olursa, cennette de ölüm olayının var olduğu düşüncesi çıkar. Bazıları şöyle dedi; Burada istisna edatı olan “illâ” (إِلَّا) kelimesi, başkası mânasına gelir ve orada gizli bir kelime vardır. Âyet sanki şunu söylemektedir: Orada tatmayacaklar, yani dünyada iken tatmış oldukları ölümden başka cennette ölümü tatmayacaklar. Çünkü dünyada iken tatmış oldukları ölüm, -ki o ilk ölümdür- şayet onun bir benzeri olsaydı, ikinci defa tadılması tasavvur edilmez. Çünkü cennet, ölüm mahalli değildir, dolayısıyla maksat bizim söylediğimizdir. Yani onların dünyada iken tatmış oldukları ölümden başka bir ölümü cennette tatmayacaklar. Bu, aynen şu âyetteki ifadeye benzemektedir: “Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin”. Yani geçmişte olanlardan başka böyle bir evlilik yapmayın! Bu âyet hakkında yapılan iki yorumdan birine göre o iş, o zaman da ahlâksızlıktı. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre ise açıklamaya çalıştığımız âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Tatmış oldukları ilk ölümden başka onlar cennette ölümü tatmayacaklar, bir hadiste rivayet edildiğine göre kıyâmet günü ölüm, alaca veya şöyle bir koç şeklinde getirilir ve insanların arasında boğazlanır. O zaman insanlar, âhirette ölümden güvende olurlar. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, orada ölümü tatmayacaklar cümlesi, dünyada gördükleri ölümden başka bir ölümü orada görmeyecekler demektir. Dünyadaki ölümü biliyorlar ve hatırlıyorlar, ama onun dışında bir ölüm yoktur. Buradaki tatmak kelimesi, mecâzî olarak tanımaktan istiare yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabb’in, onları cehennem azabından da koruyacak. Burada onları sadece cehennem azabından korumak değil, her türlü azaptan korumak kastedilmektedir. “Cahîm” cehennemin en kabarmış yeridir, onu belirtmekle her şeyden kinaye yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ Yezûkūne (لَا يَذُوقُونَ)

        İbn Fâris, Ze-Vav-Kaf kökünün bir şeyi duyu organıyla algılamak, mahiyetini tecrübe etmek ve bir şeyin etkisini bütün benliğiyle hissetmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zevk kavramının burada "ölümü hissetmek" manasında kullanıldığını; müminlerin cennette ölümün o soğuk ve ayrılık kokan acısını asla duymayacaklarını, hayatlarının kesintisiz bir ölümsüzlük (beka) içinde geçeceğini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın "ontolojik tecrübe" semantiği içinde tahlil eder; cennet ehli için ölümün artık bir "bilgi" veya "ihtimal" olmaktan çıktığını, onların varlık sahnesinde ölümle olan her türlü bağlarının koptuğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin cennet hayatının en büyük teminatı olan ebediyet vurgusunu pekiştirdiğini; ölümün tadılmaması ifadesinin, oradaki mutluluğun hiçbir zaman kesintiye uğramayacağı yönündeki sarsılmaz ilahi garantiyi temsil ettiğini belirtir.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, bu ifadenin bir zarfiyet ve kuşatılmışlık bildirdiğini, "hâ" zamiriyle cennet mekanına atıf yaptığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatın cennetin sınırları içinde ölümün hiçbir türünün yer bulamayacağını, oradaki atmosferin sadece "hayat" (hayevan) üzerine kurgulandığını ve dışarıdaki (dünyadaki) kanunların orada geçerli olmadığını nitelediğini ifade eder.

        El-Mevte (الْمَوْتَ)

        İbn Fâris, Mim-Vav-Te kökünün temel anlamının canlılığın durması, hissin kesilmesi ve mutlak sükunet olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mevte kelimesinin hayatın zıddı olarak ontolojik bir sonu ifade ettiğini; bu ayetteki kullanımın cennetteki hayatın bu sondan tamamen münezzeh olduğunu gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ölüm kavramını Kur'an'ın "geçicilik" (fena) semantiği içinde inceler; cennette ölümün olmaması, insanın yaratılışındaki "ebediyet" özleminin nihai olarak gerçekleşmesi anlamına geldiğini tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin varoluşsal bir sönüşü simgelediğini ancak cennet bağlamında bu sönüşün artık imkansız hale geldiğini, müminlerin "Hayy" olan Allah'ın lütfuyla ebedi bir varlık kazandıklarını vurgular.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir şeyi genel hükmün dışında tutan istisna edatı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki istisnanın "istisna-yı münkati" (kopuk istisna) olduğunu; yani "cennette ölümün hiçbir türünü tatmazlar, ancak dünyada tatmış oldukları o ilk ölüm hariç" anlamını taşıdığını belirtir. Bu kullanımın, müminlerin geçmişteki o tek ölümü hatırlayıp şu anki ebediyetlerinin değerini daha iyi kavramalarını sağlayan bir belagat inceliği taşıdığını ifade eder.

        El-Mevtete (الْمَوْتَةَ)

        İbn Fâris, Mim-Vav-Te kökünden türeyen bu kelimenin "bir defalık, tekil ölüm hadisesi" (merre) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mevtete" kelimesinin ölümü bir birim olarak nitelediğini; insanın hayat yolculuğunda sadece bir kez karşılaşacağı o geçiş noktasını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nitelemenin ölümün mutlak bir yok oluş değil, sadece "bir kerelik" bir hal değişimi olduğunu ve bu değişimin ardından gelen cennet hayatında bir daha tekrarının olmayacağını simgelediğini vurgular.

        El-Ûlâ (الْأُولَىٰ)

        İbn Fâris, Elif-Vav-Lam kökünün bir şeyin başlangıcı, esası ve kendisinden önce başka bir şeyin bulunmaması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "el-ûlâ" sıfatının burada dünya hayatının sonundaki o ilk ölümü nitelediğini; bunun ötesinde ikinci bir ölümün müminler için söz konusu olmadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu sıfatı Kur'an'ın çizgisel zaman algısı içinde tahlil eder; "ilk" (ûlâ) ölümün artık geride kaldığını ve önlerindeki hayatın sonu olmayan bir "sonsuzluk" (ebed) olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin dünyadaki imtihanın bittiğini ve müminlerin artık ölüm korkusundan tamamen azade kılındıkları bir varlık mertebesine yükseldiklerini tescil ettiğini dile getirir.

        Ve-Vekāhum (وَوَقَاهُمْ)

        İbn Fâris, Vav-Kaf-Ye kökünün temel anlamının bir şeyi korumak, sakınmak ve araya bir engel koyarak zarar görmesini önlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vikaye" eyleminin burada Allah'ın mümin kulu ile cehennem azabı arasına ilahi bir koruma kalkanı koymasını ifade ettiğini; bu korumanın onların dünyadaki takvalarına karşılık bir lütuf olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geçmiş zaman kipiyle gelmesinin, müminlerin azaptan kurtulmuş oldukları gerçeğinin kesinleşmiş, bitmiş ve tartışılamaz bir ilahi hüküm olduğunu mühürlediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, koruma eyleminin varoluşsal bir sığınma olduğunu; insanın kendi acziyeti karşısında Allah'ın "Vakī" (koruyucu) sıfatına sığınarak selamete ermesini simgelediğini vurgular.

        Azâbe (عَذَابَ)

        İbn Fâris, Ayın-Zel-Be kökünün asıl anlamının bir şeyi engellemek, tatlılıktan mahrum bırakmak ve acı vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azap kavramının insanın bütün huzurunu kaçıran, onu hayattan ve saadetten alıkoyan her türlü şiddetli elem olduğunu; burada Allah'ın müminleri bu elemin her türlüsünden sonsuza dek uzak tuttuğunu nitelediğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, azap kelimesini Kur'an'ın etik-dinî sisteminde ilahi adaletin bir sonucu olarak tahlil eder; müminlerin bu azaptan korunmasının, onların ilahi rızaya uygun yaşamalarının ontolojik bir ödülü olduğunu belirtir.

        El-Cehîm (الْجَحِيمِ)

        İbn Fâris, Cim-Ha-Me kökünün temel anlamının ateşin şiddetle yanması, parlaması ve hararetinin zirveye ulaşması olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla beraber, cehennemin en şiddetli tabakasını niteleyen teknik bir terim olarak Kur'an'da yerleştiğini; Sami dillerindeki yoğun ateş imgeleriyle derin bir anlamsal bağı olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, cehîm kavramını Kur'an'ın azap coğrafyası içinde tahlil eder; müminlerin bu en şiddetli ve derin ateşten korunmuş olmalarının, onların kazandığı zaferin (fevz) büyüklüğünü semantik olarak pekiştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin müşriklerin uğrayacağı akıbetle müminlerin kurtuluşu arasındaki o keskin ve dehşetli uçurumu temsil eden mekansal bir sembol olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X