وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Duhân Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: duhan suresi, duhan suresi 38. ayet, hak, oyun yokluğu, yer, bilgisizlik, duhan 38, gökler, sema, arz
-
“Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri oynayıp eğlenmek için yaratmadık.”
Allah başka bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”. Kâfirler mutlak olarak ve açıkça, Allah gökleri, yeri ve arasındakileri boş yere ve oyun-eğlence olsun diye yaratmıştır, demiyorlardı. Ancak zanna dayalı olarak boş yere ve oyun eğlence olsun diye yaratmıştır diye düşünüyorlardı. Çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: Ölümden sonra dirilmek yoktur, hesap yoktur, sevap yoktur, ceza yoktur! Onların ölümden sonra dirilmek yoktur, haşir neşir yoktur şeklindeki zanları, gökleri, yerleri ve sözü edilen diğer varlıkların boşuna yaratıldığı sonucuna varmaktadır. Çünkü onların iddiasına göre sözü edilen varlıkları yaratmaktan maksat, onları yok etmekten ve helâk etmekten başka bir şey değildir. Dünyada bir bina yapan insan, onu sadece yıkmak ve ortadan kaldırmak maksadıyla yapıyorsa, o beyinsizce ve hikmete aykırı bir iş yapmış olur. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ’nın yaptığı da buna göre değerlendirilir: Allah’ın onları yaratmasında, âlemi onlar için varetmesinde ve onları bir halden başka bir hale döndürmesinde; “nutfe”den “alaka”ya, “alaka’dan “mudğa”ya, “mudğa’dan insan suretine, sonra da yaşlılık haline çevirmesinde hikmetler vardır. Belirttiğimiz nesneleri yaratmaktan maksat, onların iddia ettikleri gibi şayet onları yok etmek ve helâk etmekten başka bir akıbet olmasaydı bu, akılsızca, boş yere ve hikmete aykırı bir iş olurdu. Çünkü söylediğimiz gibi dünyada da bir insan, sadece yıkmak maksadıyla bina yapsa, onun yaptığı iş ve maksadı beyinsizce, boş yere ve oyun eğlenceden ibaret olurdu. İşte bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ, ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadını akılsızlıkla nitelemektedir: "Sakın, ipliğini kuvvetlice eğirdikten sonra söken kadın gibi olmayın". Buna göre o kâfirlerin zannettikleri gibi ölümden sonra dirilmek ve haşir neşir yoksa mahlûkatı yaratmak akılsızca ve hikmete aykırı bir İş olur. Bunun içindir ki Allah Teâlâ şöyle buyurdu: "Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”. Allah’ın insanları yaratması, onları boş yere huzuruna getirmesi için değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Halaknâ (خلقنا)
İbn Fâris, He-Le-Ke kökünün iki temel anlama geldiğini belirtir: Birincisi, bir şeyi ölçüp biçmek, takdir etmek ve bir plana göre düzenlemek; ikincisi ise bir şeyi pürüzsüz ve düzgün hale getirmektir. Râgıb el-İsfahânî, halk kelimesinin aslen bir şeyi örneği olmaksızın takdir etmek ve yoktan icat etmek manasına geldiğini; ayetteki yaratma eyleminin evrenin tesadüfi bir oluşum değil, ilahi bir iradenin bilinçli ve hikmetli bir tasarrufu olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, halk kavramını Kur'an'ın ontolojik başlangıç noktası olarak tahlil eder; bu fiilin Allah ile alem arasındaki temel ilişkiyi kuran, mutlak yokluktan varlık sahnesine çıkışı sağlayan en kapsayıcı yaratıcı eylem olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, halkın sadece fiziksel bir var ediş olmadığını, her varlığa belirli bir gaye (telos) ve varoluşsal bir anlam yükleme süreci olduğunu, dolayısıyla yaratılışın mutlak bir ciddiyet içerdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Mekke müşriklerinin hayatı zamanın (dehr) akışına ve rastlantılara bağlayan anlayışlarına karşı, evrenin her zerresinin ilahi bir mühendislik ve ölçü ile var edildiğini gösteren polemik bir vurgu taşıdığını ifade eder.
Es-Semâvâti (السماوات)
İbn Fâris, Sin-Mim-Vav kökünün bir şeyin yüksekliği, yüceliği ve üstte olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, arzın zıddı olarak yukarıda bulunan her şeye sema dendiğini; Kur'an'da genellikle çoğul (semâvât) olarak kullanılmasının, kozmik düzenin muazzam genişliğini, tabakalı yapısını ve insanın idrakini aşan derinliğini ifade ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Sami dillerinde (Süryanice 'şmaya', İbranice 'şamayim') ortak bir miras olduğunu ve Kur'an'da ilahi hükmün indiği yüce mekanlar ile fiziksel evrenin üst katmanlarını kapsayan teolojik bir derinlik kazandığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, semavat nitelemesinin Kur'an'ın kozmolojik dilinde evrenin bütünlüğünü ve bu bütünlüğün ilahi bir nizam altında kusursuz işleyişini temsil ettiğini ifade eder.
El-Arda (الأرض)
İbn Fâris, Elif-Ra-Da kökünün asıl anlamının alçaklık, uysallık ve ayaklar altına serilen zemin olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, semanın zıddı olarak üzerinde yaşanılan, her türlü nimeti ve canlıyı barındıran fiziksel mekanı ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, sema ve arz ikilisinin Kur'an'ın semantik dünyasında fiziksel gerçekliğin bütününü (totalite) temsil eden ayrılmaz bir çift olduğunu; bu ikilinin yaratılış gayesinin aynı hakikat zemininde birleştiğini tahlil eder. Angelika Neuwirth, Kur'an hitabında arzın genellikle insanın sorumluluk alanı ve ilahi ayetlerin gözlemlendiği somut platform olarak sunulduğunu belirtir.
Beynehumâ (بينهما)
İbn Fâris, Be-Ye-Nun kökünün iki şey arasındaki mesafe, ayrım noktası veya bağ anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mâ beynehumâ" (ikisi arasındakiler) ifadesinin sema ve arz arasındaki tüm ara varlıkları, atmosferi ve kozmik dengeleri kapsayan bütüncül bir niteleme olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın evrendeki hiçbir noktanın ilahi yaratış ve gözetimin dışında kalmadığını, yaratılışın en küçük boşluğu dahi içerecek şekilde kuşatıcı olduğunu vurgular.
Lâ'ibîn (لاعبين)
İbn Fâris, Lam-Ayın-Be kökünün asıl anlamının ağızdan akan ve bir amacı olmayan salya (lüab) olduğunu; oyun (laib) eyleminin de ciddi bir gayesi olmayan, rastgele ve boşa harcanan vakit anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, laib kavramının bir sonucu ve faydası bulunmayan, hakikatten uzak eğlence manasına geldiğini; ayette yaratılışın "lâ'ibîn" (oyuncular) sıfatıyla olumsuzlanmasının, evrenin bir abeslik, rastlantı veya ilahi bir eğlence konusu olmadığını kesin olarak beyan ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın "hak" (mutlak gerçek/ciddiyet) kavramının ontolojik zıddı olarak inceler; kozmosun ahlaki bir hesap verme zemini üzerine kurulduğunu, dolayısıyla yaratılışta her şeyin bir anlam ve sorumluluk taşıdığını semantik olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin varoluşun ontolojik ciddiyetine vurgu yaptığını; Allah'ın yaratma eyleminin beşeri zaaflardan (vakit geçirme, eğlenme ihtiyacı) münezzeh olduğunu ve her şeyin bir "hak" üzere kaim olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nitelemenin Mekke müşriklerinin hayatı sadece dünyevi haz ve eğlenceden ibaret gören seküler dünya görüşüne (oyun ve eğlence) yönelik sert bir eleştiri ve evrenin bir amaca matuf yaratıldığının ilanı olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla