اَهُمْ خَيْرٌ اَمْ قَوْمُ تُبَّعٍۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ اَهْلَكْنَاهُمْۘ اِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Duhân Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: duhan 37, duhan suresi 37. ayet, duhan suresi, öncekiler, helak, tübba kavmi, suçluluk, kavim, topluluk, halk
-
“Bunlar mı güçlü, Tübba‘ın kavmi ve ondan öncekiler mi? Onların tamamını helâk ettik; çünkü onlar günaha gömülmüşlerdi.”
Bunlar mı güçlü, Tübba’ın kavmi ve ondan öncekiler mi? Onların tamamını helâk ettik. Bu, o insanların söylediği “Siz doğru söylüyorsanız (ölmüş) babalarımızı geri getirin” sözünün cevabı değildir. Ayette bu talebin cevabı verilmemektedir. Çünkü onların bu istekleri cevap verilmeye lâyık değildi, zira onlar inatçılıklarından dolayı böyle bir istekte bulunuyorlardı. Bununla birlikte bu âyetin, onların sözlerine vc gösterilmesini istedikleri mûcizeye cevap mânasına gelmesi de mümkündür. Âyet, ölümden sonra dirilmenin hak olduğuna da işaret etmekledir. Burada ilk söylenmesi gereken şey şudur: Allah Teâlâ, peygamberlerin elçiliklerini inkâr eden vc onları yalanlayan Tübba* kavminden ve daha önce geçen diğer ümmetlerden haber vermektedir; peygamberler onları azapla ve helak olmakla uyarmışlar, fakat insanlar onların ölümden sonraki hayatla ilgili uyarılarını reddetmişlerdi, bundan dolayı da kendilerini helâk eden azap başlarına gelmişti. Allah burada şunu söylemektedir: Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tübba'ın kavmi mi? Yani onlar mı daha güçlü kuvvetlidir, yoksa bunlar mı? Onlar da biliyorlardı ki, öncekiler kendilerinden daha güçlü kuvvetli ve daha atılgan idiler, buna rağmen peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri ve ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleri sebebiyle azap başlarına geldiğinde, Allah’ın azabından kaçmaları mümkün olmamıştır. Siz ise onlardan daha zayıfsınız, öyleyse başınıza Allah’ın azabı gelecek olursa, ondan nasıl kurtulacaksınız? Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi?”. Başlarına gelen azabı defetmeye onların güçleri yetmediği, istekleri üzerine gönderilen mûcizeleri inkâr etmeleri halinde köklerini kazımanın Allah’ın kanunlarından olduğu dikkate alınır ve Hz. Peygamberin duasının bereketiyle ve Allah’ın kullarına olan merhameti sebebiyle bu ümmetin kıyâmete kadar bâki kalacağı ve bu yüzden gerekli olan cezanın âhirete ertelendiği de göz önünde bulundurulursa, onların istediği mûcizeyi Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine niçin göndermediği de anlaşılır. İkincisi de şudur: Allah Teâlâ’nın, peygamberleri yalancılıkla itham ettikleri ve ölümden sonra dirilmeyi inkâr ettikleri için o kâfirlere azap ettiğini haber verdiğine göre, bu, ölümden sonra dirilmenin hak olduğuna ve onu inkâr edenin azaba müstahak olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Âyette ismi geçen Tübba'ın salih adam olduğu rivayet edilir. Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Tübba’a sövmeyin, çünkü o salih bir adamdı. Onun peygamber olduğu da rivayet edilmiştir. Onun niteliklerini daha önce anlatmıştık. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Hayrun (خَيْرٌ)
İbn Fâris, Ha-Ye-Ra kökünün bir şeyi diğerine tercih etmek, üstün tutmak ve seçkinlik anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayır kelimesinin herkesin rağbet ettiği, akıl, adalet ve fazilet bakımından tercih edilen durumları ifade ettiğini; ayetteki "onlar mı daha hayırlı?" sorusunun ahlaki bir hayırdan ziyade, güç, refah ve askeri üstünlük bakımından bir kıyaslama içerdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, hayır kavramının Kur'an'ın semantik dünyasında hem maddi iyiliği hem de dini erdemi kapsadığını; buradaki kıyaslamanın Mekke müşriklerinin kendilerini her türlü yıkımdan azade görmelerine karşılık, onlardan çok daha güçlü (maddi bakımdan hayırlı) olanların bile ilahi kudret karşısında tutunamadığını vurguladığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik bağlamda bir "meydan okuma" içerdiğini, Mekkelilerin sahip olduğu kısıtlı imkanların geçmişteki devasa medeniyetlerle kıyaslandığında ne kadar cüce kaldığını ve dolayısıyla onların da helakten kurtulamayacaklarını gösteren sarsıcı bir kıyas unsuru olduğunu ifade eder.
Tubba'in (تُبَّعٍ)
İbn Fâris, Te-Be-Ayın kökünün peş peşe gelmek, birinin izini takip etmek ve uymak anlamlarına geldiğini; Yemen krallarına halkları onlara tabi olduğu veya hükümdarlar birbirini takip ettiği için bu ismin verildiğini belirtir. El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapçalaşmış bir unvan (muarreb) olduğunu ve Yemen'deki Himyer meliklerine mahsus özel bir lakap olduğunu kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, Tubba' kelimesinin Himyerce kökenli olduğunu ve o dilde "hükümdar" anlamına geldiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Güney Arabistan epigrafisinde (Yemen kitabelerinde) krallar için kullanılan teknik bir unvan olduğunu, Arapça kök sistemiyle (tabi'a) ilişkilendirilmesinin bir halk etimolojisi olabileceğini, aslında arkaik bir Güney Arapça unvanı olduğunu savunur. Angelika Neuwirth, Tubba' figürünün İslam öncesi Arap şiirinde ve sözlü geleneğinde "yenilmez büyük güç" imgesi olarak çok güçlü bir yeri olduğunu; Kur'an'ın bu tarihsel hafızayı kullanarak Mekkelilere tanıdıkları en büyük bölgesel imparatorluğun bile helak edildiğini hatırlattığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihsel bağlamda Tubba' kavminin Himyeriler olduğunu, Kur'an'ın bu özel isim üzerinden Mekke müşriklerinin bölgesel tarih bilincine hitap ettiğini ve sahte bir güven duygusu içinde olanlara geçmişteki devasa askeri güçlerin hazin akıbetini gösterdiğini ifade eder.
Ehleknâhum (أَهْلَكْنَاهُمْ)
İbn Fâris, He-Le-Ke kökünün temel anlamının bir şeyin elden gitmesi, bozulması, zayi olması ve yokluğa karışması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, helak eyleminin bir varlığın varoluş amacından kopması veya fiziksel olarak tamamen ortadan kalkması anlamına geldiğini; ayetteki "Biz onları helak ettik" ifadesinin, ilahi gücün tarihe kesin müdahalesini ve bir medeniyetin iz bırakmadan sahneden silinmesini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, helak kavramının Kur'an'ın "tarih felsefesi" içinde, elçiyi yalanlayan kavimlerin ontolojik olarak tasfiye edilmesini simgelediğini, bunun sadece biyolojik bir ölüm değil, ilahi bir hükmün tarihsel planda infazı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geçmiş zaman kipiyle kullanılmasının, Tubba' kavmi gibi güçlerin yok oluşunun tartışılmaz bir tarihsel veri olduğunu pekiştirdiğini ve Mekkelilerin de aynı ahlaki çöküşü yaşadıkları takdirde benzer bir sonla karşılaşacakları yönünde sarsıcı bir uyarı taşıdığını ifade eder.
Mucrimîn (مُجْرِمِينَ)
İbn Fâris, Cim-Ra-Mim kökünün temel anlamının bir şeyi koparmak ve kesmek olduğunu; suçluya, adaletten, hakikatten ve ahlaki nizamdan koptuğu için mücrim denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, cürüm kavramının sadece basit bir hata değil, bile isteye yapılan ve ağır sorumluluk doğuran büyük günahlar (şirk ve zulüm) için kullanıldığını; buradaki "mücrimler" vurgusunun, helak edilen toplumların bu sonu masumiyetleri yüzünden değil, azgınlıkları ve ahlaki çöküşleri sebebiyle bizzat hak ettiklerini gösterdiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, mücrim kavramının Kur'an'ın ahlaki terminolojisinde "muttaki"nin semantik zıddı olarak konumlandığını, ilahi nizamla çatışan ve evrensel yasayı ihlal eden kişi/toplum demek olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, mücrim sıfatının varoluşsal bir kopuşu ifade ettiğini; insanın kendi yaratılış gayesinden (fıtrat) saparak zorbalığa ve inkara yönelmesinin ontolojik bir suç (cürüm) olduğunu ve bu suçun kaçınılmaz bir cezayı (helak) beraberinde getirdiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla