مِنْ فِرْعَوْنَۜ اِنَّهُ كَانَ عَالِياً مِنَ الْمُسْرِف۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Duhân Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: duhan suresi 31. ayet, israiloğulları, aşırılık, kurtuluş, duhan suresi, firavun'un zulmü, duhan 31
-
30-31. “Gerçekten İsrâiloğulları’nı aşağılayıcı bir azaptan, Firavun’un işkencesinden kurtarmış olduk. O haddi aşan, ululuk taslayan birisiydi.”
Gerçekten İsrâiloğulları’nı aşağılayıcı bir azaptan kurtardık. İki âyete bazıları şöyle mâna verdi; İsrâiloğullarını, Firavun ve kavmi gibi denizde boğulmaktan kurtardık. Allah onları denizde boğdu, bunları ise kurtardı. Allah İsrâiloğulları’nı içinde yaşadıkları Firavun ve kavminin kendilerini öldürmek, hizmetçi ve köle olarak kullanılmak gibi mâruz kaldıkları azaptan kurtardı mânasına da gelebilir. Cenâb-ı Hak İsrâiloğulları’nı onların arasından çıkararak bu halden kurtardı. En doğrusunu Allah bilir. Bu mâna daha uygun gözükmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, İsrâiloğulları’nı aşağılayıcı bir azaptan, Firavun’un işkencesinden kurtardık buyurmaktadır. Çünkü O haddi aşan, ululuk taslayan birisiydi. Yani onları ezen ve çeşitli işkencelerle kahreden biriydi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fir'avn (فرعون)
İbn Fâris, bu ismin köken itibarıyla Arapça olmadığını, ancak Arap dilinde "tefer'un" (zorbalaşmak, kibre kapılmak) şeklinde türetilerek mutlak zorbalığı ve azgınlığı ifade eden bir kalıba dönüştüğünü belirtir. El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde kelimenin yabancı dilden (Kıptîce veya Süryanice) Arapçaya geçtiğini ve eski Mısır krallarının genel unvanı olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Eski Mısır dilindeki "Pr-'o" (Büyük Ev/Saray) tabirinden İbranice ve Süryanice kanalıyla Arapçaya ulaştığını, başlangıçta bir mekanı niteleyen bu ismin zamanla kralın şahsını niteleyen bir otorite sembolüne dönüştüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki kullanımın doğrudan bir önceki ayette zikredilen "alçaltıcı azabın" (el-azâbi'l-mühîn) failini teşhis ettiğini; Firavun isminin burada sadece tarihsel bir şahsiyeti değil, yeryüzünde tanrılık taslayan ve güç zehirlenmesi yaşayan her türlü despotik otoritenin prototipini simgelediğini ifade eder.
İnnehû (إنه)
İbn Fâris, Hemze ve Nun harflerinden oluşan bu edatın tekit (pekiştirme) işlevi gördüğünü, "hû" zamiriyle birleşerek haber verilen niteliğin (zorbalığın) söz konusu şahsın (Firavun) karakterinde ne kadar kökleşmiş ve sarsılmaz bir gerçeklik olduğunu vurguladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin bir gerekçelendirme (talil) işlevi gördüğünü; İsrailoğulları'nın neden o alçaltıcı azaptan kurtarıldığının cevabı olarak, Firavun'un ıslah olmaz bir karakter yapısına sahip olduğunun bu edatla perçinlendiğini kaydeder.
Kâne (كان)
İbn Fâris, Kef-Vav-Nun kökünün bir şeyin meydana gelmesi, var olması ve bir sıfatla bütünleşmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "kâne" fiilinin Firavun'un zorbalığının geçici bir durum olmadığını, onun bütün varoluşunu kuşatan, süreklilik arz eden ve adeta doğası haline gelmiş kronik bir kibri nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın ontolojik tasvirlerinde bir varlığın temel niteliğini sabitlemek için kullanıldığını, Firavun'un "âliyen" (zorba) olma halinin onun varlık sahnesindeki temel duruşu olarak tescillendiğini tahlil eder.
Âliyen (عاليا)
İbn Fâris, Ayın-Lam-Vav kökünün temel anlamının yükseklik, üstünlük ve birinin üzerinde tahakküm kurmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "uluvv" kavramının burada fiziksel bir yükseklikten ziyade, bir insanın kendi fıtri sınırlarını aşarak başkaları üzerinde ilahlık taslaması, onları ezmesi ve kendini mutlak otorite olarak görmesi anlamındaki "istikbar" (kibirlenme) eylemini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın "güç ve otorite" semantiği çerçevesinde analiz ederek, Firavun'un kendisini dikey boyutta (Tanrı katında) bir konuma yerleştirme çabasının yarattığı ontolojik sapmayı ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sıfatın Firavun'un Mısır'daki siyasi ve dini mutlakıyetini simgelediğini; onun sadece bir kral değil, tebaasının hayatı ve ölümü üzerinde tasarruf sahibi olduğunu iddia eden "yüce bir mütekebbir" olarak tasvir edildiğini ifade eder.
El-Müsrifîn (المسرفين)
İbn Fâris, Sin-Ra-Fe kökünün temel anlamının "haddi aşmak, sınırı geçmek ve dengeyi bozmak" olduğunu; ister maddi ister manevi olsun her türlü aşırılığa israf denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, israfın adaletin ve insafın dışına çıkmak olduğunu; "müsrifîn" (haddi aşanlar) sıfatının, Firavun'un sadece mal mülk israfı yapan biri değil, asıl olarak "insan hayatı ve hakları" konusunda sınırı geçtiğini, çocukları öldürüp kadınları sağ bırakarak yaratılış düzenine (fıtrata) karşı en büyük taşkınlığı yaptığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, müsrif kavramını Kur'an'ın ahlaki antropolojisi bağlamında tahlil ederek, bu terimin "mü'min" ve "muttaki" kavramlarının zıddı olarak, insanın kendi varoluş enerjisini ve yetkilerini ilahi rızaya aykırı şekilde tüketmesi ve varoluşsal bir ölçüsüzlüğe savrulması anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, israfın burada ontolojik bir taşma olduğunu; Firavun'un kul olma sınırını ihlal ederek ilahlık iddiasında bulunmasının, yaratılmışlık hiyerarşisinde yapılabilecek en büyük "haddi aşma" ve "israf" eylemi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihsel-sosyolojik bağlamda bu nitelemenin, Mısır iktidarının hukuku hiçe sayan, kan döken ve zulmü kurumsallaştıran o vahşi "ölçüsüzlük" karakterine yapılan bir atıf olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla