فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَر۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Duhân Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: duhan 29, duhan suresi 29. ayet, göklerin ağlamaması, mühlet yokluğu, yerin ağlamaması, duhan suresi, sema, arz, nazar
-
"Onlar için ne gök ağladı ne de yer. Kendilerine aman da verilmedi.”
Onlar için ne gök ağladı ne de yer. Bu cümleye bazıları şöyle mâna verdi: Onlar için ne göktekiler ağladı, ne de yerdekiler, aksine hepsi sevindiler ve onların helâkini birbirlerine müjdelediler. Burada ağlama yapılmadığının belirtilmesi, aksinin vukûuna işaret eder, ondan maksat da sevinmek ve mutlu olmaktır, yoksa sadece ağlama yapılmadığını ifade etmez. Dilde böyle kullanımlar caizdir: bir şeyin olmadığının söylenmesi, sadece onun yokluğunu değil, zıddının varlığım da ifade eder. Meselâ Allah Teâlâ, “Onların ticaretleri kâr etmemiş” buyurmaktadır. Burada maksat sadece onların kâr etmedikleri değil, aksine kaybettikleri ve zarara uğradıklarıdır, yani onlar kaybettiler ve zarara uğradılar. İşte Onlar için ne gök ağladı ne de yer İlâhî kelâmı da onların helâk olmasıyla göktekiler ve yerdekiler mutlu oldular, sevindiler ve birbirlerini müjdelediler mânasına gelir. Çünkü Firavun’un tanrı olduğunu iddia ettikleri için onlardan nefret ediyorlar ve onları düşman görüyorlardı. Bazıları Onlar için ne gök ağladı ne de yer cümlesinde kastedilen mânanın, Resûlullah’tan (s.a.) rivayet edilen şu hadiste belirtilen anlam olduğunu söylerler; “Her müminin mutlaka gökte bir kapısı vardır, salih amelleri oradan yükseltilir. Yerde de bir namazgâhı vardır, namazını orada kılar. Mümin öldüğü zaman bunlar onun için şu kadar şu kadar gün ağlar. Onların (Firavun ve kavminin) ise böyle bir kapılan ve namazgâhları yoktur, bu yüzden onların ağlayanı da yoktur”. Onlar için ne gök ağladı ne de yer cümlesinde geride çocuklarından ve diğer yakınlarından onlara ağlayacak kimse kalmadı mânasına da gelebilir. Çünkü onların çocuklarının ve yakınlarının toptan kökleri kazınmıştı, dolayısıyla geride onlara ağlayacak kimse kalmamıştı. Diğer Ölenlere gelince, geride onlara ağlayacak insanlar kalmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Göğün ağlaması ifadesi muhtemelen sultanlardan, büyük önderlerden ve kendileri katında değeri çok üstün olan kişilerden birinin ölmesi gibi büyük bir olay meydana geldiği için temsilî mânada kullanılmış da olabilir. Allah Teâlâ da Firavun ve avanesinin ölmelerinin, yer ve gök ehline hiç de önemli bir olay gibi gelmediğini haber vermektedir, çünkü onların nazarında Firavun ve avanesinin hiçbir değeri yoktu. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Beket (بكت)
İbn Fâris, Be-Kef-Ye kökünün temel anlamının "yaş akması" olduğunu, gözden dökülen yaşın üzüntü ve kederle olan bağına dikkat çeker; bu kökün her türlü ağlama eylemini, sessizce dökülen yaştan feryatla yapılan ağlamaya kadar kapsadığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, beka (ağlama) eyleminin sadece gözyaşı dökmek değil, aynı zamanda birinin kaybından dolayı duyulan derin kederi ve o varlığın gidişinin yarattığı boşluğu ifade ettiğini; ayetteki "ağlamadı" ifadesinin, o topluluğun yok oluşunun ne göklerde ne de yerde hiçbir hüzne, karşılığa veya eksikliğe yol açmadığını simgeleyen muazzam bir değersizleştirme olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik dünyasında sema ve arzın (gök ve yer) ruhsuz nesneler değil, ilahi iradeye boyun eğen ve olaylara şahitlik eden canlı birer varlık gibi tasvir edildiğini; "ağlamak" fiilinin bu kozmik varlıklara nispet edilmesinin, tabiatın ilahi nizamla olan duygusal ve ahlaki bağını semantik olarak yansıttığını, Firavun ve kavminin bu nizamın tamamen dışında kalarak evren tarafından dışlandığını tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin kullanımındaki edebi ve estetik güce odaklanarak, dönemin Arap şiirinde büyük kahramanlar veya liderler öldüğünde "gökyüzünün ona ağladığı" yönündeki yaygın metaforun Kur'an tarafından tersyüz edildiğini; bu olumsuzlamanın, inkarcıların evrendeki mutlak yalnızlığını ve itibarsızlığını vurgulayan sarsıcı bir belagat unsuru olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihsel ve mitolojik bağlamda "göğün ağlaması" motifinin kadim Yakın Doğu ve İslam öncesi Arap kültüründe önemli bir yeri olduğunu; Kur'an'ın bu kültürel şifreyi kullanarak, Firavun ve ordusunun helakinin ardından evrende hiçbir yasın tutulmadığını, aksine bu tasfiyenin varoluşsal bir rahatlama yarattığını, onların gidişinin ne tabiatta ne de metafizik alemde bir karşılığının olmadığını dile getirir.
Es-Semâu (السماء)
İbn Fâris, Sin-Mim-Vav kökünün bir şeyin üstü, yükseklik ve yücelik anlamına geldiğini belirtir; bu ayette semanın, ağlama eyleminin öznesi olarak sunulmasının onun yüksek ve kuşatıcı makamıyla ilgili olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sema kelimesinin burada fiziki gökyüzünden ziyade, ilahi hükümlerin indiği ve meleklerin bulunduğu ulvi makamı temsil ettiğini; göğün ağlamamasının, o yüksek makam sakinlerinin bu inkarcılara karşı duyduğu mutlak nefret ve ilgisizliği simgelediğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (Süryanice 'shmayya', İbranice 'shamayim') ortak kullanımına dikkat çekerek, göğün genellikle ilahi rahmetin veya gazabın kaynağı olarak görüldüğünü; bu bağlamda göğün ağlamamasının, o topluluğun ilahi rahmetten tamamen mahrum bırakılmasının kozmik bir dışavurumu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki sema nitelemesinin, Firavun'un "göklere çıkıp Musa'nın ilahını görme" yönündeki o kibirli ve meydan okuyan tavrına bir gönderme içerdiğini; o çok arzuladıkları ve hükmetmek istedikleri semanın, onlar yok olurken en ufak bir üzüntü belirtisi göstermediğini vurgulayan tarihsel bir ironi barındırdığını ifade eder.
El-Ardu (الأرض)
İbn Fâris, Elif-Ra-Dat kökünün ayak basılan alt zemin, uysallık ve alçaklık anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, arzın insanların üzerinde yaşadığı ve her türlü nimeti barındıran mekan olduğunu; yerin bu zalimlere ağlamamasının, onların üzerinde yürüdükleri, hükmettikleri ve zulmettikleri toprağın bile onlardan kurtulmaktan dolayı memnuniyet duyduğu yönünde bir anlama sahip olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, yer ve gök ikilisinin bu ayette bir bütün olarak kozmosu temsil ettiğini; mülkiyet iddialarının merkezi olan yeryüzünün (arz), asıl sahibi olanlar (Firavun ve kavmi) toprağa girerken onlara karşı hiçbir vefa veya üzüntü hissetmemesinin, Kur'an'ın mülkiyet ve güç hakkındaki radikal eleştirisini semantik olarak pekiştirdiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin tarihsel bağlamda Mısır topraklarını ve Nil vadisini simgelediğini; Firavun'un "bu nehirler benim altımdan akmıyor mu?" diyerek sahiplendiği o coğrafyanın, o ve ordusu sulara gömülürken mutlak bir kayıtsızlık içinde kalmasının, sahte otoritenin tabiat üzerindeki iddiasının ne kadar temelsiz olduğunu gösterdiğini ifade eder.
Munzarîn (منظرين)
İbn Fâris, Ne-Ze-Ra kökünün iki temel anlamının "bakmak" (görmek) ve "ertelemek/vakit tanımak" olduğunu belirtir; "inzâr" kelimesinin bu ikinci anlamdan türeyerek birine belirli bir süre vermek ve mühlet tanımak manasına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, munzar kelimesinin "kendisine süre tanınan, azabı ertelenen" kişi anlamına geldiğini; "munzarîn" (mühlet verilenler) şeklindeki olumsuz kullanımın ise artık o topluluk için tanınan sürenin kesin olarak bittiğini, ne bir anlık geciktirme ne de bir nefeslik mühletin kalmadığını ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve azap semantiğinde "inzâr" (respite) kavramının hayati bir önemi olduğunu; ilahi adaletin suçlulara kendilerini düzeltmeleri için tanıdığı o varoluşsal sürenin (mühletin) artık kapandığını ve tarihin o topluluk üzerindeki hükmünü infaz ettiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin tarihsel süreçteki "ilahi mühletin sonu"na işaret ettiğini; Firavun ordusunun denizin ortasında sıkıştığı o kritik anda artık hiçbir diplomatik, siyasi veya ilahi geri dönüş imkanının kalmadığını, kendilerine bir saniye bile ek süre verilmeden helak edildiklerini bildiren sarsıcı bir final tespiti olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla