Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Duhân Sûresi, 18. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Duhân Sûresi, 18. Ayet

    اَنْ اَدُّٓوا اِلَيَّ عِبَادَ اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    En eddû ileyye ‘ibâda(A)llâh(i)(s) innî lekum rasûlun emîn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah’ın kulları! Bana istediğimi verin, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”

      Allah’ın kulları! Bana istediğimi verin! Hz. Mûsâ şunu söylemektedir: İsrâiloğulları’nı benimle gönderin, onları serbest bırakın, hapsetmeyin, onları köleleştirmeyin, çünkü onlar özgür insanlardır. Hz. Mûsâ’nın şöyle demiş olması da muhtemeldir: İsrâiloğulları’nı benimle gönderin, çünkü onlar benim davetimi kabul etmek ve emrettiğim işlere uymak istiyorlar.

      Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Yani ben size gönderilmiş, vahiy ve peygamberlik verilmesi konusunda güvenilir bir elçiyim. Şunu söylemiş olması da mümkündür: Ben sizin aranızda güvenilir biriydim, benden bir hıyanet görmediniz ve yalan söylediğimi de asla duymadınız, öyleyse neden benim yalancı ve büyücü olduğumu iddia ediyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Eddû (أَدُّوا)

        İbn Fâris, Hemze-Dal-Ye kökünün temel anlamının bir şeyi hedefine ulaştırmak, bir hakkı veya borcu ödemek ve bir görevi yerine getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eda kavramının, kişinin üzerindeki bir yükümlülüğü veya emaneti eksiksiz bir şekilde sahibine teslim etmesi anlamına geldiğini; bu ayette Hz. Musa'nın Firavun'dan, haksız yere köleleştirdiği İsrailoğulları'nı serbest bırakarak asıl ait oldukları yere (Allah'ın elçisine) teslim etmesini talep eden siyasi ve teolojik bir buyruk olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihsel bağlamda bu ifadenin sıradan bir dini tebliğden ziyade, Mısır iktidarına karşı yapılmış çok net bir diplomatik ültimatom ve özgürlük talebi ("Allah'ın kullarını bana teslim edin") olduğunu; Firavun'un İsrailoğulları üzerindeki mülkiyet ve köleleştirme iddiasını reddeden güçlü bir siyasi hamle olduğunu ifade eder.

        İbâd (عِبَادَ)

        İbn Fâris, Ayın-Be-Dal kökünün asıl anlamının boyun eğmek, yumuşamak, itaat etmek ve zillete düşmek olduğunu; üzerinde çokça yürünerek düzleşmiş ve itaatkar hale gelmiş yola "muabbed" dendiğini, insanın da mutlak otorite karşısındaki bu teslimiyetinden dolayı "abd" (kul/köle) ismini aldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ibadet kavramının itaatin ve boyun eğişin en uç noktası olduğunu; "ibâd" kelimesinin burada özellikle İsrailoğulları'nı nitelediğini ve onların Firavun'un köleleri değil, yalnızca Allah'ın kulları olduklarını vurgulayan ontolojik bir aidiyet beyanı olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kullanımına (Aramice 'abdâ', İbranice 'eved') dikkat çekerek, köle/kul anlamındaki bu sözcüğün tüm Ortadoğu dinlerinde insanın Tanrı karşısındaki statüsünü belirleyen en temel teolojik kavramlardan biri olarak Kur'an'a da aynı ağırlıkla yansıdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "Rab-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisinin bütün varoluşsal hiyerarşiyi belirlediğini; Hz. Musa'nın Firavun'un karşısına çıkarak ezilen halkı "Allah'ın kulları" olarak nitelemesinin, Firavun'un sahte rububiyet (tanrılık ve efendilik) iddialarını kökünden yıkan, insanı kula kulluktan azat eden muazzam bir semantik devrim olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamanın (İbâdallah), insanın ontolojik özgürlüğünün manifestosu olduğunu, yeryüzündeki hiçbir siyasi gücün insanları kendi kulu/kölesi yapamayacağını varoluşsal bir dille ilan ettiğini vurgular.

        Rasûlun (رَسُولٌ)

        İbn Fâris, Ra-Se-Le kökünün bir şeyi serbest bırakmak, yumuşaklıkla yollamak ve peş peşe göndermek anlamlarına geldiğini, kendisine bir mesaj verilerek muhataba gönderilen elçiye bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rasul isminin ilahi irade tarafından özel bir görev ve mesajla donatılarak insanlara gönderilen yüce şahsiyeti ifade ettiğini, bu bağlamda Hz. Musa'nın Firavun'un karşısına kendi şahsi hırsıyla değil, mutlak otoritenin resmi temsilcisi olarak çıktığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, rasul kavramının dikey (ilahi) ve yatay (beşeri) boyutlar arasındaki ontolojik iletişimi sağlayan temel yapı taşı olduğunu; Firavun'un seküler ve zorba krallığına karşı, evrenin mutlak hükümdarının kendi elçisini (rasul) göndererek tarihe müdahale ettiğini semantik bağlamda analiz eder. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'daki elçilik (apostolos) müessesesi bağlamında, elçinin sadece söz taşıyan biri değil, kendisini gönderenin otoritesini bizzat temsil eden dokunulmaz bir figür olduğunu; Kur'an'ın Hz. Musa'yı bu kavramla sunarak Firavun'a karşı ilahi meşruiyeti tesis ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Hz. Musa'nın "ben size gönderilmiş bir elçiyim" beyanının, Firavun'un mahkemesinde kendisine diplomatik bir dokunulmazlık ve müzakere hakkı talep etme niteliği taşıdığını, ilahi mesajı siyasi bir özgüvenle tebliğ ettiğini ifade eder.

        Emîn (أَمِينٌ)

        İbn Fâris, Hemze-Mim-Nun kökünün asıl manasının güven, emniyet, ruhun sükunet bulması ve her türlü korku, hıyanet ve endişenin zıddı olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, emanet ve emniyet kavramlarının, kişinin kendisine tevdi edilen haklara, bilgilere ve canlara karşı hiçbir hıyanet barındırmaması, mutlak bir güvenilirlik içinde olması anlamına geldiğini; Hz. Musa'nın bu sıfatla hem ilahi vahyi eksiksiz ve tahrifsiz ileteceğine hem de kendisine teslim edilecek İsrailoğulları'na zarar vermeden onları koruyacağına dair garanti verdiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap ahlakında "emîn" olmanın, ticari ve kabilevi ilişkilerde seküler bir güvenilirlik erdemi iken, Kur'an'ın bu kavramı vahyin güvenliği ve peygamberlik müessesesinin ontolojik garantisi olarak dinsel bir çerçeveye taşıdığını semantik olarak inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, emîn sıfatının, elçinin sadece ahlaki dürüstlüğünü değil, varoluşsal bir sarsılmazlığını ifade ettiğini; yalanın, zulmün ve hıyanetin kurumsallaştığı Firavun sarayında, mutlak hakikatin ve sarsılmaz güvenin temsilcisi olarak elçinin ahlaki üstünlüğünü tescillediğini dile getirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X