وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَٓاءَهُمْ رَسُولٌ كَر۪يمٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Duhân Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: imtihan, güvenilir elçi, duhan suresi 17. ayet, duhan suresi, duhan 17, teslimiyet, firavun, kavim, topluluk, halk, fitne, resul, sınav
-
"Onlardan önce Firavun’un kavmini de imtihan ettik ve onlara değerli bir elçi geldi.”
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Biz senin kavmini seninle imtihan ettiğimiz gibi senden önce de Firavun’un kavmini Mûsâ ile imtihan etmiştik. Şunu söylemiş olması da muhtemeldir: Biz senin kavmini imtihan ettiğimiz şekilde Firavun’un kavmini de imtihan etmiştik. Sonra Hz. Peygamber in kavmini imtihan ettiği şekilde Firavun’un kavmini imtihan etmiş olması hakkında farklı yorumlar yapılabilir. Birincisi, Hz. Mûsâ onlara. Firavun’un asla mukabele edemeyeceği mûcizeler getirmişti ve onlar bu mûcizelerin benzerini yapmaktan aciz kalmışlardı. Bütün bunların Allah'tan gelen mûcizeler olduğunu anlamalarına rağmen onlar vahiyleri inkâr edip reddetmişler ve Mûsâ aleyhisselâmın büyücü, yalancı ve Allah’a iftira eden biri olduğunu ileri sürmüşlerdi. Mekkeliler de Resûlullah’a (s.a.) karşı aynı davranışı sergilemişlerdi, onların Hz. Musa ya yaptıkları gibi bunlar da Resûlullah’m (s.a.) büyücü, deli, yalancı ve Allah’a İftira eden biri olduğunu iddia etmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. [İkincisi,] bazıları da şöyle dedi: Firavun ve kavmi, Hz. Mûsâ’yı hor görüyor ve tahkir ediyorlardı, çünkü Mûsâ onların arasında dünyaya gelmişti. Mekkeliler de Muhammed aleyhisselâma aynı davranışı sergilemişler ve onu, sen bizim en küçüğümüz, en fakirimiz ve en yoksul olanımızsın diye tahkir etmişlerdi. Firavun da Hz. Mûsâ’ya aynı sözleri söylemişti: “Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi?”. Mekkeliler’in Resûlullah’a (s.a.) karşı mücadele edebilmek ve onun yalanını ortaya çıkarmak için yahudilerden kitaplarındaki haberleri sormuş olmaları ve onların da geçmiş dönemle ilgili haberleri vermiş olmaları da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlara değerli bir elçi geldi. Allah Teâlâ’nın göndermiş olduğu bütün peygamberler değerlidirler. Çünkü Cenâb-ı Hak onları, cahil ve aklını kullanamayan, dünyaya tapan ve dünyevî menfaatler için çırpınan bir kavme göndermiştir. O insanları yönetsinler, onların tavırlarına hazırlıklı olsunlar ve kötü davranışlarına tahammül göstersinler diye peygamberleri en güzel ahlâk ile göndermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ, Resûlullah’ı (s.a.) en üstün ahlâka sahip olmakla nitelemiştir: “Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin”.
Yorumu Yorumla
-
Fetennâ (فتنا)
İbn Fâris, Fe-Te-Ne kökünün asıl anlamının altını ateşe atıp eriterek saflığını ve içindeki cürufu test etmek olduğunu belirtir; belaya uğratmak, sınamak, kıvama getirmek ve imtihan etmek anlamlarının insanın zorluklar karşısındaki bu metafiziksel eritilme sürecinden doğduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, fitne eyleminin altını ateşe sokarak iyisini kötüsünden ayırmak manasına geldiğini; ayette Allah'ın Firavun kavmini sahip oldukları zenginlik, güç veya başlarına gelen musibetlerle sarsarak sınaması, böylece onların iç yüzlerini, kibrini ve niyetlerini ontolojik olarak ortaya çıkarması anlamına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki dünya görüşünde "fitne" kavramının, insanın imanının ve ahlaki duruşunun varoluşsal bir teste tabi tutulmasını ifade ettiğini tahlil eder; Firavun kavminin tarih sahnesindeki durumunun, mutlak otorite iddiasındaki kibrin, ilahi bir elçiyle karşılaştığında nasıl çetin bir sınava ve çöküşe dönüştüğünü gösteren asli bir semantik örnek olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, burada fitne kelimesinin doğrudan tarihsel bir imtihan sürecine atıf yaptığını; Firavun ve Mısır toplumunun Hz. Musa aracılığıyla çeşitli mucizeler ve belalarla (kurbağa, kan, çekirge felaketleri vb.) sınanarak onların iktidar şımarıklıklarının, inadının ve zulmünün tarihsel planda test edildiğini ifade eder.
Kavme (قوم)
İbn Fâris, Kaf-Vav-Mim kökünün temel anlamının ayakta durmak, dikilmek, bir şeye yönelmek ve desteklemek olduğunu; aynı inancı, soyu veya amacı paylaşarak bir arada duran, birbirine arka çıkan topluluğa (veya sadece erkekler grubuna) kavim dendiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kavim kelimesinin birbirlerinin varlığıyla kaim olan, birbiriyle dayanışma içinde olan ve ortak bir nizama uyan topluluk olduğunu; ayette Firavun'un etrafında kümelenmiş, onun zulüm ve istikbar nizamını ayakta tutan Mısır oligarşisini ve onlara boyun eğen halkı ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemindeki asabiyet (kabilecilik) zihniyetinin temel birimi olan kavim kavramının, Kur'an'da peygamberlerin muhatap olduğu temel sosyolojik ünite olarak yeniden yapılandırıldığını analiz eder; peygamber ile inkar eden kavmi arasındaki diyalektik çatışmanın, ilahi mesajın tarihe müdahalesinin ve ahlaki saflaşmanın ana sahnesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavim kelimesinin bu bağlamda salt biyolojik veya etnik bir aidiyeti değil, ortak bir paradigmayı ve statükoyu paylaşan sosyolojik bir bloku simgelediğini; Firavun kavminin de şirki ve zulmü kurumsallaştıran katı bir güç merkezi olduğunu vurgular.
Fir'avne (فرعون)
İbn Fâris, bu ismin köken itibarıyla Arapça olmadığını (a'cemi), ancak "tefer'un" (zorbalaşmak, kibre kapılmak) gibi türetmelerle sonradan Arapçalaştırılarak mutlak kibrin ve zorbalığın sembolü haline geldiğini belirtir. El-Cevâlîkî, El-Mu'arreb adlı eserinde bu ismin yabancı bir dilden (Süryanice veya Kıptîce) Arapçaya geçtiğini ve eski Mısır krallarına verilen genel bir lakap/unvan olduğunu kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'daki yabancı kelimeler literatürü bağlamında (el-Mühezzeb) Firavun kelimesinin Kıptîce kökenli olduğunu, o dilde hükümdar veya kral anlamına geldiğini aktarır. Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Eski Mısır dilindeki "Pr-'o" (Büyük Ev / Yüce Saray) ifadesinden geldiğini, başlangıçta sarayı niteleyen bu sözcüğün zamanla kralın şahsını nitelemeye başladığını; İbranice (Par'oh) ve Süryanice üzerinden Arapçaya "Fir'avn" şeklinde geçerek İbrahimi dinlerin ortak anlatısındaki o meşhur zalim kral figürüne dönüştüğünü detaylıca inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın kıssa anlatım metodolojisini temel alarak, Firavun isminin ayetlerde sadece tarihsel bir Mısır kralını ifade etmediğini; her devirde rastlanabilecek mütekebbir, ilahlık taslayan, halkını sınıflara ayırıp köleleştiren ve muhalif sesleri ezen mutlakıyetçi siyasi otoritenin değişmez bir tipolojisini (arketipini) sembolize ettiğini, Mekkeli müşriklere yönelik mesajın da bu arketip üzerinden verildiğini güçlü bir şekilde savunur.
Rasûlun (رسول)
İbn Fâris, Ra-Se-Le kökünün asıl manasının bir şeyi serbest bırakmak, yumuşaklıkla ve peş peşe yollamak, göndermek olduğunu; bir mesajı taşıyıp muhatabına ulaştırmakla görevlendirilen kişiye (elçiye) de bu eylemin sürekliliği ve taşıdığı kutlu emanet sebebiyle rasul dendiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, rasul kavramının ilahî bir yasayı, uyarıyı veya müjdeyi insanlara ulaştırmak üzere doğrudan Allah tarafından seçilip yetkilendirilmiş şahsiyeti ifade ettiğini, bu ayette Hz. Musa'nın taşıdığı o sarsılmaz ve meşru ilahi görevi nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, rasul kavramını Kur'an'ın ontolojik iletişim modeli ekseninde tahlil eder; yatay dünyevi düzlemde mutlak iktidarını ilan etmiş sahte bir tanrıya (Firavun'a) karşı, dikey ve aşkın olan asıl otoritenin (Mursil olan Allah'ın) kendi elçisi vasıtasıyla yaptığı o en büyük tarihsel ve teolojik müdahaleyi ifade ettiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ dini atmosferinde, bir elçinin (apostolos/şelihâ) sadece bir mesaj iletici değil, kendisini gönderen otoritenin gücünü ve meşruiyetini temsil eden kurumsal bir figür olduğunu; Firavun'un dünyevi sarayına gönderilen ilahi elçinin, aslında o dönemin paganik kral-tanrı konseptine meydan okuyan yeni ve aşkın bir krallığın (Tanrı'nın hükümranlığının) temsilcisi olarak sahneye çıktığını ifade eder.
Kerîmun (كريم)
İbn Fâris, Ke-Ra-Me kökünün asıl anlamının bir şeyin kendi cinsinin en şereflisi, en değerlisi, en temizi ve en kusursuzu olması olduğunu belirtir; kerem kavramının zillet, eksiklik ve küçüklüğün mutlak zıddı olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kerem sıfatının, övülecek güzel ahlakın ve ontolojik yüceliğin kendisinde toplandığı varlıklar için kullanıldığını; "kerim bir elçi" tamlamasının, ahlaken kusursuz, asil, mesajını iletirken hiçbir dünyevi menfaat veya korku gözetmeyen, ilahi emaneti taşımaya tam liyakatli, şerefli ve yüce gönüllü kişi (Hz. Musa) manasına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye bedevi ahlakında "kerem" kavramının, kabile içinde asil kanlı olmak, cesaret, cömertlik ve dünyevi şan peşinde koşmak gibi seküler bir erdem iken; Kur'an'ın bu kavramı alıp tamamen ahlaki, takvaya dayalı, gösterişten uzak ve ilahi otoriteye mutlak teslimiyetle ölçülen ruhanî ve ontolojik bir yüceliğe (şerefe) dönüştürdüğünü semantik olarak inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın Hz. Musa'nın şahsiyetindeki o vakur, tavizsiz ve ilahi terbiyeden geçmiş asil duruşu nitelediğini; Firavun'un zorbalığına, maddi gücüne ve alçaltıcı (zelil) politikalarına karşı, elçinin sahip olduğu ahlaki üstünlüğü ve varoluşsal asaleti simgelediğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla