Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Duhân Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Duhân Sûresi, 16. Ayet

    يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرٰىۚ اِنَّا مُنْتَقِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme nebtişu-lbatşete-lkubrâ innâ muntekimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Amansız bir şekilde yakaladığımız gün yaptıklarının cezasını hakkıyla vereceğiz.”

      Bazıları bu âyetin Bedir gününe işaret ettiğini söyler. Bu, İbn Mesûd (r.a.) ve müfessirlerin görüşüdür. Onlar, bu, dumandan daha şiddetli bir azaptı dediler. Bazıları ise, kıyâmet günündeki azaba işaret ettiğini söyler. Bu da İbn Abbâs (r.a.) ve Hasan-ı Basrî'nin görüşüdür. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يوم)

        İbn Fâris, Ye-Vav-Mim kökünün temel olarak güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimini ifade ettiğini, ancak anlamın genişleyerek önemli bir olayın yaşandığı, büyük bir hadisenin vuku bulduğu belirli bir vakit veya devir için de kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, yevm kelimesinin burada alelade bir günü değil, ilahi müdahalenin, mutlak adaletin ve cezanın en şiddetli şekilde tecelli edeceği o dehşetli anı nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın eskatolojik ve cezai zaman algısında kritik bir yere sahip olduğunu; cahiliye döneminin anlamsız, kör ve döngüsel zamanına karşı, ilahi adaletin insanlık tarihine ve evrene kesin bir kesintiyle, sarsıcı bir şekilde müdahale edeceği o "büyük hesap anını" sembolize ettiğini semantik olarak tahlil eder.

        Nebtişu (نبطش)

        İbn Fâris, Be-Tı-Şın kökünün temel anlamının bir şeyi şiddetle, zor kullanarak, ezip geçerek ve aniden yakalamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, batş eyleminin, muhatabı üzerinde mutlak bir üstünlük ve kahredici bir güç kurarak onu kıskıvrak yakalamak anlamına geldiğini; ilahi bağlamda bu fiilin, isyankarların hiçbir kaçış veya sığınak yolu bulamayacakları, tanınan mühletin bittiği o son ve kesin müdahaleyi ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin (nebtişu - yakalayacağız) failinin bizzat "Biz" zamiriyle (azamet çoğulu) gelmesinin, ontolojik mutlak gücü temsil ettiğini; insan kibrinin (istikbar) ve yeryüzündeki sahte otoritelerin ilahi kudret karşısında nasıl aniden ufalanıp yok olacağını sarsıcı ve varoluşsal bir dille ortaya koyduğunu vurgular.

        El-Batşete (البطشة)

        İbn Fâris, aynı kökten (Be-Tı-Şın) türeyen bu masdar isminin, şiddetle yakalama eyleminin bizzat kendisini ve o eylemin dehşet verici, karşı konulamaz vuruşunu ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin tefsir geleneğindeki karşılıklarını derleyerek, buradaki kahredici yakalayışın ya dünyevi bir azap olan Bedir Savaşı'ndaki Kureyş liderlerinin kılıçtan geçirilmesi olayı olduğunu ya da ahiretteki nihai ve ebedi ilahi azabı nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihsel bağlamda bu ifadenin, Mekke müşriklerine verilen geçici rahatlamanın (duman ve kıtlık azabının yağmurla kalkmasının) ardından onların eski inat ve alaycı tutumlarına geri dönmeleri üzerine yapılan çok somut, sert bir tehdit olduğunu; bu "yakalayışın" Bedir gününde Mekke oligarşisinin çökertilmesiyle tarihsel olarak tahakkuk ettiğini, dolayısıyla kelimenin Kureyş'in siyasi ve askeri olarak hezimete uğratılmasını simgelediğini ifade eder.

        El-Kubrâ (الكبرى)

        İbn Fâris, Kef-Be-Ra kökünün hacim, makam, derece veya şiddet bakımından büyüklük, azamet ve yücelik anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "ekber" (en büyük) isminin müennes (dişil) formu olduğunu ve "el-batşete" kelimesini niteleyerek o ilahi cezanın, yakalayışın ve darbenin şiddetini, çapını ve dehşetini eşsiz kıldığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin metin içindeki retorik işlevine dikkat çekerek, bu "en büyük" yakalayışın, müşriklerin daha önce yaşadıkları kıtlık felaketiyle (duman) karşılaştırmalı bir zıtlık oluşturduğunu; küçük azabın (kıtlığın) bir inzar (uyarı), el-kubrâ olan büyük azabın (Bedir veya ahiret azabının) ise kesin bir imha ve tasfiye operasyonu olduğunu belirterek metnin tarihsel diyalektiğini tahlil eder.

        Muntekimûn (منتقمون)

        İbn Fâris, Nun-Kaf-Mim kökünün bir şeyi inkar etmek, hoş karşılamamak, ayıplamak ve bunun sonucunda cezalandırmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, intikam kavramının salt bir öfke patlaması veya şahsi bir kin gütme olmadığını; ilahi bağlamda "muntekim" olmanın, suçluya yeterli mühlet, ibret ve uyarı (inzar) verildikten sonra, bozulan adalet nizamını tesis etmek üzere hak edilen cezayı eksiksiz bir şekilde, mutlak bir hakkaniyetle uygulamak anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, intikam kavramının Kur'an'ın ahlaki dünya görüşünde ilahi adalet ekseninde dengelendiğini; ilahi intikamın, evrenin ahlaki düzenini bozan, peygamberle alay eden ve vahye karşı inatla direnen kötülüğün (şirkin) ontolojik olarak tasfiye edilmesini, böylece kozmik ve ahlaki adaletin yeniden sağlanmasını simgelediğini semantik olarak analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibarıyla Sami dillerindeki ortak eskatolojik ve cezai lügate dayandığını (özellikle Süryanice veya İbranicedeki ilahi öç alma litürjilerine), Tanrı'nın kendi elçilerini yalanlayanlara karşı otoritesini ve intikamını alması fikrinin Ehl-i Kitap geleneğindeki İbrahimi teolojinin ortak bir teması olarak Kur'an terminolojisinde yankı bulduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ism-i failin (muntekimûn), kötülük problemi ve inkar karşısında ilahi otoritenin pasif kalmadığını, evrendeki hakikatin ve peygamberin davasının mutlak surette savunulacağını garanti eden varoluşsal bir sığınak ve ilahi adaletin en haşmetli tecellisi olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X