رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Duhân Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: duhan suresi, hikmetli iş, ilahi emir, uyarı, duhan 6, rahmet, duhan suresi 6. ayet, rab, ilim, bilgi
-
“Onları Rabb’inden bir rahmet olarak göndermekteyiz. O her şeyi işitmekte ve bilmektedir.”
Buradaki rahmet kelimesinden maksat, gönderdiği kitaptır, o gerçekten Rabb’inden gelen bir rahmettir. Bu kelime ile Kadir gecesinin kastedilmiş olması da muhtemeldir, o geceyi kendisinden rahmet olarak lütfetmiştir. Bununla, hikmet konusu olduğunu söylediği âyetler kastedilmiş olabilir, onlar da Allah’tan gelen bir rahmettir. Başka bir ihtimal da, insanlara gönderilen Hz. Peygamberin kastedilmiş olmasıdır, o da Allah tarafından insanlara gönderilen bir rahmettir. Nitekim Allah “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
O her şeyi işitmekte ve bilmektedir. Bu âyet, Allah onların gizlice yaptıkları konuşmaları işitmekte, saklayıp gizledikleri fiillerini de bilmektedir mânasına gelebilir. Dua edenin duasını işitir ve kabul eder, insanların din ve dünya menfaatlerine uygun olan şeyleri bilir anlamına da gelebilir.
Yorumu Yorumla
-
Rahmeten (رحمة)
İbn Fâris, Ra-Ha-Me kökünün temel anlamının incelik, şefkat, acıma ve yufka yüreklilik olduğunu, bu kökün fiziksel olarak "rahîm" (ana rahmi) kelimesiyle bağlantılı olup koruyuculuk, sarıp sarmalama ve kuşatıcılık fikrini barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rahmet kavramının iyilik yapmayı ve lütufta bulunmayı gerektiren bir incelik olduğunu; bu kavram Allah'a nispet edildiğinde sadece bir acıma duygusunu değil, doğrudan doğruya lütuf, ihsan ve nimet verme eyleminin kendisini ifade ettiğini, bu ayette de rahmetin indirilen vahyi ve peygamberin gönderilişini simgelediğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli bir kelime olarak görünmesine rağmen, dini ve teolojik bir terim olarak "ilahi merhamet" anlamındaki derin kullanımının, Hristiyan Süryani (raḥmê) ve Yahudi Arami geleneğindeki litürjik okumalardan, dualardan güçlü bir şekilde etkilendiğini ve İbrahimi dinlerin ortak terminolojisinden beslenerek Kur'an'da yer edindiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, rahmet kavramının Kur'an'ın Tanrı tasavvurundaki en temel etik prensip olduğunu semantik olarak analiz eder; İslam öncesi bedevi toplumundaki kabilevi şefkatin (merhamet), Kur'an'ın nüzulu ile birlikte Tanrı'nın kullarına yönelik karşılıksız, evrensel ve ontolojik lütfuna dönüştüğünü, vahyin yeryüzüne inmesinin de bu sonsuz inayetin en somut tecellisi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin tarihsel bağlamında bu rahmet vurgusunun, bir önceki ayette zikredilen "elçi gönderme" (irsal) eyleminin doğrudan gerekçesi olarak sunulduğunu; Tanrı'nın insanlığı kendi başına ve karanlıkta bırakmayıp onlara yol gösterici bir peygamber ve kitap göndermesinin en büyük ilahi şefkat ve inayet göstergesi olarak muhataplara aktarıldığını ifade eder.
Rabbike (ربك)
İbn Fâris, Ra-Be-Be kökünün bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek, gözetmek, idare etmek ve bir şeye malik olmak anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, rab kelimesinin aslen "terbiye etmek", yani bir varlığı kademe kademe, yavaş yavaş kemale ve olgunluğa erdirmek anlamına geldiğini; mutlak manada bu ismin sadece Allah için kullanılabileceğini, çünkü bütün varlıkları yoktan var edip adım adım olgunlaştıran, rızıklandıran ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayanın sadece O olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Arap dilindeki köklerinin ötesinde, Sami dil ailesindeki (özellikle Süryanice "rabbâ" ve İbranice "rav" - büyük, ulu, efendi, öğretmen) kullanımlarına dikkat çekerek, bu sözcüğün Yüce Tanrı veya mutlak efendi anlamında kullanılmasının, Kuzeybatı Sami dillerindeki dini lügatten Arap dini terminolojisine geçmiş çok köklü bir kültürel alıntı olabileceğini ileri sürer. Toshihiko Izutsu, rab kavramının İslam öncesi cahiliye toplumunda dünyevi bir efendi, köle sahibi veya kabile lideri anlamında seküler bir kelime olarak kullanılırken, Kur'an'ın bu kavramı alıp Mutlak Yaratıcı, Evrenin Efendisi ve Terbiyecisi şeklindeki teolojik evrenin tam merkezine yerleştirdiğini, "Allah" lafzıyla eşdeğer, hatta ondan daha samimi, kişisel ve koruyucu bir Tanrı-insan ilişkisi (rububiyet) kurduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki kelimenin "Senin Rabbin" (Rabbike) şeklinde muhatap zamiriyle kullanılmasının, ilahi inayet ve terbiyenin doğrudan Hz. Peygamber'in şahsına yönelik özel bir koruyuculuk, yakınlık ve destek ilişkisini vurguladığını, ontolojik olarak vahyin kaynağı ile elçi arasındaki sarsılmaz bağı tescillediğini dile getirir.
Es-Semîu (السميع)
İbn Fâris, Sin-Mim-Ayın kökünün asıl anlamının sesi algılamak, kulak vermek, işitmek ve mecazi olarak bir şeye icabet etmek, onu kabul edip onaylamak olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, semî sıfatının sıradan bir işitme eyleminin ötesinde olduğunu; Allah'a atfedildiğinde kainattaki en gizli sesleri, içten gelen yakarışları ve fısıltıları bile eksiksiz idrak eden, özellikle de edilen dualara ve yöneltilen taleplere icabet etme (duayı kabul etme) iradesini barındıran mutlak bir ihata olduğunu kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, bu ismin mübalağa sîgasıyla geldiğini, Allah'ın işitmesinin yaratılmışların sınırlı ve fiziksel işitmesine benzemediğini; gizli veya açık her türlü sesi, muhatapların itirazlarını ve peygamberin niyazını aynı anda, hiçbir karışıklık ve engel olmaksızın kusursuzca işittiğini bildiren bir kemal sıfatı olduğunu aktarır.
El-Alîm (العليم)
İbn Fâris, Ayın-Le-Me kökünün bir şeyin hakikatini ve mahiyetini kavramak, iz ve alametler yoluyla bir şeyi kesin olarak bilip tanımak anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ilim kelimesinin bir şeyi gerçekte olduğu hal ve şekil üzere kesin olarak idrak etmek olduğunu, Allah'ın El-Alîm sıfatının ise zahiri, batıni, geçmişi, geleceği, niyetleri ve eylemleri bütünüyle içine alan mutlak, sınırsız ve kuşatıcı bir bilme eylemini temsil ettiğini, bu bilginin sonradan kazanılmadığını ve yanılma payı taşımadığını açıklar. Toshihiko Izutsu, ilim kavramının Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemolojisinde) merkezi bir otoriteye sahip olduğunu; cahiliye dönemindeki kabilevi "zan", kişisel "heva" ve ahlaki "cehl" (bilgisizlik, taşkınlık) kavramlarına karşı, tamamen vahiy kaynaklı mutlak, sarsılmaz, objektif ve ilahi bir bilgi otoritesini sembolize ettiğini semantik boyutlarıyla inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu iki sıfatın (Semî ve Alîm) birlikte kullanımının, dönemin tarihsel ve retorik bağlamında çok güçlü bir uyarı ve teselli işlevi gördüğünü; Allah'ın, müşriklerin peygambere karşı kurdukları gizli tuzakları ve sarf ettikleri alaycı sözleri anbean işittiğini (Semî), onların içlerindeki asıl niyetleri ve peygamberin yaşadığı haklı hüznü tüm detaylarıyla bildiğini (Alîm), dolayısıyla her şeyin ilahi gözetim ve kontrol altında olduğunu vurgulayarak hem muhataplara bir tehdit hem de elçiye bir güven aşıladığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla