Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Duhân Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Duhân Sûresi, 3. Ayet

    اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ اِنَّا كُنَّا مُنْذِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnâ enzelnâhu fî leyletin mubârake(tin)(c) innâ kunnâ munżirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Biz onu mübarek bir gecede indirdik; biz daima uyarmaktayız.”

      Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Müfessirler bunun anlamına dair şöyle dedi: Biz kitabı, yani Kur’ân’ı Kadir gecesinde levh-i mahfuzdan dünya semasına indirdik. Sonra da Muhammed aleyhisselâma parça parça indirildi. İndirdik kelimesinde geçen zamirin, baştaki “Hâ-mîm” (حم) harflerine râci olması da muhtemeldir, buna göre âyet, olacak şeyler hükme bağlandı mânasına gelir. Müfessirlerin söylediklerine göre; her sene vuku bulacak olan ölüm, hayat ve rızık gibi hususların dökümü Kadir gecesinde bu işlerle görevlendirilen meleklere indirir. Bu mâna da mümkün ve muhtemeldir. Başka bir ihtimal de şudur: Buradaki zamir, “Hâ-mîm” (حم) harflerinde gizlenen şeye, yani Allah’ın murat ettiği şeye gider. En doğrusunu Allah bilir. Muhtemeldir ki bununla Allah, emrini Kadir gecesinde indirdiğini kastetmişti, Resûlullah (s.a.) ve ashabı bunu biliyorlardı, bu bakımdan onu indirdiğini haber verdi, fakat bizim bilmemizin gerekli olmadığı için onu bize açıklamadılar. Biz onu indirdik cümlesi hakkında Râfizîler şöyle dediler: Allah Teâlâ peygamberine bir âyet indirdiği zaman, o peygamberinin kafasına ve ondan sonra gelecek olan imamların kafalarına yerleşir, onu sadece onlar görürler, onlardan başka kimse görmez. Bir olayla karşılaştıkları veya akıllarına yeni bir fikir geldiği zaman o âyete bakarlar, ihtiyaç duydukları bilgiyi ve kendileri için uygun olan yolu oradan öğrenirler. Müfessirlere göre ise söylediğimiz gibi bu âyet, Resûlullah’a (s.a.) indiril en kitaba yahut Hâ-mîm hartlerinde mündemiç olan mânaya işaret etmektedir. Müfessirler, “Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik” meâlindeki âyet hakkında da aynı şeyi söylediler. Mübarek bir gecede sözünden maksat, Kadir gecesidir, Allah ona mübarek diye isim vermiştir. Yağmura, yani gökten inen suya da mübarek demiştir: “Gökten bereketli yağmurlar indirdik”. Gökten indirilen ve yerden çıkan rızıklara da mübarek demiştir: “O ülkelerin insanları inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık”. Mübarek, kendisinde her türlü hayrın bulunduğu nesnedir. Bereket de sürekli artan ve çoğalan her hayrın ismidir. İşte Cenâb-ı Hak, içinde hayırlar ve bereketler yarattığı için o geceye mübarek adını vermiştir.

      Biz daima uyarmaktayız. Bu cümle muhtemelen, insanlar yaratıldıkları ve uyarmayı gerektiren hallere düştükleri zaman biz onları sürekli uyarmaktayız mânasına gelir. Biz onları peygamberlerle uyarırız anlamına da gelebilir. Bu sözün Allah tarafından söylendiği açıktır. En doğrusunu Allah bilir. Bu sözün Hz. Peygamber tarafından söylenmiş olması da mümkündür, Resûlullah (s.a.) sanki şöyle demektedir: Biz, Kur’ân ile ve bana gönderilen emirlerle sürekli uyarmaktayız.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enzelnâhu (أنزلناه)

        İbn Fâris, Ne-Ze-Le kökünün bir şeyin yukarıdan aşağıya inmesi, düşmesi veya konaklaması anlamına geldiğini belirtir; inzal kelimesinin, ilahi kelamın yüce ve aşkın bir makamdan insanın idrak edebileceği dünya boyutuna, varlık hiyerarşisinde aşağıya doğru aktarılmasını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, nüzul kavramının fiziki olarak yüksek bir yerden inmek olduğunu, ancak Kur'an'ın inzal edilmesinin mekansal bir hareketten ziyade, Allah katından bir melek vasıtasıyla peygamberin kalbine ulaştırılması, vahyin insanlık için erişilebilir ve anlaşılabilir bir forma büründürülmesi olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, nüzul ve inzal kavramlarının Kur'an'ın dikey dünya görüşünün tam merkezinde yer aldığını, aşkın, mutlak ve ontolojik olarak ulaşılamaz olan Tanrı'nın, kelam formunda yatay ve insani boyuta, yani tarihe ve beşeri dile müdahale ederek iletişim kurmasını sembolize eden hayati bir semantik yapı olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki belagatına ve estetik yönüne odaklanarak, vahyin ağırlığının, ulviyetinin ve otoritesinin vurgulanması için özellikle tercih edildiğini, ilahi mesajın insanlığın karanlığını yarmak üzere kutlu bir gecede yeryüzüne indirilmesindeki edebi ihtişamı dile getirir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, inzal ve tenzil kavramları etrafında kopan kelami ve teolojik tartışmalara dikkat çekerek, tarihsel bağlamda dönemin Araplarının bu kelimeden anladığı şeyin, üst bir otoriteden gelen bağlayıcı bir mesajın ve büyük bir lütfun muhataplara aktarılması olduğunu, ayetteki toptan indirme vurgusunun vahyin kaynağındaki ciddiyeti ve kutsiyeti pekiştirdiğini ifade eder.

        Leyletin (ليلة)

        İbn Fâris, Le-Ye-Le kökünün temel anlamının gündüzün zıddı olan karanlık zaman dilimi olduğunu, bu kökün yapısında siyahlık, örtücülük ve gizleyicilik barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, leyl kelimesinin güneşin batışından doğuşuna kadar olan vakti tanımladığını, Kur'an lügatinde gecenin genellikle sıradan bir zaman diliminden ziyade sükunet, örtü, tefekkür zamanı veya ilahi sırların tecelli ettiği özel bir zemin olarak ele alındığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin her ne kadar Arapça kökenli temel bir sözcük olsa da, Sami dillerinde ortak bir miras olduğunu (Süryanice 'lilyā', İbranice 'laylā'), özellikle Ehl-i Kitap geleneğinde ve Hristiyan-Yahudi dini literatüründe gece ritüelleri, litürjik okumalar ve aydınlanma vakitleri bağlamında yoğun olarak kullanıldığını vurgular. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap zihninde leyl kavramının hem tehlikelerin, cinlerin ve bilinmezliğin barındığı ürkütücü bir karanlık hem de isra (gece yürüyüşü) ve vahiy gibi en derin dini-mistik tecrübelerin yaşandığı kutlu bir zaman dilimi olarak dualistik bir semantik anlama sahip olduğunu, Kur'an'ın bu kavramı ilahi tecellinin sahnesi olarak yeniden inşa ettiğini açıklar.

        Mübâraketin (مباركة)

        İbn Fâris, Be-Ra-Ke kökünün devenin diz çöküp göğsünü yere vermesi, sabit kalması ve suyun bir yerde birikmesi (birke) gibi temel fiziksel anlamlardan türediğini; bereketin de ilahi hayrın, nimetin bir şeyde istikrar bulması, kökleşmesi ve çoğalması anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bereket kavramını ilahi hayrın bir şeyde kalıcı olarak yerleşmesi şeklinde tanımlar ve tıpkı suyun bir havuzda (birke) toplanması gibi, bu gecenin de ilahi rahmetin, feyzin ve hidayetin yoğunlaşıp biriktiği, insanlık için tükenmez bir manevi kaynağa dönüştüğü bir vakit olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, bereket kavramının Arapça etimolojisinin ötesinde Kuzeybatı Sami dillerindeki (İbranice 'berakhah', Aramice 'burkha') kutsama, diz çöküp ibadet etme ve ilahi lütuf isteme pratikleriyle derin ve kadim bağları bulunduğunu, kökenin bu dillerden Arap dini terminolojisine girerek kutsiyet kazandığını ileri sürer. Prof. Dr. Sadık Kılıç, mübarek sıfatının varoluşsal bir bolluk ve ilahi lütfun taşması durumunu ifade ettiğini, vahyin indirildiği bu gecenin mübarek kılınmasının, içinde barındırdığı Kur'an'ın insanlık tarihini dönüştürücü potansiyelinden ve zamanın sıradan akışından çıkarılıp metafiziksel ve ontolojik bir değer kazanmasından kaynaklandığını dile getirir.

        Münzirîn (منذرين)

        İbn Fâris, Ne-Ze-Ra kökünün asıl anlamının, bir şeyi önceden haber vererek muhatabı sakındırmak ve korkutmak olduğunu belirtir; ayrıca bu kökün adak (nezir) anlamı taşıdığını, bunun da kişinin kendisini bir yükümlülük altına sokması veya bir tehlikeye karşı kendini bağlaması fikriyle ilişkili olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, inzar kavramının salt ve körü körüne bir korkutma eylemi olmadığını, içinde muhataba düşünme ve zamanında tedbir alma fırsatı sunan bir bilgi barındırdığını ifade eder; eğer süre ve aydınlatıcı bilgi yoksa buna inzar değil iş'ar dendiğini, dolayısıyla peygamberlerin inzarının, yaklaşan bir tehlikeye (azaba) karşı yapılmış aydınlatıcı, merhametli bir şefkat ve uyarı eylemi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, inzar kavramının Kur'an'ın ahlaki ve eskatolojik (ahiret merkezli) dünya görüşünün en temel direklerinden biri olduğunu semantik olarak inceler; yaklaşan kıyamet günü ve ilahi yargılamanın dehşeti karşısında insanı gafletten uyandırarak ahlaki bir dönüşüme ve tövbeye sevk eden asli peygamberane iletişim tarzının bu kelimeyle billurlaştığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın özellikle ilk inen ayetlerinde ve Mekke döneminde peygamberin temel misyonunun müjdelemekten ziyade inzar etmek (uyarmak) olarak şekillendiğini, Mekkeli müşriklerin şirke dayalı statükolarını ve ekonomik konfor alanlarını sarsmak için bu sert, sarsıcı ve uyarıcı üslubun tarihsel bağlamda sosyolojik bir zorunluluk olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X