وَوَجَدَكَ ضَٓالاًّ فَهَدٰىۖ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Duhâ Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: duha suresi 7. ayet, şaşırmış bulma, yol gösterme, duha suresi, duha 7, hidayete erdirme, dalalet, hidayet
-
"Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi?"
Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? Bu ilâhî beyan da değişik şekillerde yorumlanabilir: Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, şöyle diyor: Cenâb-ı Hak seni dinine hidâyet eyledi ve seni onunla buluşturmaya muvaffak kıldı. Eğer öyle yapmasaydı seni sapmış biri olarak bulurdu. Zira Hz. Peygamber’in (a.s.) doğup büyümesi sapık bir kavim içinde gerçekleşti. İçerinden hiç kimse onu doğru yola çağırmış, Allah Teâlâ’ya davette bulunmuş değildi. Ancak Allah’tır ki seni hidâyete erdirdi ve seni doğru yola iletti. Aksi takdirde seni sapık biri olarak bulurdu. Bu, şu beyanda belirtilen husus gibidir: “Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi Allah kurtarmıştı”. Yani eğer sizi ondan kurtarmamış olsaydı… yoksa siz uçurumun kenarındaydınız, O’nun kurtarması olmasaydı oraya düşmenize ramak kalmıştı. Şu ilâhî beyanda da benzer bir anlam vardır: “Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın!” Çünkü insanoğlu peşin olan nimetlere karşı eğilimli, daha kolay ve lezzetli olanın tercihine meyilli yaratılmıştır. Ne var ki Allah Teâlâ lütuf ve ihsanı ile senin ayağını sabit kıldı, seni korudu, seni kendi haline bırakmadı, seni yaratılış esnasında insanın özüne konulan doğal güdülerin esiri kılmadı, buna göre Allah Teâlâ Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi? derken şunu söylemiş oluyordu: Eğer O seni hidâyete erdirmeseydi, doğru yolu göstermeseydi o takdirde mutlaka seni doğru yol üzere bulmazdı. Bu da gösteriyor ki O onu hidâyete erdirdi ve sapmış bir halde bulmadı.
İkincisi: Seni yol bilmez halde buldu. Buradaki sapkınlık gayret ve iradeye bağlı bir yoldan çıkmışlık değil, aksine hilkaten insanın yaratılış itibariyle yoldan çıkmaya yatkınlığıdır. “Dalâl” (الضَّلَال) cehalet anlamındadır. Çünkü insanlar yaratılış özellikleri itibariyle başlangıçta bilgisiz olurlar. Bu bilgisizlik, bir tercih sonucu ve kesbe dayalı ve yergiyi gerektiren bir özellik değildir. Keza yaratılış itibariyle insan övgüyü gerektiren bir bilgiye de sahip değildir. Burada söz konusu olan yaratılıştan cehalet ve dalalet üzere olma halidir. Çünkü insanlar o halde iken ilmi elde etmek için bir vasıtaya sahip değillerdir. Dolayısıyla da bilgisizlik onların kendi tercihleri değildir; doğalarının gereğidir. Ne zaman ki ilmi elde etmek için uygun vasıtaya sahip olurlar ve buna rağmen cahil kalırlar, işte o zaman cehalet tercihe bağlı bir hal alır ve kınanmayı hak eder. Bilgi sahibi olmak da aynı şekildedir ve varlığında övgü, yokluğunda ise yergi söz konusu olur. Buna göre “ve vecedeke dâllen fehedâ” (وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَىٰ) demek, O seni yaratılış özelliği gereği olarak ve küçüklük halinde bilgisiz buldu ve seni hidâyete erdirdi, yani seni bilgi sahibi kıldı, demektir. Bu, şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibidir: “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun; ama şimdi onu, dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık”; “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği yok etmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”. Allah buyuruyor ki: O, Allah kendisine bildirene ve öğretene kadar hiçbir şey bilir halde değildi.
Üçüncüsü: Âyetin metninde geçen “Dâll” (ضَالّ) geçmiş peygamberlerden ve onların haberlerinden, Allah’ın kendisine bildirmesi anma kadar “gafil” idi anlamındadır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Biz bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle (başka konular yanında) en güzel kıssayı da anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen daha önce bunları bilmiyordun”.
Yahut mâna şöyledir: Seni Kur’ân'ın sana indiriliş işi ve içindekiler hakkında cahil ve onun ilminden gafil buldu da onları sana öğretti.
Bazıları şöyle dediler: Seni sapık buldu sözü, seni sapık bir kavmin içinde buldu da seni hidâyete erdirdi, yani seni onların arasından çıkardı ve doğru yolu gösterdi, anlamına gelir. Eğer öyle olmasaydı ve onların arasından seni çıkarmasaydı o takdirde onlar seni kendi yollarına davet ederler ve seni buna zorlarlardı. Ve ancak kendi yollarına uyduğun zaman senden hoşnut olurlardı. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle bir yorum yaptı: Sen Mekke yolunu kaybetmiştin de seni yola şevketti. Bazıları da “Seni sapık bulmuştu da tevhit inancına erdirdi”, demişlerdir. Bu yorum hiç hoş değildir. Çünkü Hz. Peygambere (a.s.) böyle bir sapıklığın nispeti uygun değildir. Kimi de bunu, seni nübüvvetten bihaber ve cahil buldu da seni nübüvvete eriştirdi, diye açıklamışlardır. Bu, yukarıda belirttiğimiz yoruma yakındır.
Yorumu Yorumla
-
Vecedeke (وَجَدَكَ)
İbn Fâris, bu kelimenin v-c-d kökünden türediğini, bir şeye rastlamak, onu idrak etmek veya bir halin farkına varmak anlamlarına geldiğini belirtir. Buradaki kullanımın, Allah'ın elçisinin peygamberlik öncesindeki durumunu tam bir vukufiyetle bildiğini ve bu hali bizzat müşahede ettiğini ifade ettiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "vücud" kavramının bir şeyi bilgiyle kuşatmak veya bir nesneye ulaşmak anlamına geldiğini, ayette ise Allah'ın kulu üzerindeki her türlü hal değişikliğini kontrolünde tuttuğunu ve onun arayış içerisinde olduğu o özel anı saptadığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an terminolojisinde "bulma" eyleminin statik bir karşılaşmadan ziyade ilahi bir takdirin tezahürü olduğunu; Tanrı'nın, elçisini o "şaşkınlık" veya "arayış" halindeyken seçip kendi himayesine alışının başlangıç noktası olarak bu kelimenin seçildiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin geçmişteki yetimlik ve yoksulluk hallerine atıf yapan bir önceki ayetle paralel olarak, burada da zihinsel ve ruhsal bir duruma (arayışa) tanıklık edildiğini; Allah'ın bu hali bildiğini teyit eden bir hatırlatma işlevi gördüğünü ifade eder.
Dâllen (ضَالًّا)
İbn Fâris, d-l-l kökünden gelen bu kelimenin asıl anlamının yoldan sapmak, hedefi kaybetmek, bir şeyin içinde kaybolup görünmez hale gelmek olduğunu belirtir. Sütün suyun içinde kaybolması (dalle'l-leben) örneğinde olduğu gibi, bir şeyin asıl mecrasını bulamaması halini nitelediğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "delalet" kavramının hem yanlış yola girmek hem de ne yapacağını bilememek, şaşkınlık yaşamak anlamlarına geldiğini ifade eder. Peygamber hakkındaki bu kullanımın bir günah veya inançsızlık değil, vahiy gelmeden önce hangi yöne gideceğini, kavmini nasıl irşat edeceğini bilememe ve hakikat arayışındaki "derin şaşkınlık" hali olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi cahiliye döneminin semantik alanı içinde değerlendirerek, "hüdâ" (hidayet) gelmeden önceki ontolojik bir yön kaybı ve manevi bir boşluk olarak tanımlar; Peygamber'in tefekkür sürecindeki o yoğun arayışın yarattığı zihinsel belirsizliği simgelediğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine (İbranice "tâ'âh", Süryanice "t'â") dikkat çekerek, kadim metinlerde de "yolunu şaşırmış, wandering" anlamında kullanıldığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "dâllen" kelimesinin burada peygamberlik öncesindeki ruhsal susuzluğu ve gerçeği bulma yönündeki şiddetli arzuyu niteleyen edebi bir tasvir olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin Peygamber'in ne şeriatı ne de imanın detaylarını bildiği o "bilgisizlik" dönemine (vahiy öncesine) işaret ettiğini, kesinlikle ahlaki bir sapma anlamına gelmediğini, sadece doğru yolu bulmak için çırpınan bir zihnin halini resmettiğini ifade eder.
Hedâ (هَدَىٰ)
İbn Fâris, h-d-y köküne dayanan bu kelimenin birine yol göstermek, ona rehberlik etmek ve hedefine ulaştırmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Kelimenin özünde bir tür "öncülük etme" ve "ışık tutma" manasının baskın olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet"in bir kimseyi hedefine lütuf ve yumuşaklıkla ulaştırmak olduğunu; Allah'ın bu ayette Peygamber'e vahyini göndererek onu o şaşkınlık (delalet) halinden çıkarıp hakikatin merkezine yerleştirdiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, "hüdâ" kavramının Kur'an'ın en merkezi kavramlarından biri olduğunu, karanlıktan aydınlığa geçişi sağlayan ilahi bir müdahale niteliği taşıdığını; burada Peygamber'e verilen vahyin, onun zihnindeki tüm belirsizlikleri gideren mutlak bir harita işlevi gördüğünü detaylandırır. Angelika Neuwirth, erken dönem vahiylerde hidayetin bir lütuf (inayet) olarak kurgulandığını ve bu ayetin, Allah'ın Peygamber'i sadece sosyal (yetimlik) olarak değil, entelektüel ve manevi olarak da bir "yol" sahibi kılarak tamamladığını ilan ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin Peygamber'e vahyin kapılarının açılması ve ona tebliğ edeceği nizamın öğretilmesi anlamına geldiğini; "dâllen" ile ifade edilen arayışın, "hedâ" ile ilahi bir sonuca bağlandığını ve şüphelerin yerini yakine bıraktığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla