وَالضُّحٰىۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Duhâ Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
1. "Yemin olsun, kuşluk vaktine;"
2. "Kararıp sakinleştiğinde geceye ki;"
Bazıları dediler ki: “Duhâ” gündüzün ışığıdır. “Güneşe ve ışığına yemin olsun ki” meâlindeki âyette olduğu gibi. Bazıları ise gündüz vaktindeki bir saattir, o da gündüzün başlangıcındaki bir zaman dilimidir, demişlerdir. “Salâtud-duhâ” (صَلَاةُ الضُّحَى) kuşluk namazı demektir; güneşin yükselmeye başladığı zamanda kılınan namazdır. Kimi de onun sıcaktan kinâye olduğunu söylemişlerdir: Şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Burada sana acıkmak da çıplak kalmak da yok. Yine burada susuzluk çekmezsin ve sıcaktan bunalmazsın”. Yani sana sıcak değmez. En doğrusunu Allah bilir. Kimi de dediler ki: Kuşluk vakti, gündüzün tamamından kinâyedir, ona ve bahsedilen geceye birlikte yemin etmiştir. Eğer “duhâ”dan maksat gündüzün aydınlığı, “vel-leyli izâ secâ” (وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى) cümlesinden maksat da gecenin karanlığı ise o zaman yemin şöyle yorumlanır: Nasıl ki gecenin karanlığı bir göz açıp kapayıncaya kadar bütün mevcudatı bürüyor ve örtüyorsa, aynı şekilde gündüzün ışığı da örtüyü kaldırıp bir göz açıp kapayıncaya kadar bütün mahlûkatı ortaya çıkarıyor ve hiçbir kimse bu örtünün ağırlığını ve ışığın hafifliğini bilmiyor. İşte içerdikleri delillerin büyüklüğünden ötürü Allah Teâlâ gece ve gündüze yemin etti. Eğer maksat bizzat gecenin ve gündüzün kendisi ise o takdirde yemin, bunlar sayesinde sağlanan pek çok yarar sebebiyle olacaktır.
Kararıp sakinleştiğinde. Bu cümlenin yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları ona yerleşme, bürüme anlamı verdi. Kimileri de şöyle dedi: Sükûn bulup durgun hal aldığında demişlerdir. Bazıları da bürüdüğü, karanlık çöktüğü ve her bir şeyi kapatıp örttüğü zaman anlamı verdi. Bu fiil, perdeleme ve örtü mânasından alınmadır. Meselâ “Yuseccâ kabru’l-mer’eti” (يُسَجَّى قَبْرُ الْمَرْأَةِ) denilir, kadının kabri örtülür, etrafına perde çekilir, demektir.
Yorumu Yorumla
-
1-11: "Gündüze de, durgun geceye de yemin ederim ki, Tanrı'n seni bırakmadı; senden muhabbetini kesmedi; akıbet senin için evvelinden daha hayırlıdır; hem sana Tanrı'n öyle verecek ki artık hoşnud olacaksın. O seni öksüz bulup da barındırmadı mı? Şaşırmış bulup da yol gösterdi mi? Yoksul bulup da zengin etmedi mi? Öyle ise öksüzü sen de sakın incitme; soranı, isteyeni reddetme. Tanrı'nın ni'metini ise her zaman ikrar et."
Muhtelif rivayetler şu noktada birleşiyorlar ki: Bu sûre-i şerîfenin nüzüûlüne sebep, aleyhissalâtu vesselâm Efendimize inmekte olan vahyin bir aralık kesilmesidir. Bunun üzerine "Allah Muhammed'i bıraktı, gazabına uğrattı." zannedenler, yahut öyle diyenler bulundu.
Cenab- Hak, Resûlünü teselli ediyor
Şimdi bizim için zan yahut inat sevki ile bu sözü söyleyenlerin kimler olduğunu tahkika lüzum yoktur. Muhakkak bir şey varsa o da sûre-i şerîfenin üslüb-i semavisinden anlaşılan şu hakikattir ki:
Cenab- Hak birer birer saymış olduğu şu nimetleri, bu suretle tekîd ederek, Nebiyy-i Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin rûh-ı müştákına itminân vermek; hakkında sebk eden o nimetlerin sırf fazl-ı ilâhî eseri olduğunu düşündürüp, geçmişte kendisinden inâyetini esirgemeyen Kerîm-i Lâyezâl'in gelecekte de esirgemeyeceğini istidlâl ettirmek murad ediyor.
Resûlullah, vahyi özlemişti
Üstad-ı muhterem Şeyh Muhammed Abduh diyor ki:
Sûre-i şerîfenin tertibinde hitâb- väkiden müşriklerin yahud başkalarının maksûd olabileceğini gösterir hiçbir işaret yoktur. Zaten müşrikler vahyin seyrekleştiğini nereden bilecekler ki, tutsunlar da dedikodu yapsınlar?
İşin hakikati aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz'in vahiydeki zevk-i lâhûtîye olan iştiyakıdır. Tabiîdir ki iştiyak halecanı, halecan ise mutlaka korkuyu tevlîd eder. Zira Hazret-i Peygamber de insandır, kendisini sâir ebnâ-yı beşerden ayıran imtiyaz yalnız vahiydir.
Nitekim (قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ) gibi birçok âyetler bu hakikati sarâhaten söyler.
Başkalarına değil, kendisine...
Demek, Cenab- Hak Peygamberini başkalarının kederine yahud sürûruna karşı değil, onun kendi iştiyakından, kendi halecânından dolayı teskin ediyor; vahiydeki fetretin öyle hatırına gelen sebeblerden olmadığını kasem ile temin ediyor.
Alem-i hilkatteki eşyadan yahud şuûn-i kâinattan birine yemin etmek Kur'anda cârî olan âdet-i ilâhiye muktezâsıdır. Bundaki maksad, o namına kasem olunan şeye ezelde mevdu' olan hikmeti ihtar etmek; insanlar onda bir nevi şer tevehhüm etmişlerse, hata eylemekte olduklarını, zira fenalığın, şerrin o gibi şeylerde olmayıp, onları kullananların yahud o sûrette inananların kendilerinde olduğunu anlatmaktır.
)وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى( Ayet-i kerimesi, sonradan gelecek vahiylerin evvelkilerden daha hayırlı olacağını; çünkü dinin kemâli, nimet-i ilâhiyenin tamamı onlar sayesinde kābil olabileceğini tebşir ediyor.
Yoksa aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz için âhiretin dünyadan daha iyi olması pek âşıkardır. Onun için "âhirete âhiret, "ûlaya da dünya manâsı vermek o kadar mülayim gelmiyor. Hakikat, vahyin başlangıcı ile sonları arasındaki fark ne büyüktür! (اقْرَأْ) âyetlerindeki icmal nerede! Sonraları inen âyât- celiledeki, o, akäide, ahkama aid tafsîl nerede!
Hazret-i Peygamberin yetim olup evvelâ dedesi Abdu'lmuttalib'in, sonra amcası Ebû Talib'in himayesi altında yaşadığı malûmdur. Burada tafsîle lüzum görmüyoruz.
"Dalâl" ne demek?
Gelelim (وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى) âyet-i kerîmesine Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz daha çocukluğunda iken muvahhid idi, ahlâkın en temizine mâlik idi; hiçbir saneme tapmadı, hiçbir fenalık yapmadı. O derecede ki: Kavmi arasında doğruluğun timsali tanınır, herkes tarafından "el-Emîn diye anılırdı.
Şirkten yahut nefse mağlubiyetten ileri gelecek dalâl onun zât-ı kerîminden dünyalar kadar uzak durur, civâr-1 tâhirine yaklaşmaktan korkardı.
Mebûs olduğu milletçe şahsı muhterem görülsün de sözü dinlensin, gösterdiği yola gidilsin diye Cenab- Hak onu daha çocukluğunda iken şirk, ahlâksızlık gibi iki lekeden tenzih etmiş idi.
Demek, âyet-i kerîmedeki "dalal" bu manaya asla gelemez. Ancak dalâlin diğer birtakım nevileri vardır ki biri de insan için karşısına çıkan yollardan hangisini tutmak lazım geleceğinde mütehayyir kalmaktır.
Resûlullah, etrafında olanları "hayret"le takip ediyordu
Evet, aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz daha peygamber olmazdan evvel kavmi arasındaki müşriklerin dinine bakıyor, butlânını görüyordu. Diğer taraftan her ikisi de din-i tevhid olan Nasranilik ve Yahudilik vardı. Acaba gerek kendi, gerek kavmi için bu iki dinden birini ihtiyår etmek iyi olur mu idi?
Lâkin ümmi olduğundan kitab okuyup bu iki dinin ahkâmını tedkik edemiyordu. Şu da var ki Yahudilerle Nasrânilerin hali müşriklerinkinden pek farklı değildi. Onların da akîdeleri şirk ile, amelleri fesad ile karışmış idi.
Sonra, Cenab- Peygambere asıl dalálin yani hayretin büyüğü, Arapların haline baktığı zaman istilâ ediyordu: Sehâfet-i akîde seyyiesi olarak evhâm içinde, hurâfât içinde çalkanıp duran bu kavim, birbirinin kanını içtikçe tefrikaya düştükçe, bir taraftan Habeşlilerle Acemlerin, diğer taraftan Romalıların boyunduruğu altına girip helâk uçurumuna yuvarlanmaya mahkûm idi.
Yolunu vahiy olmadan bulamazdı
Evet, bunları kurtarmak lazım idi. Lakin akidelerini düzeltmek, ádát-ı câhiliyenin tahakkümünü kaldırmak için ne yapmalı idi? Hangi yoldan gitmeli idi? İşte aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz'i şaşırtan bu idi.
Bir de, vakıa Cenab- Peygamber daha çocukluğunda iken muvahhid idi; Allahu Zülcelal'in bütün âlemi yarattığını, O'ndan başkasının ibâdete asla müstahak olmadığını anlamış idi. Lakin yaşadığı muhit şirk içinde, vahy-i ilâhî olmaksızın, Hálika nasıl ibâdet edileceğini, O'nu nasıl tenzih etmek; hangi vasıf ile tavsîf eylemek lazım geleceğini, kendiliğinden nasıl bulabilirdi.
İşte Cenab-ı Hakdan vahy ininceye kadar aleyhissalâtu vesselâm Efendimizin hali bu idi. Nüzül-i vahiyden sonra ise kavmini, sonra bütün cihanı kurtarmak, Hâlıkını tenzih etmek için tutacağı yolu öğrenerek dalâlden yani hayretten kurtuldu. Görülüyor ki (وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَذَى) âyetindeki “dâll” vasfı Hazret-i Peygamber için zül değil bilakis şereftir.
"Sâil" ne demek?
(وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ) âyet-i celîlesindeki "sail" kelimesini müfessirîn-i kiramdan çoğu "dilenci" manâsına almış iken, merhum Muhammed Abduh doğrudan doğruya "bilmediğini soran" ibaresiyle tefsir ediyor, delil olarak da diyor ki:
“Eğer sail lafzı sadaka isteyen manasına olaydı (وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى) kavl-i şerifine mukābil îrad buyurulmazdı belki (وَوَجَدَكَ عَائِلًا) âyetine mütenâzır olurdu. Bununla beraber bu ikinci âyete de mukābil olmak asla sahih olmaz. Zira Cenab- Peygamber "ail" yani fakir idi, lakin hiçbir zaman "sâil" olmamış idi."
Yorumu Yorumla
-
Duhâ (الضُّحَى)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün d-h-v harflerinden oluştuğunu belirterek asıl anlamının güneşe maruz kalmak, bir şeyin güneş ışığı altında belirginleşip yayılması olduğunu ifade eder ve surenin bağlamında günün erken saatlerinde güneşin parlaklığının tüm ufku kaplamasını, karanlığın zıddı olan aydınlığın gücünü anlattığını vurgular. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin salt bir zaman diliminden ziyade güneş ışığının yeryüzüne yayıldığı, günün iyice ilerlediği ve sıcaklığın hissedilmeye başlandığı o spesifik aydınlık evreyi tanımladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kelimenin yalnızca meteorolojik veya zamansal bir olgu olarak okunmaması gerektiğini; fetret-i vahiy olarak bilinen, Hz. Muhammed'in vahiyden uzak kaldığı o karanlık ve sessiz bekleme döneminin ardından gelen ilahi aydınlığı, umudu ve peygambere verilen ilahi teminatı sembolize ettiğini detaylandırır. Angelika Neuwirth, erken dönem Mekki surelerin karakteristik bir özelliği olan kozmik yeminler bağlamında kelimeyi ele alır ve "duhâ" vaktinin Mekke'nin ritüelistik zaman algısı ile doğrudan ilişkili olduğunu, bu parlak sabah vaktinin ilahi bir lütuf, inayet ve ontolojik bir güvence işareti olarak metne dahil edildiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ise kelimenin tarihsel ve kültürel bağlamına dikkat çekerek, zaman ve tabiat olayları üzerine edilen bu tür yeminlerin İslam öncesi Arap kültüründeki edebi yemin geleneğiyle güçlü bir bağı olduğunu, surenin kendi iç bağlamında bu aydınlık vaktin, Allah'ın elçisini terk etmediğini ve ona darılmadığını vurgulamak için son derece güçlü bir psikolojik destek, teselli ve umut aşılama unsuru olarak kullanıldığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla