وَلَهُ الْكِبْرِيَٓاءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۖ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Câsiye Sûresi, 37. Ayet
Daralt
X
-
“Göklerde ve yerde ululuk O’na aittir. O sonsuz güç, sınırsız hikmet sahibidir.”
Göklerde ve yerde ululuk O’na aittir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, göktekilere ve yerdekilere karşı azamet ve ululuk vasfı O’na aittir. [İkincisi,] göktekilerden ve yerdekilerden kendisinde azamet, ululuk ve üstünlük niteliği gören herkese karşı azamet ve ululuk vasfı O’na aittir. En doğrusunu Allah bilir. O sonsuz güç, sınırsız hikmet sahibidir. Yani O, yaratılanların ve onların isyanlarının aksine olarak kendisine zilletin hiç yaklaşamadığı bir izzete sahiptir. Yahut O, öyle bir izzete sahiptir ki, kendisinden başka izzet ve şeref sahibi olan ve böyle nitelenen herkes şerefini ondan almaktadır. Buna göre izzet, hakikatte O’na aittir. “Hakîm” ise, bir şeyi ait olduğu yere koyan yahut yönetiminde hata görülmeyen hikmet sahibi mânasına gelir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır, âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamdolsun, sadece O’ndan yardım dileriz.
Yorum
-
Kibriyâ (الْكِبْرِيَاءُ)
İbn Fâris, kelimenin "k-b-r" kökünden türediğini ve asıl anlamının küçüklüğün (sığar) zıddı olarak büyüklük, yücelik, hacim veya makam bakımından üstün olma durumu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kibriyâ" kavramının "kibir" kelimesinden çok daha kapsamlı ve mutlak bir azameti, uluhiyeti ifade ettiğini; bu vasfın sadece zatında ve sıfatlarında kusursuz olan Allah'a yakıştığını, insanın bu sıfata yeltenmesinin ise haddi aşmak ve ahlaki bir sapkınlık (kibir) olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu kelimenin cahiliye dönemindeki bedevi gururuna ve asabiyetine karşı ontolojik bir meydan okuma olduğunu; müşriklerin kendi soylarına ve dünyevi güçlerine atfettikleri sahte büyüklüğün, evrendeki yegane gerçek büyüklük olan ilahi "kibriyâ" karşısında sıfırlandığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu tahsisin (kibriya sadece O'nundur), surenin başından beri ilahi ayetlere karşı büyüklenen (festekbertüm) Mekke aristokrasisine verilmiş son ve kesin bir cevap olduğunu; yeryüzünde sahte bir büyüklük taslayanların aslında ilahi otoritenin mutlak azameti altında ezilmeye mahkum olduklarını tefsir eder.
Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, bu kelimenin "s-m-v" kökünden geldiğini ve temel anlamının yükseklik, yücelik ve yeryüzünün üstünde yer alma durumu olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, çoğul formdaki (semâvât) bu lafzın, yeryüzünün ufkunu aşan tüm gök cisimlerini ve kozmik katmanları ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında ilahi büyüklüğün (kibriyâ) göklerde tecelli etmesinin, insanın idrakini ve tahayyülünü aşan o devasa makro-kozmik sistemlerin, galaksilerin ve melekut aleminin dahi Allah'ın mutlak azameti karşısında tam bir boyun eğiş (teslimiyet) içinde bulunduğunu gösterdiğini tefsir eder.
El-Ard (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, kelimenin "e-r-d" kökünden türediğini, alçakta olanı, zemini ve tabanı ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, göklerin zıddı olarak yeryüzünün, insanın üzerinde varoluş serüvenini gerçekleştirdiği yatay sahne olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, anlambilimsel çerçevede ilahi azametin (kibriyâ) göklerden sonra "arz"ı da bütünüyle kuşatmasının, dikey eksenden gelen mutlak otoritenin yeryüzündeki insan eylemlerini, şımarık krallıklarını ve kibir kulelerini de ezici bir biçimde hükmü altına aldığını, insanın yeryüzünde otonom (Tanrı'dan bağımsız) bir büyüklük alanı kuramayacağını analiz eder.
El-Azîz (الْعَزِيزُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "a-z-z" kökünden geldiğini, asıl anlamının şiddet, güç, yenilmezlik, üstün gelmek ve eşi benzeri bulunmayacak kadar nadir (kıymetli) olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Azîz" isminin, O'nun iradesine asla karşı konulamayan, mağlup edilmesi imkansız olan ve dilediği her şeyi zorla da olsa gerçekleştirebilen mutlak galip kudret anlamına geldiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibariyle Geç Antik Çağ'da Süryanice "azzîzâ" ve İbranice "az" (güçlü, sert, kudretli) formlarında bilindiğini, Kur'an'ın bu Sami terimi alarak ilahi yenilmezliğin evrensel sembolü haline getirdiğini tespit eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin kapanış ayetlerindeki (fasıla) "Azîz" isminin edebi ve psikolojik işlevine dikkat çekerek; surenin başından beri inkarcıların sergilediği o inatçı direnişin, surenin tam sonunda bu "mutlak yenilmezlik" vasfıyla estetik ve teolojik bir duvara çarptığını, muhatabın zihninde ilahi otoritenin sarsılmazlığının kesin olarak mühürlendiğini analiz eder.
El-Hakîm (الْحَكِيمُ)
İbn Fâris, kelimenin "h-k-m" kökünden türediğini ve temel anlamının fesadı (bozulmayı) engellemek, düzeltmek, sağlamlaştırmak ve bir şeyi tam olması gerektiği gibi (kusursuzca) yapmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "Hakîm" isminin, Allah'ın her işini sonsuz bir bilgiye ve amaca (hikmete) göre yapan, eşyayı yerli yerine koyan ve yarattığı evrende hiçbir abes/boşluk bırakmayan mutlak bilge otorite olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik yapısında "Azîz" (mutlak güç) ismiyle "Hakîm" (mutlak bilgelik) isminin yan yana kullanılmasının sarsıcı bir denge kurduğunu; Allah'ın eşsiz kudretinin (Azîz) kör, keyfi veya tiranik bir güç olmadığını, bu yenilmez gücün daima kusursuz bir adalet, amaç ve planla (Hakîm) yönlendirildiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, surenin son kelimesi olarak "Hakîm" isminin seçilmesinin, yeryüzünde zalimlerin ve inkarcıların bir süre daha refah içinde yaşamasının ve ilahi azabın gecikmesinin haşa bir acziyetten değil, tamamen Allah'ın o mükemmel ve kuşatıcı planından (hikmetinden) kaynaklandığını muhataba fısıldayan teolojik bir teselli ve kesinlik bildirisi olduğunu tefsir eder.
Yorum
Yorum