فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرْضِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Câsiye Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
“Göklerin Rabb’i, yerin Rabb’i, bütün âlemlerin Rabb’i olan Allah’a, yalnız O’na hamdolsun!”
Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a hamd ifadesinin geçtiği her yerde, ancak şu iki mânadan biri kastedilmiştir. Birincisi, yaratılmışlarla ilgili bütün mânalardan ve bütün niteliklerden çok yüce olması itibariyle övgüye lâyık yegâne mâbut anlamına gelir. İkincisi, insanlara verdiği nimetler ve güzellikler itibariyle övgüye lâyık olan Allah mânasına gelir. Bu anlamı teyit eden âyetlerden iki tanesi meâlen şöyledir: “Hamd, âlemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur”, “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsustur”. En doğrusunu Allah bilir.
Burada söylenmesi gereken başka bir husus da şudur: Bütün nesneler Allah’a nispet edildiği zaman, bundan Cenâb-ı Hakk’ın azametinin ve şanının nitelemesi mânası çıkar. Nesnelerin bir parçası ve bir özelliği Allah’a nispet edildiğinde ise ancak o özelliğin saygın olduğu anlaşılır. Göklerin Rabb’i, yerin Rabb’i, bütün âlemlerin Rabb’i olan Allah’a, yalnız O’na hamdolsun meâlindeki İlâhî kelâmda da nesnelerin bütünü ile cüzleri ve özellikleri Allah’a nispet edilmektedir. Burada da az önce söylediğimiz her iki mâna birleştirilmektedir. Çünkü Göklerin Rabb’i, yerin Rabb’i olan Allah’a hamdolsun cümlesinde nesnelerin parçaları ve özellikleri Allah’a nispet edilmekte. Bütün âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamdolsun cümlesinde de nesnelerin bütünü O’na nispet edilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Rab kelimesinin tefsiri daha önce çeşitli yerlerde geçmişti.
Yorumu Yorumla
-
El-Hamd (الْحَمْدُ)
İbn Fâris, kelimenin "h-m-d" kökünden türediğini, birini güzel nitelikleri, üstün ahlakı ve eylemleri sebebiyle övmek, yüceltmek ve ona şükran duymak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramının insanın kendi özgür iradesiyle ve bilinçli bir tercihle (ihtiyarî olarak) gerçekleştirdiği erdemli fiillere ve ilahi lütuflara karşı yapılan bir övgü olduğunu; bu yönüyle sadece iyilik karşısında yapılan "şükür"den daha geniş, cansız varlıklara da yapılabilen "medh"ten (kuru övgüden) ise daha özel ve ahlaki bir mahiyet taşıdığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde bu lafzın, insanın ilahi mutlakiyet, kusursuzluk ve lütuf karşısında verebileceği en yüce varoluşsal, entelektüel ve ruhsal tepkiyi temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "fe" (öyleyse/şu halde) bağlacına dikkat çekerek; bir önceki ayetlerde müşriklerin ilahi adaletin sarsılmaz yargısıyla cezalandırılmalarının ardından bu cümlenin gelmesinin, Allah'ın sadece merhametiyle değil, aynı zamanda zalimleri cezalandıran mutlak adaletiyle de her türlü övgüye (hamde) layık olduğunu gösterdiğini tefsir eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin başındaki harf-i tarifin (el-takısının) bu övgüyü belirli bir cinsten çıkarıp mutlaklaştırdığını (istiğrak), evrende geçmişte, şu anda ve gelecekte yapılabilecek her türlü gerçek ve haklı övgünün ontolojik olarak yalnızca evrenin sahibine ait olduğunu vurgular.
Rabb (رَبِّ)
İbn Fâris, bu ismin "r-b-b" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyi ıslah etmek, korumak, sahip olmak ve bir nesneyi ilk halinden alarak aşama aşama en olgun, mükemmel haline (kemale) ulaştırmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, Rab lafzının mutlak varlık için kullanıldığında, evreni yoktan var edip kendi haline bırakmayan, her an terbiye eden, rızıklandıran, gözeten ve mutlak egemenliği elinde tutan yegane otorite anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Geç Antik Çağ'da Süryanice "Rabbâ" ve İbranice "Rabbi" formlarında efendi, yüce usta ve ilahi otorite anlamlarında bilindiğini, Kur'an'ın bu köklü Sami terimini alarak mutlak, evrensel tektanrıcılığın (tevhidin) merkezine yerleştirdiğini tespit eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin retorik yapısında bu ismin gökler ve yer ile tamlama halinde (Rabbi's-semâvât) sıkça kullanılmasının, müşriklerin inandığı pasif veya parçalanmış tanrı imajını yıkarak, evrenin her zerresine anbean müdahale eden aktif ve tekil bir egemenlik (monarşi) ilanı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel açıdan bu ayette "Rabb" kelimesinin gökler, yer ve alemler için arka arkaya üç kez tekrarlanmasının (Rabbi's-semâvât, Rabbi'l-ard, Rabbi'l-âlemîn) sıradan bir edebi tekrar olmadığını; ilahi terbiyenin, sahipliğin ve mutlak iktidarın evrenin her bir katmanına ayrı ayrı, nüfuz edici ve kuşatıcı bir biçimde hükmettiğini zihinlere kazıyan sarsıcı bir pekiştirme (tekid) olduğunu savunur.
Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, kelimenin "s-m-v" kökünden türediğini ve temel anlamının yükseklik, yücelik ve yeryüzünün üstünde yer alma durumu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çoğul formdaki (semâvât) bu lafzın, yeryüzünün ufkunu aşan, insan idrakinin ötesindeki tüm gök cisimlerini ve kozmik katmanları ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, anlambilimsel çerçevede "semâvât"ın dikey ontolojik ekseni temsil ettiğini, ilahi kudretin, emrin ve şeriatın kaynağı olarak aşkınlığı (transcendence) sembolize ettiğini inceler.
El-Ard (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, bu kelimenin "e-r-d" kökünden geldiğini, alçakta olanı, zemini ve tabanı ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, göklerin zıddı olarak yeryüzünün, insanın varoluş serüvenini gerçekleştirdiği, idare edildiği ve üzerinde ahlaki eylemler (ameller) ürettiği yatay sahne olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusunda göklerin ve yerin art arda zikredilmesinin (merisizm sanatı), evrenin en üst katmanından en alt zeminine kadar arada kalan her şeyin Allah'ın mutlak mülkiyetinde ve terbiye sisteminde (rububiyet) bulunduğunu, dışarıda hiçbir alan bırakmayan bütüncül bir kozmolojik hakimiyeti ifade ettiğini tefsir eder.
El-Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
İbn Fâris, kelimenin "'-l-m" kökünden türediğini ve asıl anlamının nişan, alamet, bir şeyi diğerinden ayıran iz olduğunu; yaratıcısının varlığına, hikmetine ve gücüne işaret eden her türlü varlık kategorisine bu sebeple "âlem" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an'da genellikle akıl sahibi varlık türlerini (insanlar, melekler, cinler) veya farklı zaman dilimlerinde yaşamış tüm canlı kümelerini ve evrenleri kapsadığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "âlmê" kökünden geldiğini, çağlar, jenerasyonlar, dünyalar ve evrenler anlamında kullanıldığını, Kur'an'ın bu kapsayıcı terimi mutlak teolojik evrenselliği vurgulamak için Arapçalaştırdığını tespit eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sözdizimsel yapısını değerlendirirken; göklerin ve yerin (mekansal sınırların) zikredilmesinin ardından "Alemlerin Rabbi" tamlamasının getirilmesinin, mekansal ve fiziksel gerçekliklerin ötesindeki tüm metafizik boyutları, bilinen ve bilinmeyen bütün varlık sahalarını ihata eden muazzam bir "genelleme" (cem') olduğunu; böylece hamdin/övgünün yegane muhatabının O olduğunun en mükemmel edebi formla tescillendiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla