Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 35. Ayet

    ذٰلِكُمْ بِاَنَّكُمُ اتَّخَذْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُواً وَغَرَّتْكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlikum bi-ennekumu-tteḣażtum âyâti(A)llâhi huzuven ve ġarratkumu-lhayâtu-ddunyâ(c) felyevme lâ yuḣracûne minhâ velâ hum yusta’tebûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bu azap, âyetlerimizi alay konusu yapmış olmanız ve dünya hayatının sizi aldatmış olması yüzündendir. O gün artık oradan çıkarılmazlar, mazeretleri de kabul edilmez.”

      Sonra Allah Teâlâ, onların başına gelen bu azabın bir kısmının, dünyada iken Allah’ın âyetleriyle alay etmeleri yüzünden geldiğini, onların âyetlerle ve peygamberlerle eğlendiklerini haber vermektedir. Buradaki Allah’ın âyetleri sözü, daha önce de söylediğimiz gibi muhtemelen Allah’ın birliğine ve ulûhiyetine dair âyetler yahut ölümden sonra insanları tekrar yaratmaya kadir ve hâkim olduğuna veyahut Resûlullah’ın (s.a.) peygamberliğine dair âyetlerdir.

      Dünya hayatı sizi aldattı. Aldatmanın hayata nispet edilmesinin mânasını daha önce açıklamıştık, her ne kadar hayattan kaynaklanan bir aldatma hakikatte yok ise de neticede bir aldatma ve aldanma vardır. Yani onlar dünya hayatı ile gururlandılar, bu yüzden aldatma fiili dünya hayatına nispet edilmiştir, sanki dünya hayatı onları aldatmış gibidir. Her ne kadar gerçek öyle olmasa da bazan bir fiil, sebebe nispet edilir. Meselâ Allah, “Görmenizi sağlasın diye gündüzü yaratan O’dur” buyurmaktadır. Yani gündüzün aydınlığı sayesinde göresiniz diye. Bu türlü kullanımlar dilde çoktur. Yahut bu İlâhî beyan şöyle de yorumlanabilir: Dünya hayatının şayet aldatma gücü olsaydı, aldatırdı. En doğrusunu Allah bilir.

      O gün artık oradan çıkarılmazlar, mazeretleri de kabul edilmez. Buradaki “ve lâ hüm yüsta’tebûn” (وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ) cümlesi, farklı şekilde yorumlanmıştır. Bazıları şöyle dedi: Onlar, “Siz şunları yapmıştınız, şunları da terk etmiştiniz, neden böyle yaptınız?” gibi sözlerle cehenneme sokuluncaya kadar azarlanırlar. Cehenneme atıldıkları zaman azarlama artık terkedilir ve orada unutulmuş bir halde bırakılırlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Yani onların tekrar dünyaya dönmek ve kendilerine salih ameller yapma imkânı verilmesine dair talepleri kabul edilmez. Allah onların bu taleplerini şöyle açıklıyor; “Rabb’imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İttehaztüm (اتَّخَذْتُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "e-h-z" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir şeyi tutmak, almak, elde etmek ve kavramak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" kavramının sıradan, refleksif bir alma eyleminden farklı olarak; kişinin bir nesneye veya fikre karşı özel bir tutum geliştirmesi, onu bilinçli bir kararla, bir amaca matuf olarak kendine mal etmesi ve benimsemesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel çerçevesinde bu eylemin, insanın hür iradesiyle yaptığı ontolojik bir tercihi ve ideolojik bir yönelimi tanımladığını; müşriklerin ilahi ayetleri tesadüfen değil, kasten ve bilinçli bir stratejiyle "alay konusu edindiklerini" analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamında, Mekkeli inkarcıların vahyin sarsıcı gerçekliği karşısında paniğe kapılmamak için ürettikleri sistematik bir savunma mekanizmasını, ilahi mesajı kasten itibarsızlaştırma kararlılığını (ittihaz) gösterdiğini tefsir eder.

        Âyât (آيَاتِ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-y-y" kökünden geldiğini, gizli bir gerçeğe yönlendiren açık alamet, iz, gösterge ve nişan anlamlarını taşıdığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramının bu ayette doğrudan Kur'an'ın cümlelerini, Allah'ın varlığına, birliğine ve ahiret gününe dair akli ve nakli kesin delilleri ifade ettiğini kaydeder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki "ayet" lafzının salt okunacak bir metinden ziyade, muhatabın dünyasını sarsan, onu zihinsel bir tercihe zorlayan performatif (eylemsel) bir ilahi hitap olduğunu; müşriklerin bu hitabın eziciliğinden kaçmak için onu alaya aldıklarını analiz eder. Toshihiko Izutsu, ayetlerin Kur'an semantiğinde muhataptan mutlaka bir cevap talep eden "işaretler" olduğunu, bu işaretleri ciddiye alıp iman etmek yerine alay konusu yapmanın, ilahi iletişimi kasten sabote eden en ağır ahlaki cürüm (küfür) olduğunu inceler.

        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, bu yüce ismin "e-l-h" kökünden türediğini, kendisine mutlak anlamda kulluk edilen, sığınılan, hayret ve saygı duyulan tek Varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sadece mutlak Yaratıcı'ya ait olan bu özel ismin, ayette "ayetler" kelimesiyle izafet (tamlama) kurarak zikredilmesinin, müşriklerin alay ettikleri şeyin sıradan bir söz değil, bizzat tüm evrenin mutlak hakiminin doğrudan mesajları olduğunu vurguladığını ve cürmün vahametini artırdığını kaydeder.

        Hüzüven (هُزُوًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "h-z-e" kökünden geldiğini, birini hafife almak, onunla eğlenmek, alay etmek ve değerini kasıtlı olarak düşürmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "istihzâ" kökünden gelen bu lafzın, kişinin kendi nefsindeki kibir ve büyüklenme dürtüsüyle, hakikati veya bir kimseyi aşağılamak kastıyla gülünç duruma düşürme çabası olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve sosyolojik bağlamını incelerken; bu alay etme tutumunun Mekke aristokrasisinin vahye karşı kullandığı en keskin retorik silahı olduğunu, ilahi mesajın entelektüel gücüyle baş edemedikleri için onu kitleler nezdinde itibarsızlaştırmak ve kendi statükolarını korumak amacıyla bu yönteme başvurduklarını analiz eder. Toshihiko Izutsu, psikolojik açıdan bu kavramın, insanın mutlak gerçeklik (ahiret/ilahi yargı) karşısında hissettiği derin korkuyu bastırma refleksi olduğunu; varoluşsal tehlikeyi sulandırarak, gülünçleştirerek (hüzüv) yok sayma çabası güden cahiliye aklının sığlığını gösterdiğini inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın ayetlerini alay konusu yapmanın ontolojik bir körlük hali olduğunu, insanın kendini yaratan ve hesaba çekecek olan kudretin ciddiyetini kavrayamayacak kadar zihinsel bir çöküş (yozlaşma) içinde bulunduğunu tefsir eder.

        Ğarratküm (وَغَرَّتْكُمُ)

        İbn Fâris, kelimenin "ğ-r-r" kökünden türediğini, asıl anlamının gaflete düşürmek, aldatmak, boş umut vermek ve arkasında tehlike barındıran çekici bir durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğurûr" eyleminin, mal, mülk, makam veya şeytan gibi insana cazip görünen ancak hakikatte onu ilahi yoldan saptıran, sahte bir güven duygusu vererek oyalayan her türlü aldatıcı unsur olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde bu kelimenin "ontolojik bir illüzyon" (yanılsama) durumunu temsil ettiğini; dünyevi değerlerin insan zihnine kendini mutlak ve ebedi bir gerçeklikmiş gibi dayatarak aklı büyülediğini (ğurûr), böylece insanın asıl gerçeklik olan ahireti unutarak bu sahte algının kurbanı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki karşılığının, müşriklerin sahip oldukları ticari zenginlik, kabilevi güç ve siyasi iktidarın onlara verdiği yenilmezlik hissi olduğunu; bu dünyevi nimetlerin onları zehirleyerek "aldattığını" ve ilahi hesap fikrine karşı küstahlaştırdığını vurgular.

        El-Hayâtü (الْحَيَاةُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "h-y-y" kökünden geldiğini, ölümün zıddı olarak dirilik, canlılık, büyüme ve varoluşsal hareket anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, lafzın bedendeki biyolojik canlılık durumunu ve insanın bu dünyadaki varoluş sürecini tanımladığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bağlamsal olarak kelimenin, müşriklerin algısındaki tek gerçeklik olan biyolojik yaşama işaret ettiğini, onların bu hayatın ötesinde bir varoluş ufku göremedikleri için bu hayatın albenisine kapılıp yollarını kaybettiklerini savunur.

        Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, kelimenin "d-n-v" kökünden türediğini, asıl anlamının yakınlık, beride olma ve değer veya mekan bakımından aşağıda bulunma durumu olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ahiretin (sonraki ve yüce olanın) zıddı olarak, şu an içinde yaşanılan, duyularla algılanan, geçici ve değer bakımından alt seviyede olan "düşük" alem için kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap kültüründe "dünya" kavramının mutlak ve tek gerçeklik olduğunu; Kur'an'ın ise "aldattı" (ğarrat) fiiliyle bu kelimeyi birleştirerek seküler yaşamı köklü bir biçimde değersizleştirdiğini (devalüasyon), dünyayı ontolojik bir tuzak ve ahirete nispetle aldatıcı bir gölge olarak yeniden tanımladığını analiz eder.

        Yuhracûne (يُخْرَجُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "h-r-c" kökünden geldiğini, bir yerden dışarı çıkmak, ayrılmak ve içeride olmanın zıddı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hurûc" eyleminin dar veya kapalı bir mekandan dışarıya doğru hareket etmek olduğunu; eylemin edilgen (yuhracûne / çıkarılırlar) ve olumsuz (lâ) formda kullanılmasının, günahkarların atıldıkları cehennem azabından kurtulmaları için hiçbir dış müdahalenin, şefaatin veya ilahi iznin gerçekleşmeyeceğini, mahkumiyetin ebediliğini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette azabın bir mekan (minhâ / oradan) referansıyla zikredilerek "oradan çıkarılmazlar" denilmesinin, azabın sadece ruhsal bir pişmanlık değil, kişinin ontolojik olarak hapsedileceği mutlak, klostrofobik ve kaçışı olmayan ilahi bir zindan olduğunu tefsir eder.

        Yüsta'tebûn (يُسْتَعْتَبُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin "'-t-b" kökünden türediğini, temel anlamının azarlamak, kınamak, serzenişte bulunmak (itâb) ve öfkelenilen bir kimsenin gönlünü almak, ondan özür dileyerek rızasını kazanmaya çalışmak (isti'tâb) olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, eylemin edilgen (yüsta'tebûn) ve olumsuz formuyla kullanılmasının, ahirette günahkarlardan mazeret beyan etmelerinin, özür dileyerek ilahi hoşnutluğu yeniden kazanmaya çalışmalarının (tövbe etmelerinin) kesinlikle istenmeyeceğini ve bu kapının sonsuza dek kapandığını ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamındaki teolojik inceliğe dikkat çekerek; dünyada vahyi alaya alıp Allah'ı hoşnut etmeye (isti'tab) tenezzül etmeyen Mekkeli aristokratların, ahirette her türlü diplomatik, mazeret üretici veya özür dileyici pozisyondan mahrum bırakılacaklarını, ilahi makamla aralarındaki iletişimin ve merhamet kanalının tamamen koptuğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel olarak bu lafzın "onlardan özür dilemeleri veya Allah'ı razı edecek amellere dönmeleri istenmez" şeklindeki katmanlı yapısının, eskatolojik (ahiret eksenli) yargılamanın geri döndürülemez kesinliğini ve insanın ilahi lütuftan mutlak surette dışlanışını (hüsranını) edebî bir dehşetle sahnelediğini savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X