Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 34. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 34. Ayet

    وَق۪يلَ الْيَوْمَ نَنْسٰيكُمْ كَمَا نَس۪يتُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kîle-lyevme nensâkum kemâ nesîtum likâe yevmikum hâżâ veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kendilerine şöyle denildi: Siz bu günle yüz yüze geleceğinizi nasıl unuttunuzsa bugün de biz sizi unutuyoruz. Meskeniniz ateştir, size yardım edecek kimseler de yoktur.”

      Kendilerine şöyle denildi: Siz bu günle yüz yüze geleceğinizi nasıl unuttunuzsa bugün de biz sizi unutuyoruz. Burada şöyle bir problem vardır: Onlar o gün nasıl unutulurlar? Eğer unutulacak olurlarsa, azaptan kurtulmuş olurlar. Buradaki unutmak kelimesi iki mânaya gelir. Birincisi, buradaki unutmak terk etmekten kinayedir, Allah şöyle buyurmaktadır: Siz bugün için gerekli olan işleri yapmayı ve bu günü düşünmeyi nasıl terk ettinizse, biz de bugün sizi cehennemde ve azabın içinde terk edeceğiz. İkincisi, âyet temsilî bir anlam içermektedir. Yani siz bu günü nasıl unutulmuş bir olay gibi gördüyseniz, o güne nasıl hiç aldırmamış ve o gün için hazırlık yapmamışsanız, biz de bugün size unutulmuş bir insan gibi muamele edeceğiz, halinize hiç aldırış edilmeyecek, yüzünüze bakılmayacak ve hiç önemsenmeyeceksiniz. En doğrusunu Allah bilir.

      Meskeniniz ateştir, size yardım edecek kimseler de yoktur. Onlar evleri, binitleri, elbiseleri ve benzeri her türlü imkânlarıyla, Allah’ın elçilerine ve onlara uyanlara tepeden bakıp övünmelerinin karşısına, onlar için mesken olarak cehennemi koymuştur. Ayrıca onları bu ateşten, onlar için yaratmış olduğu bu meskenden çıkarmaya kadir bir yardımcıları olmayacağını ve bu azabı onların başından savmaya kimsenin muktedir olamayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kîle (قِيلَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler ve asıl anlamının ağızdan çıkan söz, söyleme ve bir düşünceyi ifade etme olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, eylemin edilgen (kîle / denildi) formda kullanılmasının, failin yüceliğine ve bu hitabın reddedilemez, mutlak bir ferman oluşuna işaret ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin apokaliptik sahnelerinde bu tür edilgen ve anonim hitap formlarının (denilecek ki), eskatolojik yargılamanın soğuk, geri dönülemez ve mutlak nesnel doğasını yansıtan güçlü bir dramatik ve edebi retorik olduğunu analiz eder.

        El-Yevme (الْيَوْمَ)

        İbn Fâris, kelimenin "y-v-m" kökünden geldiğini, genel anlamda belirli bir süreci, vakti veya zaman dilimini ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "Bugün" (el-yevm) lafzının dünyevi bir yirmi dört saat olmadığını; dünyadaki tüm fırsatların, mazeretlerin ve zaman algısının tükendiği, ilahi hükmün mutlak surette infaz edildiği ve hakikatin bütün çıplaklığıyla yüzleşildiği o nihai kıyamet anını tanımladığını belirtir.

        Nensâküm (نَنْسَاكُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "n-s-y" kökünden türediğini, bir şeyi hatırdan çıkarmak, bilmemek, terk etmek ve bilerek veya bilmeyerek göz ardı etmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "nisyân" eyleminin Allah'a nispet edilmesinin O'nun bilgi eksikliği veya unutkanlığı anlamına gelemeyeceğini; buradaki kullanımın, kişinin kasten ilahi rahmetten ve yardımdan mahrum bırakılması, kendi karanlık akıbetine terk edilmesi ve azabın içinde yalnız bırakılması şeklinde bir cezalandırma metaforu olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın adalet felsefesinde bu kavramın muazzam bir teolojik simetri (mücazat) kurduğunu; kulun dünyada vahyi ve ahiret sorumluluğunu ontolojik olarak "terk etmesine" (unutmasına) karşılık, Tanrı'nın da onu eskatolojik hesap gününde kendi lütfundan mutlak surette "terk edeceği" gerçeğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu bağlamının, ilahi adaletteki "amellerin kendi cinsinden karşılık bulması" ilkesini (el-cezâü min cinsi'l-amel) kusursuzca yansıttığını, dünyada Allah'ı unutanın ahirette ilahi inayetin dışına itileceğini tefsir eder.

        Nesîtüm (نَسِيتُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-s-y" kökünden geldiğini, hatırdan çıkarmak, gaflet ve terk etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, inkarcıların kıyamet gününü unutmalarının, hafıza kaybı değil; bilerek, inatla, kibirle ve dünyevi hevalarına (arzularına) dalarak ahiret gerçeğini hayatlarından çıkarmaları, onu ciddiye almamaları (terkleri) olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin dünyadaki bu bilinçli nisyânının (unutuşunun), bir bilgi eksikliği değil, vahyin uyarılarına karşı geliştirilmiş ahlaki bir körlük ve aktif bir umursamazlık tavrı olduğunu vurgular.

        Likâe (لِقَاءَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "l-k-y" kökünden türediğini, bir şeyle yüz yüze gelmek, karşılaşmak, rastlamak ve buluşmak anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kavramının ahiret bağlamındaki kullanımının, insanın ölüm sonrası süreçte hesap vermek üzere Alemlerin Rabbinin mutlak gerçekliğiyle sarsıcı ve kaçınılmaz bir biçimde yüzleşmesi olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Araplarının zaman algısında (Dehr inancında) ölümden sonra bir "karşılaşma" mefhumunun kesinlikle bulunmadığını; Kur'an'ın bu kavramla seküler zaman akışını kırdığını ve hayatı, nihai durağı ilahi bir yüzleşme (likâ) olan anlamlı, dikey ve teolojik bir yörüngeye oturttuğunu inceler.

        Me'vâküm (مَأْوَاكُمُ)

        İbn Fâris, kelimenin "e-v-y" kökünden geldiğini, asıl anlamının birine sığınmak, merhamet dileyerek bir yere yerleşmek, barınmak ve dönüp varılacak nihai menzil olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "me'vâ" lafzının normalde insanın kendini güvende hissetmek için sığındığı yurt veya barınak olduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamındaki bu kullanımına dikkat çekerek; insanın sığınabileceği ve güvenlik arayabileceği "barınak" (me'vâ) kavramının, ironik ve dehşet verici bir biçimde doğrudan "cehennem ateşi" için kullanılmasının, inkarcıların ahirette yaşayacakları sığınaksızlık ve mutlak çaresizlik hissini katlayarak artıran muazzam bir belağat sanatı (tehekküm) olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel olarak kelimenin "kalıcı yurt/sığınak" manasının, o ateşin geçici bir konaklama değil, geri dönüşü olmayan ontolojik bir varış noktası olduğunu vurguladığını savunur.

        En-Nâr (النَّارُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "n-v-r" kökünden türediğini, ışık veren, ısıtan ve yakan ateş anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nâr" lafzının dünyadaki bilindik ateşten ziyade, ahirette ilahi yasaları çiğneyenlerin içine atılacağı, sadece bedenleri değil ruhları da saran yakıcı ve mutlak cezalandırma aracı (cehennem) olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine inerek Süryanice "nûrâ" kelimesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu, Geç Antik Çağ dini eskatolojisinde ilahi gazabın yegane ve evrensel temsilcisi olan bu kavramın, Kur'an tarafından da aynı apokaliptik dehşetle İslam ahiret inancının merkezine yerleştirildiğini tespit eder.

        Nâsırîn (نَاصِرِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-s-r" kökünden geldiğini, temel anlamının birine yardım etmek, arka çıkmak, destek olmak ve mazlumu tehlikeden veya düşmandan kurtarmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin çoğul formunun, dünyada iken kişiye destek veren müttefikleri, aşireti veya şefaatçi sanılan sahte putları tanımladığını; ayetteki "sizin için hiçbir yardımcı yoktur" (mâ leküm min nâsırîn) ifadesinin, ilahi azap karşısında bu dünyevi ve hayali desteklerin tamamen sıfırlandığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki işlevini değerlendirerek; Mekke aristokrasisinin kabile içi ittifaklara, servete ve soy üstünlüğüne dayalı güç algısının, ilahi mahkemede mutlak bir varoluşsal yalnızlığa ve çaresizliğe dönüşeceğini, "yardımcılar" efsanesinin çökeceğini tefsir eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, dünyada hevalarını ilah edinerek kendilerine korunaklı bir cephe kurduklarını sananların, hakikatle yüzleştikleri o gün, ilahi adaletin elinden onları alabilecek hiçbir kurtarıcı şebekenin (nâsırîn) bulunmadığının en sarsıcı ilanı olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X