Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 33. Ayet

    وَبَدَا لَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve bedâ lehum seyyi-âtu mâ ‘amilû ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(İlâhî vâd gerçekleşince) yaptıklarının ne kadar kötü şeyler olduğunu açıkça gördüler, alaya aldıkları gerçek onları kuşatıverdi.”

      Yaptıklarının ne kadar kötü şeyler olduğunu açıkça gördüler. Bu cümle iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onlar dünyada iken yaptıkları şeylerin kötü olduğunu âhirette görecekler. Çünkü dünyada iken yaptıkları işler onlara güzel görünüyordu, âhirette ise kötü oldukları ortaya çıkacak. İkincisi, dünyada iken yaptıkları davranışların ne kadar kötü işler oldukları âhirette onlara görünecek ve dünyada yaptıkları işlerin ne kadar kötü olduğunu hatırlayacaklar. Yani dünyada iken yapmış oldukları o kötülükleri âhirette hatırlayacaklar. En doğrusunu Allah bilir. Alaya aldıkları gerçek onları kuşatıverdi. Yani onların peygamberlerle alay etmeleri, kendilerini azabın kuşatmasını gerekli kıldı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Bedâ (بَدَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "b-d-v" kökünden türediğini ve temel anlamının gizli olan bir şeyin açığa çıkması, belirginleşmesi, örtüsünden sıyrılarak görünür hale gelmesi olduğunu aktarır; enginliğinden ve gizlenmeye mahal vermeyen açıklığından dolayı çöle de "bâdiye" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "büdüvv" eyleminin saklı bir durumun veya nesnenin tamamen bariz ve inkar edilemez bir biçimde ortaya çıkması olduğunu; bu ayette inkarcıların dünyada iken önemsenmeyip zamanla unutulduğunu sandıkları kötülüklerinin, ahirette somut, yakıcı ve şok edici bir gerçeklik olarak karşılarına dikilmesini (açığa çıkmasını) ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret eksenli) kurgusunda "bedâ" fiilinin ontolojik bir şoku temsil ettiğini; dünyevi zamanın (dehrin) akışında kaybolduğunu ve yittiğini düşündükleri ahlaki eylemlerinin aniden nesnel, aleyhte şahitlik eden varlıklar olarak "belirmesinin", cahiliye aklının tüm materyalist savunma mekanizmalarını yerle bir eden mutlak bir yüzleşme anı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin ayetteki teolojik işlevine dikkat çekerek; ahiretteki azabın, dışarıdan keyfi olarak verilen yabancı bir ceza olmadığını, bilakis bizzat kişinin dünyadaki eylemlerinin cisimleşerek kendi karşısına çıkması (bedâ) şeklinde işleyen otantik ve kusursuz bir ilahi adalet dizgesi olduğunu tefsir eder.

        Seyyiâtü (سَيِّئَاتُ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-v-e" kökünden geldiğini, asıl anlamının çirkinlik, kötülük, insana keder, zarar ve üzüntü veren her türlü olumsuz durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kelimesinin çoğulu olan bu lafzın, ilahi yasalara ve insanın temiz fıtratına aykırı olan aktif kötülükleri kapsadığını; bu ayette ise sadece işlenen günahların bizzat kendisini değil, o günahların ahirette ürettiği korkunç azap ve yıkım sonuçlarını da eşzamanlı olarak ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında kötülüklerin (seyyiât) açığa çıkmasının, inkarcıların dünyada ürettikleri ahlaki, zihinsel ve estetik çirkinliğin, mahşer gününde onların ruhlarını ve bedenlerini azap olarak saracak fiziksel bir çirkinliğe (seyyieye) dönüşmesi gerçeğini vurguladığını tefsir eder.

        Amilû (عَمِلُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "a-m-l" kökünden türediğini ve asıl anlamının kasıtlı bir niyetle iş yapmak, faaliyette bulunmak, çabalamak ve icra etmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının refleksif hareketlerden veya cansız varlıkların eylemlerinden farklı olarak; aklı, şuuru ve iradesi olan canlının bilinçli, bilerek, seçerek ve bir amaca matuf olarak ortaya koyduğu davranışlar bütününü tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde bu eylemin, muhatabı pasif bir kurban olmaktan çıkarıp aktif bir ahlaki fail kıldığını; müşriklerin karşılaştıkları dehşetli sonun kör bir kaderin dayatması değil, bizzat kendi hür iradeleriyle "ürettikleri/işledikleri" (amilû) ontolojik bir inkar tercihinin varoluşsal sonucu olduğunu analiz eder.

        Hâka (حَاقَ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-v-k" (veya h-y-k) kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyi çepeçevre kuşatmak, sarmak ve özellikle de kötü bir durumun, felaketin veya azabın kişinin etrafını sararak ona hiçbir kurtuluş veya kaçış yolu bırakmaması olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "hayk" eyleminin, kişinin başkasına karşı kurduğu tuzağın, yaptığı kötülüğün veya alayın ters tepecek bir bumerang gibi geri dönüp bizzat faili mutlak bir abluka altına alması (kuşatması) olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel bağlamda bu fiilin metne kattığı görsel tahayyüle dikkat çekerek; azabın günahkarlara sadece "çarptığını" veya "dokunduğunu" değil, adeta çelikten bir kafes gibi "üzerlerine kapandığını, onları her yönden kuşatıp hapsettiğini" anlatan son derece güçlü, sarsıcı ve klostrofobik bir edebi tasvir sunduğunu savunur.

        Yestehziûn (يَسْتَهْزِئُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "h-z-e" kökünden türediğini, birini hafife almak, onunla eğlenmek, alay etmek ve değerini kasıtlı olarak düşürmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istihzâ" eyleminin, kişinin kendi nefsindeki kibir ve büyüklenme dürtüsüyle, hakikati veya bir kimseyi aşağılamak kastıyla gizli yahut açıkça alay etmesi olduğunu; ayette müşriklerin ilahi uyarılara, kıyamet gerçeğine ve peygamberlere karşı takındıkları küstahça tavrı anlattığını ifade eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin polemik ve çatışma yapısında "istihzâ" kavramının elit kesimin en güçlü sosyal silahı olduğunu; aristokrat müşriklerin vahyin sarsıcı ve dönüştürücü gücüyle entelektüel düzlemde başa çıkamadıkları için, alay ve ironi (istihzâ) yoluyla ilahi mesajın ciddiyetini sulandırmayı ve inananları psikolojik olarak ezmeyi hedefleyen örgütlü bir retorik strateji yürüttüklerini analiz eder. Toshihiko Izutsu, psikolojik açıdan cahiliye aklının ilahi tehdit karşısında derinden yaşadığı paniği ve acziyeti bastırma mekanizmasının alay etmek olduğunu; dünyada mutlak gerçekliği alaya alarak geçici bir konfor bulan kibrin, ahirette tam da alay ettiği o "gerçeğin" bizzat kendisi tarafından çepeçevre sarılıp yutulmasının (hâka) teolojik ve trajik bir ironi (ilahi adaletin simetrik tecellisi) olduğunu inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin muzari (geniş/şimdiki zaman) kipiyle ve yardımcı fiil (kânû / idiler) ile birleşik halde (kânû yestehziûn) kullanılmasının; bu alaycılığın inkarcıların hayatında anlık bir zafiyet veya sürçme değil; sabit, sistemli, ısrarlı ve karakterleriyle bütünleşmiş temel bir varoluş biçimi (yaşam tarzı) olduğunu tefsir eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X