وَاِذَا ق۪يلَ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ ف۪يهَا قُلْتُمْ مَا نَدْر۪ي مَا السَّاعَةُۙ اِنْ نَظُنُّ اِلَّا ظَناًّ وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Câsiye Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: casiye 32, casiye suresi, kıyamet şüphesi, casiye suresi 32. ayet, yakini eksikliği, ilahi vaad, allah, hak, saat
-
“Allah’ın vâdi gerçektir, kıyamet konusunda da bir kuşkuya yer yoktur, denildikçe, 'Kıyamet nedir bilmiyoruz, biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız, kesin bir bilgiye sahip değiliz’ dediniz.”
Onlar kıyamet konusunda şüphe içinde idiler. Fakat Allah’ın âyetlerinde ortaya konulan delilleri düşünüp tefekkür ettikleri zaman bu konudaki şüpheleri yok oldu. Âyette kuşku duyulduğu ifade ediliyorsa da söyleyen kişi kesin bir bilgiye dayanarak söylediği zaman, bu söz kesin bilgi anlamına da gelebilir. Ancak ilk yorum daha doğru gibidir. Kıyamet konusunda İnsanlar İki gruptur: [birincisi,] ona kesin inanan ve hakikat olduğunu kabul eden, fakat ona göre davranmak ve kıyamet için hazırlanmaya dair kuşku İçinde olanlar. [İkincisi] de ondan şüphe eden, vukuunu İnkâr eden ve böyle bir olayın vuku bulmayacağını kesin bilgi ile bilen biri gibi onu reddedenlerdir. Bir şeyi kesin bilmek, onu zahirî sebepleriyle bilmektir. Bu sebeplere bazan küçük bir şüphe ve tereddüt girebilir, bundan dolayı âyette “zan” (ظَنّ) kelimesi kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bir şeyi bilmek, bazan sebeplerle mümkün olur, bazan da sebepsiz olarak insanda ortaya çıkar. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ “îkan” (إِيقَان) kelimesiyle değil, “ilim” kelimesiyle tavsif edilir. Söylediğimiz gibi ilim, bazan sebeplerle bazan da sebepsiz elde edildiğinden dolayı Allah için “O mûkindir" denilmez. En doğrusunu Allah bilir ya, İkan kelimesinde küçük de olsa bir şüphe ve tereddüt mânası vardır. İnsan bazan sebeplerin galip gelmesi yüzünden gerçek şeyler yapabilir, meselâ kötülük yapmaya zorlanan biri, onun hakikat olmadığım, sebeplerin galip gelmesi ile tehdit edildiğini bilir. En doğrusunu Allah bilir.
Biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız. Buna benzer başka âyetlerde Allah şöyle buyurmaktadır; “Suçlular ateşi görür görmez, kendilerinin orayı boylayacaklarını iyice anlayacaklar”, “Onlar kesinlikle Rab’lerine kavuşacaklarını bilen kimselerdir”. Bu âyetler, her zaman sözün ifade ettiği zâhirî mânanın anlaşılmaması gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah’a kavuşmakla ilgili bu son âyette Cenâb-ı Hak müminler hakkında da zan kelimesini kullanmaktadır. Bundan maksat “îkan”dır (inanmaktır), bilinen mânasıyla zan değildir. Kâfirler hakkındaki âyette geçen zan kelimesi ise hakikat mânasında kullanılmıştır. Dolayısıyla zan kelimesinin mümin-kâfir her iki grup hakkında aynı mânaya geldiği şeklinde anlaşılması caiz değildir, aksine biri hakkında anlaşılması gereken diğerinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Va'd (وَعْدُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "v-a-d" kökünden türediğini, temel anlamının birine iyilik veya kötülük yapacağına dair söz vermek, gelecekte gerçekleşecek bir şeyi önceden haber vermek ve taahhüt etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın vaadinin, gerçekleşmesi kesin olan, zamanı ve şartları mutlak irade tarafından belirlenmiş ilahi söz (özellikle ahiret ve hesap günü bağlamında) olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Allah'ın vaadi haktır" hitabının nüzul ortamındaki işlevine dikkat çekerek; bu ifadenin müşriklere yöneltilen tebliğin merkezini oluşturduğunu, onların dünyevi ve materyalist mantıkla kavrayamadıkları en büyük itiraz noktası olan eskatolojik (ahiret eksenli) dirilişin, bir felsefi ihtimal değil, doğrudan Allah'ın kendi zatıyla kefil olduğu şaşmaz bir taahhüt (va'd) olarak sunulduğunu tefsir eder.
Hakkun (حَقٌّ)
İbn Fâris, kelimenin "h-k-k" kökünden geldiğini, asıl anlamının sabit olmak, sarsılmazlık, değişmemek ve bir sözün veya nesnenin gerçeklikle tam bir uyum içinde olması olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın vaadinin "hak" olmasının, içindeki gerçekliğin şüphe götürmez, iptal edilemez ve mutlaka tecelli edecek ontolojik bir yasa olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "hak" kavramının, cümlenin devamında müşriklerin sığındığı "zan" (tahmin/şüphe) ve "batıl" kelimelerinin ontolojik zıddı olarak konumlandığını; müşriklerin izafi ve temelsiz varsayımlarına karşı Kur'an'ın bu kavramla nesnel, evrensel ve sarsılmaz bir epistemolojik (bilgi felsefesi) zemin inşa ettiğini analiz eder.
Es-Sâ'atü (السَّاعَةُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "s-v-a" kökünden türediğini, zamanın bir cüzü, an ve akıp giden vaktin bir parçası anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "saat" kelimesinin mutlak ve genel zamandan farklı olarak, belirli, spesifik ve aniden kopacak olan kıyamet anını, dünyanın sonunu bildiren zaman dilimini tanımladığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "şâ'tâ" (an, saat) kökünden geldiğini, Geç Antik Çağ'da Yahudi ve Hristiyan metinlerinde dünyanın son anını (Eschaton) tanımlayan teknik bir terim olduğunu, Kur'an'ın da bu lafzı kullanarak İbrahimi geleneğin ortak apokaliptik dilini paylaştığını tespit eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki bu lafzın soyut bir uzak gelecek olmadığını; müşriklerin meydan okumalarına ve alaylarına karşı her an dünyalarını başlarına yıkabilecek kadar yakın, sarsıcı ve performatif bir edebi tehdit unsuru (apocalyptic imminence) olarak kullanıldığını vurgular.
Reybe (رَيْبَ)
İbn Fâris, kelimenin "r-y-b" kökünden geldiğini, şek, şüphe, kalbe giren endişe, töhmet ve insanı içsel bir huzursuzluğa iten zan durumu olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "reyb" kavramının gerçeğin üzerini örten, kişinin iç dünyasında çalkantı yaratan ve yakîni (kesin inancı) bozan her türlü psikolojik kuruntu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve tefsir açısından kelimenin olumsuz edatla (lâ reybe / hiçbir şüphe yoktur) kullanılmasının, vahyin kıyamet hakkındaki beyanlarının, muhatabın zihnindeki tüm psikolojik ve felsefi bariyerleri reddeden, tartışmaya kapalı mutlak bir gerçeklik ilanı olduğunu savunur.
Nedrî (نَدْرِي)
İbn Fâris, bu kelimenin "d-r-y" kökünden türediğini, bir şeyi inceleyerek, araştırarak, hile veya zihinsel çaba yoluyla elde etmek, idrak etmek ve farkında olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "dirâyet" kökünden gelen bu eylemin, dolaylı yollardan akıl yürüterek elde edilen bilgi olduğunu; müşriklerin "Saatin ne olduğunu bilmiyoruz" derken, aslında bu konuyu kavramak için hiçbir entelektüel çaba harcamadıklarını, bu konuyu umursamadıklarını ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin kendi ağızlarından aktarılan bu fiilin, masum bir "bilgi eksikliği" (cehalet) değil; tam aksine, vahyin sunduğu kıyamet tasavvurunu küçümseyen, onu ciddiye almayan, alaycı, kibirli ve kasten kapatılmış agnostik (bilinemezci) bir aklın savunma mekanizması olduğunu tefsir eder.
Nezunnu / Zannen (نَظُنُّ / ظَنًّا)
İbn Fâris, kelimenin "z-n-n" kökünden geldiğini, kesinliği olmayan, bir şeyin hem olabileceğine hem de olmayabileceğine dair ihtimal üzerinden kurulan fikir ve sanı anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "zann" kavramının, kesin kanıtlara (yakîn) değil de hislere, yüzeysel emarelere veya atalardan gelen ezberlere dayalı olarak kurulan temelsiz bir tahmin olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde (bilgi felsefesinde) zannın, vahye dayalı "ilm" ve "yakîn" kavramlarının en büyük düşmanı olduğunu; müşriklerin dirilişi sadece absürt bir spekülasyon olarak gördüklerini kendi dilleriyle (biz sadece zanda/tahminde bulunuyoruz) itiraf etmelerinin, cahiliye aklının hakikat karşısındaki sığlığını ve ontolojik ciddiyetsizliğini ifşa ettiğini analiz eder.
Müsteykınîn (مُسْتَيْقِنِينَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "y-k-n" kökünden türediğini, temel anlamının şüphenin ortadan kalkması, bilginin zihne iyice yerleşmesi ve sarsılmaz, kalıcı bir kesinliğe ulaşma durumu olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "yakîn" kavramının içine hiçbir tereddüdün veya cehaletin sızamayacağı mutlak bilgi seviyesi olduğunu; ayette bu sıfatı olumsuzlayan müşriklerin, ilahi gerçekliği tasdik etmeyeceklerini açıkça deklare ettiklerini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde yakînin, en üst düzey zihinsel ve ruhsal aydınlanma (kesin inanç) hali olduğunu; müşriklerin "biz kesin inananlar değiliz" demelerinin, ilahi işaretler (ayetler) karşısında zihinlerini kasten kilitlediklerini, şüpheyi (reyb) ve tahmini (zann) bir konfor alanı olarak benimsediklerini gösteren trajik bir zihinsel felç durumu olduğunu inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu ism-i fail yapısının, Mekke aristokrasisinin ahireti inkar etmedeki kararlılığını gösterdiğini; onların bu şüpheci (skeptik) ve inkarcı tutumu anlık bir tepki olarak değil, kimlikleriyle bütünleşmiş, kalıcı ve sabit bir ideolojik karakter (müsteykınîn/yakîn sahibi kimseler) olarak ifa ettiklerini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla