Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 31. Ayet

    وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا۠ اَفَلَمْ تَكُنْ اٰيَات۪ي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْـبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْماً مُجْرِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-emmâ-lleżîne keferû efelem tekun âyâtî tutlâ ‘aleykum festekbertum ve kuntum kavmen mucrimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Hakkı inkâr edenlere gelince şöyle denilecek: Âyetlerim size okunur değil miydi? Ama siz kibre kapıldınız ve günaha batmış bir topluluk oldunuz.”

      Hakkı inkâr edenlere gelince şöyle denilecek: Âyetlerim size okunur değil miydi? Burada sanki gizli bir kelime var gibidir. Hakkı inkâr edenlere gelince sözü, üçüncü şahıstan haber vermektedir. Âyetlerim size okunur değil miydi? sorusu ise muhataba, yani insanın karşısında bulunana hitaptır. Dolayısıyla bu cümle, ük cümlenin cevabı olmadığı gibi aynı şahsa da hitap etmemektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Dünyada iken hakkı inkâr edenlere, âhirette cehennemden çıkmak ve affedilmek yahut cezasının hafifletilmesini istedikleri zaman şöyle denilir: Dünyada iken âyetlerim size okunur değil miydi? Sonra buradaki âyetler kelimesinden maksat, Allah’ın vahdâniyetine ve ulûhiyetine dair âyetleri yahut kudretinin ve azap etmeye ilişkin hükümranlığının işaretleri veyahut ölümden sonra insanları diriltmeye kadir olduğunun kanıtları veyahut da peygamberlerin risâletinin delilleridir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ama siz kibre kapıldınız ve günaha batmış bir topluluk oldunuz. Allah’ın âyetlerine karşı kimsenin kibre kapılması söz konusu değildir, ancak onlar Allah’ın âyetlerini inkâr edip reddettikleri ve onların gereğini yerine getirmedikleri zaman sanki o âyetlere karşı büyüklenmiş oluyorlardı. Nitekim başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurmaktadır; “Ey âdemoğulları! Size ‘Şeytana kulluk etmeyin’ dememiş miydim?”. Hiç kimse şeytana kulluk etmeyi düşünmez, ancak onlar şeytanın emrine uyarak putlara taptıkları zaman sanki şeytana kulluk etmiş olmaktadırlar. Onların, peygamberlere karşı büyüklenmiş olmaları da muhtemeldir, buna göre de Allah’ın elçilerine karşı büyüklenmeleri, Allah’a karşı yahut Allah’ın âyetlerine karşı büyüklenmek anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Günaha batmış bir topluluk oldunuz, buradaki “mücrim” (مُجْرِم) kelimesi, günaha gömülmüş kişi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "k-f-r" olarak belirler ve temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve saklamak olduğunu, tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye de lügatte bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının dini terminolojideki karşılığını incelerken, bunun nimetin üzerini nankörlükle örtmek veya aklın idrak ettiği ilahi hakikatlerin üzerini inatla kapatmak olduğunu; bu ayetin bağlamında, yargı gününde inkarcılara yöneltilen hitabın, onların dünyadaki bu "bilinçli örtme/reddetme" eylemini merkeze aldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel kurgusunda bu fiilin pasif bir bilgisizlikten (cehalet) çok uzak olduğunu, "iman" kavramının zıddı olarak aktif, bilinçli ve inatçı bir hakikati reddetme duruşunu temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke nüzul ortamındaki işlevini değerlendirerek; bu eylemin sıradan bir inançsızlık değil, vahyin otoritesine karşı kabilevi kibrin ve statükoyu koruma refleksinin ürettiği sistematik bir nankörlük ve yalanlama faaliyeti olduğunu tefsir eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin bu ayette geçmiş zaman (mazi) kipiyle zikredilmesinin, dünyada işlenmiş ve hesabı dürülmüş bir ontolojik cürmü kesinleştirdiğini, hakikati örtme çabasının ahiret gerçekliği karşısında iflas ettiğini vurgular.

        Âyâtî (آيَاتِي)

        İbn Fâris, kelimenin "e-y-y" kökünden geldiğini ve saklı bir anlama, gizli bir gerçeğe yönlendiren açık alamet, iz ve gösterge anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ayette "ayetlerim" (âyâtî) şeklindeki aidiyet (izafet) tamlamasının, bizzat Allah'a ait olan metinsel vahiy birimlerini (Kur'an surelerini) ifade ettiğini ve bu işaretlerin muhataba Allah'ın varlığını, birliğini ve ahireti ispat eden kesin kanıtlar sunduğunu kaydeder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki bu kelimenin, sadece okunup geçilen bir metinden ziyade, muhatapları zihinsel bir dönüşüme zorlayan, polemik ve tartışma ortamında onlara meydan okuyan performatif "hitap birimleri" olduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, "ayet" mefhumunun semiyotik (göstergebilimsel) boyutuna dikkat çekerek; Allah'ın bu kelimeyle müşriklere, önlerine serilen bu kadar açık ilahi kodları ve iletişim araçlarını nasıl olup da kasten deşifre etmediklerinin veya görmezden geldiklerinin hesabını sorduğunu inceler.

        Tütlâ (تُتْلَىٰ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "t-l-v" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir şeyin diğerini peş peşe takip etmesi, ardı sıra gelmesi olduğunu; sözlerin ve kelimelerin düzenli bir biçimde birbirini izlemesi sebebiyle okuma eylemine bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "tilâvet" eyleminin sıradan ve mekanik bir okuma olmadığını, ilahi bir metnin huşu ile, içeriği kavranarak ve ona tabi olma amacıyla okunmasını anlattığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve tefsir bağlamında fiilin edilgen ve geniş/geçmiş zaman sürekliliği bildiren kalıbına (tekün tütlâ - okunmuyor muydu) dikkat çekerek; ilahi mesajın müşriklere sadece bir kez ulaşıp kesilmediğini, bu ayetlerin onların kamusal alanlarında, meclislerinde sürekli, ısrarlı ve sistematik bir biçimde icra edildiğini, dolayısıyla "biz duymadık" şeklinde hiçbir mazeret hakkı bırakılmadığını savunur.

        Festekbertüm (فَاسْتَكْبَرْتُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-b-r" kökünden geldiğini, büyüklük, yücelik ve hacim veya değer bakımından üstün olma halini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "istikbâr" kavramının, kişinin aslında sahip olmadığı bir büyüklüğü iddia etmesi, haddini aşarak ilahi hakikate boyun eğmeyi ve teslim olmayı reddetmesi olduğunu belirtir; ayetteki "fe" (öyleyse/bunun üzerine) bağlacının, ayetlerin okunmasına verilen doğrudan ve refleksif tepkinin bu nedensiz kibir olduğunu gösterdiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi arap zihniyetini incelerken bu kavramın "İslam" (teslimiyet) mefhumunun ontolojik ve psikolojik tam zıddı olduğunu; insanın Tanrı kelamı karşısında kendi kabilevi ve sınıfsal statüsüne sığınarak sahte bir öz-yeterlilik (istiğna) üretmesinin, şirkin en derin psikolojik bariyeri olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi kurgusundaki çarpıcılığına işaret ederek; okunan ilahi ayetlerin muazzam ağırlığı karşısında secdeye kapanması gereken insanın, tam aksine kibrinden dolayı şişinip kabarmasının betimlenmesindeki dramatik tezat sanatının (kontrastın) insan ruhunun nankörlüğünü kusursuzca sahnelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kibrin epistemolojik bir engel işlevi gördüğünü, müşriklerin ayetleri anlamadıkları için değil, anladıkları halde sırf kendi toplumsal otoritelerini kaybetmemek adına bu büyüklenme illüzyonuna tutunduklarını tefsir eder.

        Kavmen (قَوْمًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "k-v-m" kökünden türediğini ve bir iş için birlikte ayağa kalkan, dayanışma içinde olan, birbirine destek veren topluluk anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lügatte aralarında sosyal veya soy bağı bulunan grubu ifade eden bu lafzın, ayette suç ve isyan paydasında buluşan bir zihniyet birliğini, ahlaki bir cepheyi tanımlamak için kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyolojik terimleri teolojik bir boyuta taşıdığına dikkat çekerek; bu kelimenin kabilevi bir ırkı değil, kibrin ve ilahi ayetleri inkarın etrafında kenetlenmiş tipolojik bir "inkarcılar grubunu" temsil ettiğini, mahşer günündeki yargılamanın bu ideolojik zümre aidiyeti üzerinden yapılacağını analiz eder.

        Mücrimîn (مُجْرِمِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin "c-r-m" kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyi kesmek, koparmak, meyveyi dalından ayırmak ve bedene zarar vermek olduğunu; daha sonra günah işlemek ve suç kazanmak anlamlarına evrildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "cürm" eyleminin insanın kendisini ilahi rahmetten koparan, fıtrat bağlarını kesip atan her türlü büyük kötülük ve ağır sapkınlık olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni itibariyle Süryanice ve Aramice'deki dini ve hukuki metinlerde "suç, ceza, günah" anlamlarında kullanılan köklerle akraba olduğunu, Kur'an'ın bu terimi kozmik ve ilahi adalete karşı işlenen en ağır ontolojik ihlali tanımlamak için kullandığını tespit eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "mücrim" kavramının, sıradan bir hata yapan (hatı') kişiden farklı olarak, evrensel ahlak düzenini (kozmosu) kasten yıkan, peygamberlere düşmanlık eden ve ilahi yasalara karşı savaş açan aktif, militan günahkâr tipolojisini temsil ettiğini inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "ve siz mücrim bir kavim oldunuz" şeklindeki ism-i fail kalıbının; Mekke aristokrasisinin vahye karşı takındığı tavrın basit bir itiraz olmadığını, onları ilahi mahkemede tescilli birer "suç örgütü/cürüm şebekesi" statüsüne sokan kalıcı, örgütlü ve ağırlaştırılmış bir eylem biçimi olduğunu tefsir eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X