Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 27. Ayet

    وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(c) ve yevme tekûmu-ssâ’atu yevme-iżin yaḣseru-lmubtilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Kıyamet vakti geldiğinde; işte o gün, hakkı bırakıp bâtıla sarılanların zarar ettiği ortaya çıkacaktır.”

      Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Bu İlâhî beyan şöyle tefsir edilir. Birincisi, göklerde ve yerde bulunan bütün hükümdarların mülkü Allah’a aittir. [İkincisi,] göklerin ve yerin mülkü, yani göklerin ve yerin hâzineleri Allah’ındır. Nitekim İbn Mesûd’un (r.a.) mushafı böyledir. [Üçüncüsü,] göklerin ve yerin mülkiyetinin hakikati Allah’a aittir. Eğer ilk yorum doğru ise, bu beyanda o zaman göklerde ve yerde bulunan bütün sultanların mülkü Allah’ındır, mânasına gelir. Bu anlamda, ellerindeki mülk, saltanat ve varlık sebebiyle o sultanların peşinden gitmekten, onlara saygı göstermekten, hizmet etmekten ve onları yüceltmekten vazgeçilmesi bildirilmekte, aksine bütün bu davranışların Allah’a yöneltilmesi, hamd ve şükrün de onlara değil Allah’a yapılması emri vardır. Çünkü o sultanların sahip oldukları varlıkların hepsi Allah’ındır. Bunları onlara veren de onlardan alacak olan da Allah’tır. Dolayısıyla şükrün ve kulluğun da O’na yapılması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Bu beyanın göklerin ve yerin hâzineleri mânasına geldiği yorumunu kabul edersek o zaman bundan, insanların sahip oldukları mülke göz dikmekten sakınmak, arzu ettiklerini sadece Allah’tan istemek ve başkasına değil sadece O’na ümit bağlamak gerektiği emri çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Eğer üçüncü yorumu, yani mülkün hakikatinin Allah’a ait olduğu yorumunu kabul edersek bu yorumda da Allah Teâlâ’nın insanları dünyada çeşitli yollarla imtihan ettiği, bu imtihanı kendisinin elde edeceği bir menfaat veya defedeceği bir zarar için yapmadığı, aynı şekilde âhirette bazılarına sevap, bazılarına İse ceza vereceğini bildirmesinin de dünyada kendisinin elde edeceği bir menfaat veya defedeceği bir zarar için yapmadığı, fakat insanların lehinde ve aleyhinde neticelenecek bu gerçeği hikmetin gereği olarak yaptığı mânası çıkar. En doğrusunu Allah bilir.

      Kıyamet vakti geldiğinde... Cenâb-ı Hak burada kıyamete, saat diye isim verdi. Bu ismi ona, süratle kopacağı yahut çabucak neticeleneceği için vermiş olması mümkündür, tıpkı şu ilâhı beyanda belirtildiği gibi: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. Yahut bu ismi ona, insanların hesaplan ve işleri kıyâmet gününde ancak bir saat içinde görüleceği için vermiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      İşte o gün, hakkı bırakıp bâtıla sarılanların zarar ettiği ortaya çıkacaktır. Yani dünyada iken hakkı bırakıp bâtıla sarılanların zarar ettiği o gün ortaya çıkacaktır. Buna göre dünya ticaretine katılan yahut taksim edilen serveti toplamak için çalışan herkesin zarar ettiği o gün ortaya çıkar. Onların dünyadaki çalışmalarının ve ticaretlerinin zararla sonuçlandığı o gün anlaşılır. Bu meselenin esası şudur: Allah Teâlâ dünyayı ve dünyada yaratmış olduğu mal ve mülkü, dünyadaki insanların sermayesi olarak yaratmıştır, onunla ticaretlerini yaparlar ve onunla âhiret kârını kazanırlar. Çünkü Allah dünyayı kendisi için değil, ancak âhiret için yaratmıştır. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”, “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, bu yüce ismin "e-l-h" kökünden türediğini, kendisine mutlak anlamda ibadet edilen, sığınılan ve hayret duyulan tek Varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eşsiz Yaratıcı'nın özel ismi olan bu lafzın, ayette göklerin ve yerin yegâne sahibi ve hükümdarı olarak zikredilmesinin, her türlü şirki ve sahte otoriteyi reddettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik sisteminde bu ismin, mutlak hakimiyetin (mülkün) merkezinde yer aldığını; cahiliye aklının evrenin işleyişini kör zamana (dehr) bağlamasına karşılık, Kur'an'ın tüm mülkü Allah'a tahsis ederek zamanın da, mekânın da yegâne sahibinin O olduğunu ilan ettiğini analiz eder.

        Mülk (مُلْكُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "m-l-k" kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeye tek başına sahip olmak, güç yetirmek, sağlamlık ve mutlak tasarruf hakkını elinde bulundurmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramının bir şeyi otorite ve emirle yönetmek, siyasi ve ilahi egemenliği elinde tutmak olduğunu; göklerin ve yerin mülkünün Allah'a ait olmasının, O'nun evren üzerinde dilediği gibi, hiçbir engelle karşılaşmadan ve ortaksız bir şekilde hüküm sürmesi anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ'da Süryanice "malkûthâ" ve İbranice "malkuth" formlarında krallık ve egemenlik anlamlarında kullanıldığını, İslam öncesi Arapçada da dünyevi kralları ifade eden bu siyasi terimin Kur'an tarafından alınarak, mutlak, kozmik ve ilahi bir egemenlik (teokrasi) kavramına dönüştürüldüğünü tespit eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu tahsisin (mülk sadece Allah'ındır), Mekkeli müşriklerin hayatı ve ölümü "Dehr"in insafına bırakan materyalist görüşlerine karşı vurulmuş kesin bir darbe olduğunu, tüm varoluş sahasının Allah'ın mutlak mülkiyetinde (yönetiminde) bulunduğunu tefsir eder.

        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-m-v" kökünden türediğini ve asıl anlamının yükseklik, yücelik ve üstte yer alma durumu olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, çoğul formdaki bu lafzın, yeryüzünün ufkunu aşan tüm gök cisimlerini ve kozmik katmanları kapsadığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın mülkünün (egemenliğinin) sınırlarını çizerken göklerin ve yerin birlikte zikredilmesinin, ilahi otoritenin sadece insan hayatıyla sınırlı olmadığını, makro düzeydeki tüm galaksileri ve sistemleri mutlak bir yasayla idare ettiğini gösterdiğini vurgular.

        El-Ard (وَالْأَرْضِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "e-r-d" kökünden geldiğini, alçakta olanı, zemini ve üzerinde yaşanan tabanı ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, göklerin (yüce olanın) zıddı olarak yeryüzünün, insanın üzerinde varoluş serüvenini gerçekleştirdiği, idare edildiği ve sınırları belirlenmiş mekânı tanımladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, anlambilimsel olarak arzın, dikey eksenden (göklerden) gelen ilahi egemenliğin (mülkün) ve yargının yatay düzlemde tecelli ettiği ve insanın ahlaki sınavını verdiği ontolojik sahne olduğunu inceler.

        Yevm (وَيَوْمَ)

        İbn Fâris, kelimenin "y-v-m" kökünden geldiğini, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zamanı veya genel anlamda bir vakit ve süreci ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her türlü zaman dilimi için kullanılabileceğini, ancak kıyamet saati ile birleştiğinde dünyevi zaman algısının kırıldığı, o dehşetli eskatolojik anı anlattığını kaydeder.

        Tekûmü (تَقُومُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "k-v-m" kökünden türediğini, ayağa kalkmak, dikilmek, bir işin gerçekleşmesi ve kaim olması anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kıyam" eyleminin kıyamet saati için kullanıldığında, sadece ayağa kalkmayı değil, vadedilen o mutlak ve dehşet verici ilahi hesabın aniden vuku bulmasını, fiilen gerçekleşip ortaya çıkmasını ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi aklında zamanın yatay ve çizgisel bir akış (Dehr) olduğunu; Kur'an'ın bu eylemi kullanarak, o yatay zaman çizgisinin aniden dikey, sarsıcı ve kozmik bir "kalkış" (tekûmü) ile yırtılıp kesintiye uğrayacağını ve ilahi adaletin tecelli edeceğini analiz eder.

        Es-Sâ'a (السَّاعَةُ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-v-'" kökünden geldiğini, zamanın bir cüzü, an ve akıp giden vaktin bir parçası anlamlarını taşıdığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "saat" kelimesinin mutlak ve genel zamandan farklı olarak, belirli, spesifik ve aniden kopacak olan kıyamet anını, dünyanın sonunu bildiren zaman dilimini tanımladığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "şâ'tâ" (an, saat) kökünden geldiğini, Geç Antik Çağ'da Yahudi ve Hristiyan metinlerinde dünyanın son anını (Eschaton) tanımlayan teknik bir terim olduğunu, Kur'an'ın da bu lafzı apokaliptik bir dehşet anını ifade etmek üzere İbrahimi geleneğin ortak terminolojisinden kullanarak Arapçalaştırdığını tespit eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde "Saat" kavramının soyut bir gelecek zaman tasavvuru değil, muhatabın dünyasını her an başına yıkabilecek kadar yakın, sarsıcı ve performatif bir tehdit unsuru (apocalyptic imminence) olarak edebi bir işlev gördüğünü vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bağlamında bu kelimenin belirlilik takısıyla (Es-Sâ'a) gelmesinin, bunun sıradan herhangi bir saat değil, müşriklerin sürekli yalanladıkları, inananların ise korkuyla bekledikleri o "bilinen, vadedilmiş dehşet anı" olduğunu metne yansıttığını savunur.

        Yahseru (يَخْسَرُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "h-s-r" kökünden türediğini, asıl anlamının eksilmek, ziyana uğramak, sapmak ve tüccarın sermayesini kaybederek zarara etmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hüsran" kavramının insanın elindeki maddi sermayeyi kaybetmesinin ötesinde, kendi nefsini, ruhunu ve varoluşsal aklını batıl yollarda tüketerek ontolojik bir iflasa (manevi iflasa) sürüklenmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Mekke'deki tüccar toplumunun günlük ticari kavramlarını alıp onları sarsıcı birer teolojik terime dönüştürdüğünü; müşriklerin hayatı (dünyayı) bir yatırım alanı olarak görüp ahireti inkar ettiklerini, ancak o "Saat" koptuğunda, yanlış yere yatırım yapan bu zihniyetin en korkunç, telafisi imkansız eskatolojik bir ticari çöküş (hüsran) yaşayacağını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin muzari (geneniş/gelecek zaman) kipiyle kullanılmasının, bu kaybın sadece kıyamet anında başlayıp bitmeyeceğini, sonsuz ahiret hayatı boyunca devam edecek kesintisiz bir yıkım süreci olacağını vurguladığını tefsir eder.

        El-Mübtılûn (الْمُبْطِلُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin "b-t-l" kökünden geldiğini, bir şeyin boşa gitmesi, heder olması, gerçekliği ve temeli bulunmayan boş söz veya iddia anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "batıl" kavramının "hak" kavramının ontolojik zıddı olduğunu; "mübtıl" lafzının ise sadece batıla inanan kişiyi değil, aynı zamanda hakikati geçersiz kılmak, ilahi delilleri çürütmek için aktif olarak asılsız, temelsiz ve yanıltıcı argümanlar üreten mücadeleci (eylemsel) inkarcıyı tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde bu kelimenin, bir önceki ayetlerde zikredilen "Dehr" inancını savunan, ahireti alaya alan ve kendi hevasını ilah edinen kişilerin genel karakteristiğini özetlediğini; hayatı hakikat üzerine değil de illüzyonlar (batıl) üzerine kuranların, nihai gerçeklik (Saat) ortaya çıktığında doğal olarak sıfırla çarpılıp yok olacaklarını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda "inkarcılar" (kafirler) yerine "batıla sapanlar/batıl üretenler" (mübtılûn) sıfatının seçilmesinin kusursuz bir edebi denge kurduğunu; dünyada asılsız efsanelerle, zaman (dehr) inancıyla ve sahte ilahlarla (hevalarıyla) vakit geçirenlerin, kıyamet koptuğunda kendi ürettikleri o boşluk ve anlamsızlık (batıl) girdabında hüsrana uğramalarının ilahi adaletin tam tecellisi olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X