Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 26. Ayet

    قُلِ اللّٰهُ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kuli(A)llâhu yuhyîkum śümme yumîtukum śümme yecme’ukum ilâ yevmi-lkiyâmeti lâ raybe fîhi velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlara şöyle de: 'Allah sizi hayata getirecek, sonra öldürecek, sonra gerçekleşeceği kesin bulunan kıyâmet sürecinde sizi bir araya getirecek!’ Bunda kuşku yok ama insanların çoğu bilmez.”

      Onlara şöyle de: Allah sizi hayata getirecek, sonra öldürecek, sonra kıyâmet sürecinde sizi bir araya getirecek! Buradaki size hayat verecek olan Allah’tır cümlesi, kabirde sizi diriltecek, sonra orada tekrar öldürecek, sonra da kıyamet gününde sizi toplayacak olan Allah’tır mânasına gelebilir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Allah size önce hayat verecek, sonra dünyada eceliniz bittiği zaman sizi öldürecek, sonra da kıyamet gününde sizi bir araya getirecektir. Fakat insanların çoğu bilmez. Yani insanların çoğu bildiklerinden yararlanmazlar. Yahut düşünmeyi ve bilgiyi elde etme vesilelerini terk ettikleri için insanların çoğu bilmez.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "k-v-l" olarak belirler ve asıl anlamının ağızdan çıkan söz, bir düşünceyi sesli olarak ifade etme ve beyan etme olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin emir kipi olan bu lafzın, sıradan bir diyalogdan ziyade, üstün bir otoritenin elçisine yüklediği kesin ve resmi bir tebliğ vazifesi olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin polemik (tartışma) yapısını incelerken bu emrin kritik bir işlevi olduğunu; bir önceki ayette müşriklerin "Bizi ancak zaman (dehr) helak eder" şeklindeki materyalist argümanlarına karşı, vahyin bu edatla doğrudan tartışmayı insan zemininden çıkarıp ilahi ve mutlak bir ferman (dikte) zeminine taşıdığını, Peygamber'i otonom bir tartışmacı değil, sarsılmaz bir ilahi iradenin sözcüsü kıldığını analiz eder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, bu ismin "e-l-h" kökünden türediğini, kendisine mutlak anlamda kulluk edilen, sığınılan ve yüceliği karşısında hayrete düşülen tek Varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sadece eşsiz Yaratıcı'ya ait olan bu ismin, hayatı ve ölümü idare eden yegane güç merkezi olarak zikredildiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik sisteminde bu lafzın bir önceki ayetle doğrudan bir ontolojik çatışma içinde olduğunu; cahiliye aklının ölümü kör, şuursuz ve gayesiz "Dehr" (Zaman) kavramına atfetmesine karşılık, Kur'an'ın "Allah" ismini merkeze yerleştirerek zamanı fail (özne) olmaktan çıkardığını ve evrenin yegane aktif, şuurlu ve amaçlı yöneticisinin Allah olduğunu ilan ettiğini inceler.

        Yuhyîküm (يُحْيِيكُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-y-y" kökünden geldiğini, ölümün (mevt) ve yokluğun zıddı olarak dirilik, hareket, büyüme ve varoluş enerjisi anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ihyâ" eyleminin cansız maddeye ruh ve biyolojik canlılık üflemek olduğunu, bu ayette insanın ana rahmindeki ilk yaratılışından dünyadaki varoluş sürecine kadar hayatın her anının aktif bir ilahi vergi (lütuf) olduğunu belirttiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tartışma bağlamına dikkat çekerek; müşriklerin bir önceki ayetteki "yaşarız ve ölürüz" şeklindeki kaba biyolojik ve evrimsel döngü inançlarına karşı, Kur'an'ın hayatı sıradan bir doğa olayı olmaktan çıkarıp, doğrudan Allah'ın "hayat verme" (ihya) eylemine bağladığını, böylece doğanın kendi kendine işleyen mekanik bir makine olduğu inancını çürüttüğünü tefsir eder.

        Yümîtüküm (يُمِيتُكُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "m-v-t" kökünden türediğini, canlılığın, hareketin ve sıcaklığın sona ererek mutlak bir sükunet ve donukluk haline geçilmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "imâte" eyleminin bedendeki ruhun kabzedilerek biyolojik fonksiyonların ilahi bir kararla durdurulması anlamına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye bedevisinin zihninde ölümün, zamanın (dehrin) insan bedenini yıpratarak yok ettiği karanlık ve amaçsız bir parçalanma olduğunu; Kur'an'ın ise "sizi O öldürür" (yümîtüküm) buyurarak ölümü zamanın veya doğanın pasif bir sonucu olmaktan çıkarıp, ilahi planın anlamlı, amaçlı ve geçici bir aşamasına dönüştürdüğünü, ölümün bizzat Allah'ın aktif bir "yaratma/gerçekleştirme" eylemi olarak kodlandığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin bu yapısının, insandaki ölüm korkusunu kör bir tesadüfün kurbanı olmaktan çıkarıp, kendisini yaratan iradenin rahmetine ve adaletine teslim olma bilincine dönüştürdüğünü vurgular.

        Yecme'uküm (يَجْمَعُكُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "c-m-'" kökünden geldiğini, asıl anlamının dağınık halde bulunan parçaları bir araya getirmek, toplamak ve birleştirmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "cem'" eyleminin, rüzgarın toprağa karıştırdığı çürümüş kemiklerin ve hücrelerin, hesap vermek üzere yeniden bir araya getirilerek insanların aynı ontolojik düzlemde (mahşerde) toplanması anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve tefsir açısından bu eylemin, müşriklerin aklının almadığı ve "atalarımızı geri getirin" dedikleri o imkansız diriliş sürecinin cevabı olduğunu; Allah'ın bu toplama işini müşriklerin keyfi taleplerine göre değil, evrensel ve kozmik bir hesap gününde, zerrelerine kadar dağılmış olan her bireyi (sizi toplar) kuşatacak devasa bir kudret tecellisiyle gerçekleştireceğini savunduğunu aktarır.

        El-Kıyâme (الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "k-v-m" kökünden türediğini, doğrulmak, dikilmek, ayağa kalkmak ve bir işin gerçekleşmesi (kaim olması) anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kıyametin, varlıkların ölüm uykusundan uyanarak Alemlerin Rabbinin huzurunda mutlak adalet için ayağa kalktıkları, evrensel diriliş anı olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin doğrudan Süryanice'deki "qyâmthâ" (diriliş) lafzından Arapçaya geçtiğini, Geç Antik Çağ Yahudi-Hristiyan eskatolojisinin temel direği olan bu kavramın, Kur'an tarafından da aynı apokaliptik ağırlıkla kullanıldığını tespit eder. Toshihiko Izutsu, anlambilimsel çerçevede kıyamet gününün, insanın dünyevi zaman algısının (dehr) aniden yırtıldığı, yalanların ve şüphelerin bittiği, tüm varoluşun gizlenemez bir şekilde dikey bir eksende (Tanrı karşısında) dikildiği sarsıcı bir "mutlak gerçeklik anı" olduğunu analiz eder.

        Reybe (رَيْبَ)

        İbn Fâris, kelimenin "r-y-b" kökünden geldiğini, şek, şüphe, kalbe giren endişe ve insanı içsel bir huzursuzluğa iten zan durumu olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "reyb" kavramının gerçeğin üzerini örten, kişinin iç dünyasında çalkantı yaratan ve yakîni (kesin inancı) bozan her türlü kuruntu ve güvensizlik hali olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "hakkında hiçbir şüphe olmayan" (lâ reybe fîhi) kalıbının, bir önceki ayette müşriklerin dile getirdiği zanna ve varsayıma (yezunnûn) karşı vurulmuş kesin bir epistemolojik darbe olduğunu; ilahi hesabın (kıyametin) insanların tahayyülüne, felsefi itirazlarına veya şüphelerine açık bir konu olmadığını, evrenin yaratılışı kadar nesnel, sarsılmaz ve mutlak bir gerçeklik olduğunu tefsir eder.

        Ekser (أَكْثَرَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "k-s-r" kökünden türediğini ve azlığın (kıllet) zıddı olarak bir şeyin sayıca, hacimce veya miktar olarak çok olması, fazlalık ve çoğunluk anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesret" kavramının burada istatistiksel bir çoğunluğu ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın sosyolojik analizlerinde "çoğunluk" (ekser) kavramının genellikle hakikati anlama konusunda pozitif bir referans olmadığını; ayette insanların sayıca çok olmasının onların doğru yolda oldukları anlamına gelmediğini, hakikatin kalabalıkların vehimleriyle değil ilahi vahyin kesinliğiyle ölçüldüğünü vurgulayan bir eleştiri barındırdığını tefsir eder.

        En-Nâs (النَّاسِ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-v-s" (hareket etmek, gidip gelmek) veya "ü-n-s" (alışmak, kaynaşmak) köklerinden türediğini, insanların sosyal yapıları gereği bir arada yaşamaları sebebiyle bu isimle anıldıklarını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın belirli bir grubu değil, genel insanlık kütlesini, beşeriyeti kapsadığını belirtir. Toshihiko Izutsu, ayetin siyakında "nâs" kavramının, kalabalıkların oluşturduğu o anonim, derinliksiz ve eleştirel düşünceden yoksun "sürü psikolojisini" temsil ettiğini; bu kalabalıkların atalarından devraldıkları seküler "Dehr" inancını sorgulamadan kabul ettiklerini ve ilahi hakikat karşısında kör bir yığın oluşturduklarını inceler.

        Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin "'-l-m" kökünden geldiğini, bir şeyin hakikatini zihinde belirginleştirmek, bir nişanla kavramak ve kesinliğe ulaşmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim eyleminin eşyanın ve evrenin ardındaki ilahi gerçekliği olduğu gibi, şüpheye yer bırakmadan idrak etmek olduğunu; cümlenin sonundaki olumsuzluğun (lâ ya'lemûn), insanların bu kozmik diriliş planından habersiz olduklarını ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde bu "bilmeme" halinin masum bir bilgi eksikliği (ignorance) olmadığını; bilakis kibrinden ve hevasından dolayı hakikate gözlerini kapatan cahiliye aklının sistematik körlüğünü, "ilm"in (vahyin) aydınlığına karşı kendi batıl varsayımlarında inat edenlerin trajik zihinsel tıkanıklığını temsil ettiğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X