Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 25. Ayet

    وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا ائْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin mâ kâne huccetehum illâ en kâlû-/tû bi-âbâ-inâ in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda, ‘Doğru söylüyorsanız atalarımızı geri getirin’ demekten başka bir delil ileri süremiyorlar.”

      Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda. Yani ölümden sonra dirilmek ve ölüm sonrası hayat hakkındaki âyetlerimiz onlara okunduğu zaman; açık açık, yani ölümden sonra dirilmek ve ölüm sonrası hayat hakkındaki âyetlerimiz onlara son derece açık ve net bir şekilde okunduğunda. Doğru söylüyorsanız atalarımızı geri getirin, demekten başka bir delil ileri süremiyorlar. Burada şöyle bir problem vardır; Cenâb-ı Hak burada onların bir delilini belirtmektedir. Delil, insanın ortaya koyduğu ve kendisini mazur gösteren bir gerekçedir. Halbuki onlar, delil yoktur demediler ki mazur görülmesinler! Biz deriz ki: Onların delilleri yoktur cümlesinin anlamı şudur: Onların şu sözlerinden başka delilleri yoktur yahut onlar delil olarak sadece şunu söylüyorlar: Doğru söylüyorsanız atalarımızı geri getirin. Bu İlâhî beyan, kendisine soru sorulan kişinin, soranın istediği ve arzu ettiği delili getirmesinin gerekli olmadığına işaret etmektedir. O, kendisince delil kabul ettiği bilgiyi getirir ve ona uyar. Soruyu soran kişinin arzusunu ve tercihini yerine getirmesi gerekmez. Allah Tcâlâ müşriklere, ölümden sonra dirilmeye inanıp ikrar etmelerine yetecek miktarda delil ve âyet gönderdi. Sonra Allah Teâlâ, sizi dirilten ve öldürenin zaman olmadığını, kendisi olduğunu şöyle haber vermektedir: (Casiye, 26​)​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tütlâ (تُتْلَى)

        İbn Fâris, bu kelimenin "t-l-v" kökünden geldiğini ve asıl anlamının bir şeyin diğerini peş peşe takip etmesi, ardı sıra gelmesi olduğunu belirtir; harflerin ve kelimelerin düzenli bir biçimde birbirini izlemesi sebebiyle okuma eylemine bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "tilâvet" eyleminin sıradan bir okumadan farklı olarak, metnin manası üzerinde derinlemesine düşünerek ve ilahi mesaja tabi olma kastıyla gerçekleştirilen okuma olduğunu ifade eder; ayette edilgen (tütlâ - okunur) formda kullanılmasının, müşriklerin vahyin bu dönüştürücü ve sarsıcı sesine sürekli olarak muhatap kılındıklarını gösterdiğini kaydeder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinin yapısal analizinde bu eylemin, vahyin sadece sessizce gözden geçirilen statik bir kitap olmadığını; kamusal alanda, doğrudan muhaliflerin yüzüne karşı icra edilen (performatif) ve onları cevap vermeye zorlayan canlı bir litürjik hitap olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve tefsir açısından fiilin geniş zaman kipinde (okunduğu zaman) kullanılmasının, vahyin tebliğ sürecindeki sürekliliğe işaret ettiğini, müşriklerin mazeretlerinin ellerinden tamamen alındığını vurgular.

        Âyâtünâ (آيَاتُنَا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-y-y" kökünden türediğini ve gizli bir gerçeğe yönlendiren açık alamet, iz ve nişan anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ayetin bağlamında "ayetler" lafzının kozmik fenomenlerden ziyade, doğrudan ilahi vahyin metinsel birimleri olan Kur'an cümlelerini ifade ettiğini; her bir cümlenin dirilişi ve ilahi adaleti ispatlayan rasyonel birer delil (alamet) işlevi gördüğünü kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik evreninde ayetlerin basit kelimeler değil, muhataptan ahlaki ve zihinsel bir tepki (iman veya inkar) talep eden aktif "işaretler" olduğunu; müşriklerin bu işaretlerle karşılaştıklarında zihinsel bir çöküş yaşayıp absürt taleplere sığındıklarını inceler.

        Beyyinâtin (بَيِّنَاتٍ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "b-y-n" kökünden geldiğini, temel anlamının iki şeyin arasının açılması, uzaklık ve bir şeyin üzerindeki örtünün kalkarak tamamen net, açık ve anlaşılır hale gelmesi olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" lafzının hakikati batıldan ayıran her türlü kesin ve tartışılmaz delil olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette okunan vahyin "apaçık deliller halinde" (beyyinâtin) sıfatıyla zikredilmesinin, dirilişe (ba's) dair sunulan Kur'ani argümanların mantıksal kusursuzluğuna işaret ettiğini; müşriklerin bu apaçık rasyonel delillere mantıklı bir argümanla cevap veremedikleri için konuyu kasten saptırarak imkansız taleplere yöneldiklerini tefsir eder.

        Huccetehüm (حُجَّتَهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-c-c" kökünden türediğini, bir yere yönelmek, kastetmek ve delil getirerek karşı tarafı yenmek, alt etmek anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hüccet" kavramının hakikati ispatlamak veya batılı çürütmek amacıyla öne sürülen sağlam kanıt olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın bu kelimeyi müşriklerin talebi (bizi atalarımıza kavuşturun) için kullanmasının muazzam bir edebi ironi (tehekküm) barındırdığını; müşriklerin öne sürdükleri şeyin aslında mantıksal bir argüman, bir felsefi itiraz veya bir kanıt (hüccet) olmadığını, sadece köşeye sıkışmış aklın ürettiği bir hezeyan ve inat olduğunu, Kur'an'ın onların bu kof itirazını "hüccet" kelimesiyle alaya aldığını vurgular.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, kelimenin "k-v-l" kökünden geldiğini, ağızdan çıkan söz ve sesli ifade anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, söyleme eyleminin burada basit bir konuşmadan öte, batıl bir inancı savunmak ve iddiada bulunmak kastıyla gerçekleştirildiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi kurgusunda muhaliflerin doğrudan kendi sözleriyle (quotation) sahneye çıkarılmasının, metnin dramatik yapısını güçlendirdiğini ve inkarcıların felsefi acziyetlerini kendi dilleriyle itiraf etmelerini sağlayan çarpıcı bir hitabet tekniği olduğunu analiz eder.

        İ'tû (ائْتُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "e-t-y" kökünden türediğini ve asıl anlamının gelmek, bir şeyi getirmek, ortaya koymak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" fiilinin burada emir kipinde kullanıldığını, ancak bu emrin gerçek bir talep olmadığını; muhatabı aciz bırakmak (ta'ciz), alay etmek ve imkansız bir koşul öne sürmek amacıyla kullanılan kışkırtıcı bir meydan okuma olduğunu ifade eder.

        Bi-âbâinâ (بِآبَائِنَا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-b-v" kökünden geldiğini, terbiye eden, besleyen ve bir şeyin var olmasına sebep olan kişi (baba/ata) anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi bedevi kültüründe "atalar" (âbâ) kavramının sıradan bir soy zinciri olmadığını; kabilenin tüm onurunun, kimliğinin, şerefinin ve hayatın yegane otoritesinin atalar kültüne dayandığını analiz eder. Müşriklerin diriliş delillerine karşı "atalarımızı geri getirin" demelerinin, onların eskatolojik (ahiret eksenli) soyut bir diriliş fikrini kavrayamadıklarını, her şeyi kendi kabilevi ve tarihsel gerçekliklerine indirgeyen seküler zaman algılarına (dehr inancına) saplanıp kaldıklarını gösterdiğini inceler. Gabriel Said Reynolds, bu meydan okumanın Geç Antik Çağ'daki tipik dini polemiklerin bir yansıması olduğunu; mucizevi bir kanıt olarak ölülerin (özellikle bilinen figürlerin) ampirik olarak diriltilmesinin istenmesinin, ilahi argümanlardan kaçmak için üretilen standart bir mazeret stratejisi olduğunu tespit eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekkeli müşriklerin talebindeki bu maddiyatçı tutumu değerlendirerek; onların ahiretteki yepyeni bir varoluşu anlamlandırmak yerine, geçmişe dönük, fiziksel ve gözle görülebilir bir mucize bekleyerek aklı ve imanı devre dışı bırakmayı hedeflediklerini tefsir eder.

        Sâdikîn (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "s-d-k" kökünden türediğini, bir şeyin sağlamlığı, gücü ve söylenen sözün nesnel gerçeklikle tam olarak uyuşması anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramının hem dilde yalanın zıddı olarak doğruyu söylemek hem de niyet ve eylemde dürüst olmak anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve psikolojik tahlil bağlamında, müşriklerin cümlenin sonuna ekledikleri "eğer doğru söyleyenler iseniz" şart cümlesinin kurnazca bir ispat yükü kaydırma (burden of proof) taktiği olduğunu; kendi sapkınlıklarını sorgulamak yerine, vahyin hakikati karşısında demagoji yaparak ilahi mesajın doğruluğunu kendi absürt şartlarının (ataların diriltilmesi) gerçekleşmesine bağladıklarını ve böylece psikolojik bir savunma kalkanı inşa ettiklerini savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X