Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Câsiye Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Câsiye Sûresi, 19. Ayet

    اِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۚ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُتَّق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnehum len yuġnû ‘anke mina(A)llâhi şey-â(en)(c) ve-inne-zzâlimîne ba’duhum evliyâu ba’d(in)(s) va(A)llâhu veliyyu-lmuttekîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şüphesiz onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar ve kuşkusuz haktan sapanlar birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır. Allah da kendisini sayanların koruyucu dostudur.”

      Şüphesiz onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Yani onların arzularına uyacak olursan, Allaha karşı onların sana hiçbir faydaları olmaz, Allah tarafından sana gelecek olan bir belâyı defetmeye onların gücü yetmez. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “O putperestler, sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar, işte o zaman seni kendilerine dost sayacaklardı. Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın!”.

      Sonra Cenâb-ı Hak, zâlimlerin birbirlerinin dostu olduğunu haber vermektedir: Kuşkusuz haktan sapanlar birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır. Burada muhtemelen din ve mezhep dostluğu kastedilmektedir. Yani onlar dinde birbirlerinin dostudurlar. Başka dostluklar da kastedilmiş olabilir; onlar destek ve yardım konusunda birbirlerinin dostudurlar. En doğrusunu Allah bilir. Allah da kendisini sayanların koruyucu dostudur. Yani Allah onların işlerini üzerine almıştır. Bu cümle, Allah onların koruyucusu ve yardımcısıdır mânasına da gelebilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yuğnû (يُغْنُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "ğ-n-y" kökünden türediğini ve temel anlamının bir şeye veya kimseye ihtiyaç duymamak, kendi kendine yetmek, ihtiyacı gidermek ve tehlikelerden koruyarak zengin kılmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" eyleminin bir kimsenin üzerinden zararı savuşturmak veya ona fayda sağlamak olduğunu; bu ayetin bağlamında, heva ve heveslerine uyan bilgisiz güruhların (bir önceki ayette geçen ehvâ), Allah'ın iradesi ve azabı karşısında Hz. Peygamber'e veya herhangi bir insana zerre kadar koruma sağlayamayacaklarını, onların güçlerinin ilahi otorite karşısında tamamen işlevsiz kalacağını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin nüzul ortamındaki sosyo-politik bağlamına dikkat çekerek; Mekke aristokrasisinin kendi kabilevi ve ekonomik güçlerine dayanarak Hz. Peygamber'i kendi yollarına çekmeye çalışmalarına karşı, bu fiilin "asla fayda/koruma sağlayamazlar" (len yuğnû) şeklinde mutlak bir olumsuzluk edatıyla (len) kullanılmasının, müşriklerin dünyevi gücünün ilahi denklemde mutlak bir sıfır (hükümsüzlük) ifade ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin teolojik boyutunu incelerken, insanın ancak Allah'a yöneldiğinde varoluşsal bir "istiğna" (kendi kendine yeterlilik ve güvenlik) bulabileceğini, batılın ve cahillerin peşinden gitmenin ise insana hiçbir varoluşsal garanti sunmayacağını tefsir eder.

        Şey'en (شَيْئًا)

        İbn Fâris, kelimenin "ş-y-e" kökünden geldiğini, meşîet (dilemek, irade etmek) köküyle bağlantılı olarak varlık sahnesinde yer alan, bilinen, nitelendirilebilen en küçük nesne ve parça anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin belirsiz (nekra) formda ve olumsuz bir fiilin (len yuğnû) mefulü olarak kullanılmasının, "hiçbir şey, zerre kadar, en ufak bir miktar bile" anlamına gelerek olumsuzluğu en üst düzeye taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bilimsel açıdan bu lafzın metne kattığı psikolojik derinliğe işaret ederek; müşriklerin sahip oldukları devasa maddi imkanların ve kalabalıkların, Allah'ın koruması ve yardımı söz konusu olduğunda "hiçbir şey" (şey'en) mesabesinde kalacağının, böylece Hz. Peygamber'in ve inananların kalbine sarsılmaz bir güven aşılandığını savunur.

        Ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "z-l-m" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir şeyi kendi yeri ve amacı dışında başka bir yere koymak, haktan sapmak, eksiltmek ve karanlık (zulmet) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramının adalet sınırlarını aşarak ilahi yasalara karşı gelmek olduğunu, bu ayetteki zalimlerin, bir önceki ayette zikredilen "şeriatı" terk edip kendi kuralsız arzularının (hevalarının) peşinden giden, böylece hem kendi fıtratlarına hem de topluma zarar veren inkarcılar olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında bu kavramın sadece hukuki bir ihlali değil, ontolojik bir yıkımı temsil ettiğini; zalimin, evrendeki ilahi düzeni (adaleti) reddederek kendi varoluşsal zeminini yıkan ve ruhunu karanlığa hapseden kişi olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki karşılığının, güçsüzleri ezen, tevhidi reddeden ve toplumsal yozlaşmayı (şirki) bir sistem olarak dayatan aristokratik şefler olduğunu vurgular.

        Ba'duhum (بَعْضُهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "b-'-d" kökünden geldiğini ve bir bütünün parçası, bir kısmı, bir bölümü anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ba'z" lafzının bütünü oluşturan parçalardan her birini ifade ettiğini, bu ayette "zalimlerin birbirlerine" (ba'duhum... ba'din) şeklindeki kullanımının, kötülükte ve inkarda ortaklaşan zümrenin kendi içindeki organik, iç içe geçmiş yapısına işaret ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ifadenin bu formda kullanılmasının, zalimlerin yekpare bir güç gibi görünseler de aslında sadece kendi karanlık çıkarları (hevaları) etrafında birleşmiş, birbirlerinin parçası olan pragmatik ve kapalı bir kötülük ağı oluşturduklarını gösterdiğini tefsir eder.

        Evliyâ' (أَوْلِيَاءُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "v-l-y" kökünden türediğini, araya hiçbir mesafe veya yabancı unsur girmeyecek şekilde birbirine bitişik olmak, yan yana durmak, yakınlık, dostluk ve ittifak anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "velî" kelimesinin çoğulu olan bu lafzın, inanç veya menfaat ortaklığı sebebiyle birbirini koruyan, yardım eden, işlerini üstlenen müttefikleri ve yandaşları tanımladığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ'daki ve İslam öncesi Arap toplumundaki sosyolojik kökenlerine inerek, "velâ" müessesesinin bedevi kabile sisteminde hayatta kalmanın en temel hukuki ve askeri şartı (himaye/ittifak) olduğunu tespit eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu sosyolojik bedevi terimini alarak ideolojik bir boyuta taşıdığını; zalimlerin "evliya" (müttefik) olmasının, hakikate karşı direnen şer cephesinin kabilevi değil, tamamen küfür ve zulüm paydasında birleşmiş şeytani bir dayanışma (solidarity of evil) sergilediğini analiz eder.

        Allah (اللَّهُ)

        İbn Fâris, bu yüce ismin "e-l-h" kökünden türediğini, kulluk edilen, ibadet kastıyla yönelinen ve hayret uyandıran mutlak Varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sadece eşsiz Yaratıcı'ya ait olan bu özel ismin, ayetin bu kısmında zalimlerin sahte ve zayıf ittifaklarına karşı, mutlak, sarsılmaz ve yegane gerçek güç merkezini temsil etmek üzere zikredildiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, ayetin edebi ve semantik kurgusunda "Allah" lafzının, yatay düzlemdeki tüm insani, kabilevi ve siyasi ittifakları (evliya) geçersiz kılan dikey, sonsuz ve ezici bir teolojik otorite olarak konumlandırıldığını inceler.

        Velî (وَلِيُّ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-l-y" kökünden geldiğini, himaye etmek, birinin işini üzerine almak, yardım etmek ve en yakında bulunmak anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Velî" olmasının, inananların her türlü işini şefkatle yönetmesi, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarması ve onlara mutlak anlamda arka çıkması, koruyuculuk yapması olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve tefsir bağlamında ayetteki edebi simetriye dikkat çekerek; cümlenin ilk yarısında zalimlerin müttefikleri (evliyâ) için kullanılan aynı kökün (v-l-y), cümlenin ikinci yarısında Allah'ın koruyuculuğu (velî) için kullanılmasının muazzam bir tezat (kontrast) oluşturduğunu; zalimlerin birbirlerine duydukları sahte ve aciz güvenin karşısına, muttakilerin sırtını dayadığı o yenilmez ilahi kudretin yerleştirildiğini savunur.

        El-Müttekîn (الْمُتَّقِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün "v-k-y" (vikâye) olduğunu, asıl anlamının bir şeyi kendisine zarar verecek, acı çektirecek veya helak edecek dış etkenlerden korumak, kalkan edinmek ve sakınmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "takvâ" kavramının, kulun Allah'ın yasaklarından kaçınarak, emirlerine sımsıkı sarılarak nefsini ilahi azaptan ve manevi çöküşten koruması olduğunu; bu ayette muttakilerin, zalimlerin (sınırları çiğneyenlerin) tam zıddı olan ahlaki karakteri temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde takva kavramının sadece "Tanrı korkusu" gibi pasif bir duygu olmadığını, insanın ilahi sınırlar (şeriat) karşısında hissettiği derin ahlaki duyarlılık, uyanıklık ve kendi varoluşunu kötülükten korumaya yönelik aktif bir bilinç durumu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevinin yeni kurulan İslam toplumunun kimliğini tanımlamak olduğunu; bu kimliğin zalimlerin güce, soya veya paraya dayalı "evliya" sistemini reddeden, sadece Allah'ın himayesine sığınan ve ahlaki erdemi (takvayı) tek üstünlük ölçüsü olarak benimseyen direnişçi bir duruş olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X